

<?xml version="1.0" encoding="ISO-8859-9"?>

<rss version="2.0" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/">
	<channel>
		<title><![CDATA[Havas Okulu - islam & islami Konular]]></title>
		<link>https://www.havasokulu1.com/</link>
		<description />
		<language>tr</language>
		<lastBuildDate>Mon, 27 Jul 2026 22:13:07 GMT</lastBuildDate>
		<generator>vBulletin</generator>
		<ttl>60</ttl>
		<image>
			<url>https://www.havasokulu1.com/images/misc/rss.jpg</url>
			<title><![CDATA[Havas Okulu - islam & islami Konular]]></title>
			<link>https://www.havasokulu1.com/</link>
		</image>
		<item>
			<title>Imtihan ve faydalı kaideler</title>
			<link>https://www.havasokulu1.com/islam-islami-konular/105370-imtihan-ve-faydali-kaideler.html</link>
			<pubDate>Wed, 22 Jul 2026 08:14:51 GMT</pubDate>
			<description>Allah-u Teala yarattığı tüm insanları hikmeti gereği imtihana tabi kılmaktadır. Öyleyse insanlar sapığı hidayete erdiren-gafili uyaran ve kafire...</description>
			<content:encoded><![CDATA[<div>Allah-u Teala yarattığı tüm insanları hikmeti gereği imtihana tabi kılmaktadır. Öyleyse insanlar sapığı hidayete erdiren-gafili uyaran ve kafire karşı hüccet getiren rahmet iğnelerinin batmasından uzakta değildirler. Bu rahmet iğneleri kimileri için uyanıp silkelenmeyi sağlayan, kimileri içinse dövünme, söylenme, dökülüp savrulma vesilesi olmuştur.<br />
<br />
Bu noktada Müslüman başına gelen her durumu, öğrenilip-ders alınması gereken bir fırsat bilinciyle yaklaşıp, hissesine düşeni toplamanın derdindedir.Diğerleri ise, düşünüp-anlamaya çalışmak bir yana, başlarına gelen durumu; nereden çıktı bu? Bula-bula beni mi buldu? Zalim felek gibi çıkarımlarla faturayı kendisinin dışındakilere kesme yarışı içindedir. Eğer bunlar sabretmeyi başarabilirlerse ki çok zor, hayvanlar gibi sabrederler. Çünkü Cennetini dünyada arayan bu insanlar, tüm hayatın imtihanlarla yoğrulduğunun farkında değildirler.<br />
<br />
Halbuki Allah-u Teala bize imtihan bilincini yerleştirmek ve başı boş bir hayata sahip olmadığımızın farkına vardırmak için şöyle buyurmaktadır;<br />
<br />
“Yoksa siz hiçbir denemeye (imtihana) tabi tutulmadan cennet’e gireceğinizi mi sandınız?…” (Al-i İmran Suresi 142. Ayet) “İnsanlar, imtihandan geçirilmeden, sadece “iman ettik” demeleriyle bırakılı vereceklerini mi sandılar?” (Ankebut Suresi 2. Ayet)<br />
<br />
Bu imtihan süreci, imtihanı yapan Allah-u Teala’nın imtihan sonucunda kimin başarılı olup olamayacağını bilmediği için değildir. Kuşkusuz Allah-u Teala olmuşu, olacağı olmayacak olanı, şayet olsaydı nasıl olacağını da bilir. Öyleyse Allah’ın imtihan etmesi kulunu bilmediğinden değildir. Ancak bu imtihanın hikmeti, kendisinin imanlı olduğunu iddia edenleri ortaya çıkarmak ve onu tüm çıplaklığı ile ortaya koymak içindir! (1)<br />
<br />
İnsan için imtihandan uzakta bir yaşam düşünmek mümkün değildir. Fakat imtihan kimileri için uzun ve ağır, kimileri için hafif ve kısa ve kimiler içinse, her iki durumda mümkündür. Bu noktada Müslüman ise en çok imtihana tabi tutulan, kendisine karşı en çok harp edilen kimsedir. Buna rağmen en mutlu ve en çok özgürlüğe sahip olandır. Onun her hali hayırdır. Ebu Yahya Suheyb bin Sinan (R.a)’dan rivayetle Resulullah (Sallallahu aleyhi vesellem)’in şöyle dediği rivayet edilir; “ Müminin her haline şaşarım. Çünkü onun her hali hayırdır. Ve bu durum müminden başka hiç kimsede yoktur. Onu sevindirecek bir şey isabet ederse, şükreder bu onun için hayır olur.Sıkıntı verecek bir şey isabet edere, buna da sabreder, bu da onun için hayır olur.” (2)<br />
<br />
Müslüman her türlü kuşatılmışlığın üstünde, el ve ayakları pranga lanmış olduğu halde en çok hürriyete sahip olandır. O hapsedilse de, sürgün edilse de, öldürülse de en özgür olanadır. Nitekim Resulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) kendisine harp edilen mazlum iken de en üstün olandı. Sürekli gözetlenip takip edilirken de en şerefliydi.Bu durumun farkında olan ibn Teymiye aynen şöyle demiştir: “Cennetim ve bahçem gönlümdedir. Ben nerede olsam benimledir. Benden ayrılmazlar. Benim hapsedilmem halvettir. Öldürülmem şehadettir. Sürgün olmam ise hicrettir. (3)<br />
<br />
İman, sırf dille söylenen bir söz değildir. İman, birtakım yükümlülükleri olan bir gerçektir. Kendine özgü ağırlıkları bulunan bir emanettir. Sabretmeyi gerektiren bir cihaddır. Katlanılması zorunlu olan bir çabadır. Bu yüzden, insanların “inandık” demeleri imanları için yeterli değildir. Sınavdan geçirilmeden, bu sınav esnasında kararlılıklarını ortaya koymadan, bu sınavdan cevherleri arınmış, kalpleri berraklaşmış olarak çıkmadan sırf böyle bir iddiada bulunmakla bırakılmazlar. (4)Ve ayrıca imtihanlar her zaman aynı seviyede de değildir.<br />
<br />
Müslüman için imtihanlar çok ve çeşitli olup kaçınılmaz olarak karşılaşacağı vakıalar olduğuna göre bize düşen hazırlıklı bir şekilde bekleyiş içinde olmaktır. Yapmamız gereken, İmtihanın boyutlarını düşünmek ve nelerle karşılaşacağımızı tefekkür etmektir.<br />
Bu konuda bize en çok yardım edip yol gösterecek olan da, geçmiş kavimlerin başına gelenler ve onların yaşadıklarıdır. Bizden öncekiler karşılaştıkları imtihanların geneline baktığımızda, korkmuşlar, ürkmüşler, fakirleşmişler, sarsıldıkça sarsılmış ve hastalanmışlardır. Müslüman’ın aklından çıkarmaması gereken bir diğer noktada, imtihanların bir biri ardına süreklilik arz ederek devam edeceğidir. Nitekim kişi imtihan alanı olan dünyadan ancak ölünce çıkacaktır. Ölüm gelene kadar imtihan salonunda olduğumuza göre, çözmemiz gereken problemler, aşmamız gereken sorunlar devam edecektir. O halede İmtihanların bir biri ardına katlanarak gelmesi karşısında ne yapmamız gerekir?<br />
<br />
1-) Fikri olarak hazırlığımızın tamam olması gerekmektedir. Şüphesiz kendini karşılaşacağını umduğu durumlara karşı hazırlayan kişi, sonuçta ya kendini hazırladığı durumun tam olarak içinde, ya biraz daha fazlasıyla veya daha da azıyla karşılaşır. Bu üçünden hangisiyle karşılaşırsa karşılaşsın kendini bu durumlara hazırlamamış kişiye oranla savrulma, yalpalama ve ürkekliği çok daha az, ya da hiç olmayacaktır! Fikri hazırlık noktasın da kendimize yönelteceğimiz sorular bu merhaleyi bize kolaylaştıracaktır. Örneğin, Allah-u Teala beni neden imtihan ediyor? Sorusuna cevaplar arayalım;<br />
<br />
a-) Ben çok iyi bir kul olduğum için;Çünkü, Allah-u Teala en çok sevdiği kullularına en ağır imtihanlar verir. Bu sayede ahirette elde edeceği makamı ve kavuşacağı nimetleri arttırır. Mus’ab İbnu Sa’d, babası radıyallahu anh’tan naklediyor:<br />
“Der ki: “Ey Allah’ın Resûlü! dedim, insanlardan kimler en çok belaya uğrar?”<br />
“Peygamberler, sonra büyüklükte onlara ve bunlara yakın olanlar. Kişi diyaneti (dini) nisbetinde belaya maruz kalır. Kim dininde şiddetli ve sağlam olursa onun belası da şiddetli olur. Şayet dininde zayıflık varsa, Allah onu da diNİ nisbetinde imtihan eder. Bela kulun peşini bırakmaz. Tâki o kul, hatasız olarak yeryüzünde yürüyünceye kadar.” (Tirmizi, Zühd 57)<br />
<br />
b-) Günahkar bir kul olduğum için ; Günahkar bir kul olduğum için Allah-u Teala günahlarımın karşılığını bu dünyada vermek suretiyle günahlarımdan arınmamı sağlıyor olabilir. Kişi eğer bu şekilde günahkarsa ve musibetlerle imtihan ediliyorsa Allah-u Teala’ya şükretmesi gerekir. Çünkü Allah, o kişiden yüzünü çevirmemiş, onu unutmamış(5)Onu helak olanlar zümresine henüz katmamıştır. Yani karşılaştığı imtihan aslında onun için bir nimettir. (Karşılaştığı imtihanın şiddeti karşısında söylenmez-Allah’ı mahluka şikayet etmez ve hakkıyla sabredip, her halukarda şükredebilirse),bu nimet onun için devam eder ve ahiretteki kurtuluşu için bir vesile olur.<br />
<br />
c-)Allah-u Teala imtihan etmek suretiyle sabrı öğretiyor olabilir; İnsan aceleci bir fıtrata sahiptir. İnsan hayra dua ettiği gibi, şerre de dua etmektedir. İnsan, pek acelecidir.(İsra Suresi 11. Ayet) İnsan aceleden (aceleci olarak) yaratıldı…(Enbiya Suresi37. Ayet) Allah-u Teala yarattığını en iyi bilendir bu nedenle kulunun acelecilik huyunu değiştirebilmesi için onu imtihanlar vasıtasıyla eğitmektedir. Bu, kendisi için hayati önem arz eden bir konuda aldığı paha biçilmez bir eğitimdir. Bu yönüyle kişi, karşılaştığı imtihanlara karşı önce Allah’tan yardım istedikten sonra böyle bir eğitimi kendisine nasip ettiği için şükretmelidir. Yada kişi imanından dolayı imtihan ediliyor olabilir. Çünkü Allah-u Teala’nın vaadi bu yöndedir. O şöyle buyurmaktadır; “İnsanlar, imtihandan geçirilmeden, sadece ‘iman ettik’ demeleriyle bırakılı verileceklerini mi sandılar?…” (Ankebut Suresi 1. Ayet) Evet eğer imanımızdan dolayı imtihan ediliyorsak bu bizi üzeceğine kat kat sevindirmelidir. Çünkü Allah benim imanımı kabul için önüme bir takım fırsatlar sunmaktadır.Yani aslında karşılaştığımız imtihanlar, kabul edilen imanın ön mukaddimesidir.(6)<br />
<br />
2-)Kulluğu Öğrenmemiz gerekmektedir; Nimet halinde şükür, imtihan anında sabır ancak kulluğunun farkında olanların altından kalkabilecekleri bir iştir. Kulluğunun farkında olanlar için şartların değişmesi, ortamın farklılaşmasının, hiçbir önemi yoktur. Konuyla alakalı olarak ibni Kayyım şöyle söylemiştir:<br />
O her halukarda ve hertürlü şartta O’nun kuludur. Onu sınırlar kuşatamadığı gibi, bağlarla da kayıtlanamaz. Ne bulursa onu giyer, ne bulursa onu yer, Allah her vakitte ne emrettiyse onlarla meşgul olur. Nereye giderse orası O’nun konaklama ve halvet yeri olur. Ona işaret malik olamaz, kayıtlarla bağlanamaz. O gerçek manada mutlak hürdür. Nereye giderse Allah’ın emriyle olur. Bineği nereye götürürse götürsün, o amirinin emrini tutar. Kılıcı nereye vurursa vursun, O Allah’la beraber olur. Her hakşinas onunla ülfet eder, her batıl inançlı olan da ondan uzaklaşır. O, yağdığı yere fayda veren yağmur, yaprakları dökülmeyen hurma gibidir, bu hurmanın yapraklarının hepsi dikenlerine varıncaya kadar faydalıdır. O, Allah’ın haramlarını çiğneyenlere bir öfkedir. O Allah’ındır ve Allah’la beraberdir…<br />
<br />
Evet bu şekilde kulluğu öğrendiğimizde imtihanlar imtihan olmaktan çıkıp Rabbe yaklaşmak için tatlı bir vesile olacaktır.<br />
<br />
3-)Sabrı öğrenmemiz gerekmektedir; Şüphesiz Allah hakkıyla sabretmek isteyene sabır verir.(7) Fakat sabretmeyi başarmak, sabrın sebeplerini yerine getirmekle mümkündür. Yoksa sabır kuru kuruya isteyenin elde edeceği bir nimet değildir! Bu nokta insan kendinde olanı (zaaflarını) bilmek zorundadır. Ancak ondan sonra elde etmek istediği bu nimetle arasındaki engelleri ortadan kaldırıp mesafeyi yakınlaştırabilsin. İnsan sabrın zıttı olan acelecilik fıtratı üzere yaratılmıştır. Bu nedenle hiç kimse belli bir mücadele ve çalışma ortaya koymadan sabrı öğrenemez, sabır sahibi olamaz. Ayrıca sabrı elde eden için bu sabır onda ebedi değil, her an elinden kayacak bir sabun mesabesindedir. Ayrıca her an elden çıkabilecek olan sabır nimetini ne kadar depolarsak depolayalım tükenmeye de mahkumdur. Bu nedenle sabır için bir kaynağa ihtiyacımız bulunmaktadır. Sabrın kaynaklarını ise şu şekilde sıralayabiliriz:<br />
<br />
A-) Allah-u Tealayı tanımak:Müslüman bu konuda bilgisini arttırmalı, Onun Müminlere sabırları karşılığında hem dünyada hem de ahiret yurdunda verdiği mükafatları tefekkür etmelidir. Fakat bunun gerçekleşmesi için kişi yakin derecesinde imana sahip olmalıdır. Kişi eğer sabrının sonunda elde edeceği mükafat-nimet ve derecelere şeksiz ve şüphesiz bir şekilde inanmazsa sabrın işinin daha başında tökezleyip yüzü koyun yere kapaklanacaktır. Hangi insan sonunda elde edeceği şeyi kesin olarak bilmediği halde fedakarlıkların içine dalabilir ki? Yakin derecesinde iman sabrın olmazsa olmazlarındandır. Zaten bu yakin oranında Allah’ın kulana yardımı söz konusudur!<br />
<br />
Bununla beraber kişi, Allah’ın azabını da bilincinde diri tutmalıdır. Bu sayede sabrını parlatacak, azmini gayrete getirecektir. Cehennem ve cehennem azabının dehşetini tefekkür etmek şüphesiz içinde bulunduğu imtihanın sıkıntılarını hafifletmeye yardımcı olacaktır.<br />
<br />
B-) Kendini, yani nefsini tanıman: Kişi yaratılış fıtratı olarak aceleci olduğunu, sabretmenin nefsine çok ağır geldiğini ve nefsinde sabra karşı taşıdığı diğer hususları bilmedikçe sabretmesi mümkün değildir. Bu bilgi kişiyi kendisindeki eksikleri tamamlamaya götürecektir.<br />
<br />
C-) Dünyayı tanıman: Dünyada var olma amacını bilmen, sınırları belirlenmiş bir hayat yaşamanı gerektirmektedir. İmtihanlarla çevrili bir dünyada yaşadığının farkına varman silkinip kendine gelmeni ve savrulduğun yerden yeniden doğrulup yoluna devam etmeni sağlayacaktır. Farkına vardığın bu hakikat, imtihanlarla kuşatılmış bu dünya hayatının hemen ardından kurtuluş ve nimetlerin ard arda geleceği inancını perçinleyecektir. Bu sayede imtihanlar karşısında dünyanın çeşitli cazibelerine kapılmak suretiyle yanlışa düşmemiş olacaksın. Niceleri bu yanlışta kaybolup gitti. Allah yardımcımız olsun…<br />
<br />
4-) Ne için çabaladığını bilmen:Yani ölünce konaklayacağın iki duraktan hangisine göre çalıştığını bilmen sabretmeni kolaylaştıracaktır. Karşılaştığı imtihanı önemsemeyip sıyrılma-savuşma ve fasit tevillerle geçiştirme yollarını arayıp, kendini zahmete sokmayanların varacağı son ile, imtihanlar karşısında Tevhidi duruşa sahip olanların erecekleri sonları bilmek sabırda azim sahibi yapacaktır.<br />
<br />
Bu noktada durup, kendimize bir bakmamız ve kendi durumumuz hakkında bir değerlendirmede bulunmamız gerekmektedir. İmtihanlarla ne oranda karşılaşıyoruz? Karşılaştığımız bu imtihanlar karşısında ne yapıyoruz? Allah-u Teala’dan afiyet dileriz. Fakat imtihanlarla karşılaşmıyorsak tuttuğumuz yolda bir problem var demektir. Çünkü imanımız oranında imtihanlardan geçirileceğimizi Rabbimiz haber vermektedir. Yoksa rahata ve konfora, huzur ve güvenliğe, nimet ve aldanışlara mı kandık? Kuşku yok ki, iman, yüce Allah’ın yeryüzündeki emanetidir. Bu emaneti ancak ona lâyık olanlar, onutaşıyacak güce sahip bulunanlar, kalplerini tüm diğer duygulardan soyutlayıp, içtenlikle ona özgü kılanlar yüklenebilir!<br />
<br />
Sakın yolun uzaması ve Allah’ın yardımının gecikmesi, karşısında imtihanın daha şiddetli ve daha ağır oluşu seni yıldırmasın. Şüphesiz böylesi bir durumda deneme her zamankinden daha da çok şiddetlenir, sertleşir! Bilesin ki, bu durum karşısında yüce Allah’ın koruduğu kimselerden başkası direnç göstermez, sabretmez.<br />
<br />
“Onlar başlarına bir musibet geldiği zaman: -Biz Allah içiniz ve sonunda O’na döneceğiz.- derler.” (Bakara Suresi 156. Ayet)<br />
<br />
Bunlar iman gerçeğini içlerine sindiren kimselerdir, bu büyük emaneti, göğün yeryüzündeki emanetini, Allah’ın insan vicdanına yüklediği emaneti eksiksiz bir şekilde yüklenen ve gereğini yapan kimselerdir. İşte bu kimselerden olabilmek için yarış.<br />
<br />
Hanif Cihad<br />
____________________________________________<br />
(1) İbn Kayyım El-Cevziyye<br />
<br />
(2) Müslim-Tirmizi<br />
<br />
(3) İbk Kayyım/el-Vabilus Sayyib<br />
<br />
(4) Seyid Kutup<br />
<br />
(5) Bizler biliyor ve inanıyoruz ki unutmak, kesinlikle Allah-u Teala’nın bir sıfatı değildir. Fakat burada kastedilen unutma : “İşte böyle, sana ayetlerimiz gelmişti, fakat sen onları unuttun, bugün de sen işte böyle unutulmaktasın. “(Taha Suresi 126. Ayet) Kendileri Allah’ı unutmuş, böylece O da onlara kendi nefislerini unutturmuş olanlar gibi olmayın. İşte onlar, fasık olanların takendileridir.(Haşır Suresi 19. Ayet) Ayetlerinde geçtiği üzere bir unutmadır.-işlemiş olduğu günahlar üzere kendi haline bırakmasıdır!<br />
<br />
(6) Burda bir noktaya açıklık getirmenin hayati faydaları bulunmaktadır. Gerek geçmişte, gerek günümüzde ve gerek gelecekte her iman iddiasında bulanın imtihanla karşılaşması bu kapsama girmez. Burada sözünü ettiğimiz iman sahipleri, her türlü tağutu reddeden-hakimiyeti yalnızca Allah’a veren-Dostluğu ve düşmanlığı yalnızca Allah için yapan-Tevhid akidesi için yaşayıp Tevhid akidesi için ölen kimselerdir!<br />
<br />
(7) Buhari-Müslim-Tirmizi-Ebu Davud<br />
<br />
(8) Ayrıca “Musibetlere karşı Rabbani tavır” Murat Gezenler, “İman ve İmtihan” Seyid Kutup , Ebu Hanzala’nın derslerinden ve İbni Kayyım’ın eserlerinden istifade edilmiştir</div>

]]></content:encoded>
			<category domain="https://www.havasokulu1.com/islam-islami-konular/"><![CDATA[islam & islami Konular]]></category>
			<dc:creator>misafir00</dc:creator>
			<guid isPermaLink="true">https://www.havasokulu1.com/islam-islami-konular/105370-imtihan-ve-faydali-kaideler.html</guid>
		</item>
		<item>
			<title>Mü’minin Kulluk Hayatı</title>
			<link>https://www.havasokulu1.com/islam-islami-konular/105369-mu-minin-kulluk-hayati.html</link>
			<pubDate>Wed, 22 Jul 2026 08:08:56 GMT</pubDate>
			<description>Efendim; ilâhî rahmet, mağfiret ve bereket mevsimi olan bir Ramazân-ı Şerîf’e daha kavuştuk. Peki, bu mübârek günlerde, bir mü’minin nasıl bir kulluk...</description>
			<content:encoded><![CDATA[<div>Efendim; ilâhî rahmet, mağfiret ve bereket mevsimi olan bir Ramazân-ı Şerîf’e daha kavuştuk. Peki, bu mübârek günlerde, bir mü’minin nasıl bir kulluk hayatı yaşaması lâzım geldiği hususunda bizlere neler söylemek istersiniz?<br />
<br />
Cenâb-ı Hak, âyet-i kerîmede:<br />
<br />
“Sana yakîn (ölüm) gelinceye kadar Rabbine kulluk et!” (el-Hicr, 99) buyurmak sûretiyle, Rasûlullah -Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem- Efendimiz’in şahsında bizlere, son nefesimize kadar kulluğu îtinâ ile yaşamamızı emir buyurmaktadır.<br />
<br />
Zira Cenâb-ı Hakk’a kulluk, hayatın sadece belirli dönemlerine mahsus ve zaman zaman îfâ edilen bir vazife değildir. Aksine, âyet-i kerîmede buyrulduğu üzere, son nefese kadar hayatın her ânında yaşanması gereken bir mükellefiyettir.<br />
<br />
Dolayısıyla mü&#700;min, Ramazan iklîminin bu mağfiret günlerini, bulunmaz bir hazine kıymetinde telâkkî edip kulluktaki gayretini artırmalıdır. Fakat Ramazan&#700;ın gönül feyzini bütün bir yıla taşıyıp kulluk hayatını istikâmet üzere yaşamaya çalışmalıdır.<br />
<br />
İstikâmet ise; Allah ve Rasûlullah muhabbetini gönülde dâimâ canlı tutarak, hayatının her safhasını Kur’ân ve Sünnet ölçülerine göre düzenlemek, dünyanın nefsânî zevklerinden uzaklaşıp esas hayatın âhiret hayatı olduğu şuur ve idrâki içinde, takvâ üzere bir kullukta bulunmaktır.<br />
<br />
Meselâ Âlemler Sultânı Efendimiz -Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem-, geçmiş ve gelecek bütün günahları bağışlanmış olduğu hâlde, geceleri sabahlara kadar gözyaşları içinde namaz kılmış ve istiğfar etmişlerdir. Kalbine indirilmiş olan Kur’ân-ı Kerîm ile bütün insanlığı hidâyete dâvet ederken, İslâm’ın nasıl yaşanacağını, emsalsiz örnek şahsiyetiyle ümmetine bizzat tâlim buyurmuştur. Omuzlarında bütün bir insanlığın mes’ûliyetini taşırken bile, hiçbir zaman hizmetten geri kalmamıştır. Mescid yapılırken mübârek sırtında taş taşımış, arâziye çıktıklarında yemek pişirilmesi için odun toplamışlardır.<br />
<br />
Bedir Harbi’ne giderken de üç sahâbî ile nöbetleşe bir deveye binmiş, kendi haklarını ısrarla O’na ikrâm etmek isteyen sahâbîlerine şu eşsiz mukâbelede bulunmuştur:<br />
<br />
“–Siz yürümeye benden daha tahammüllü değilsiniz. Ayrıca ben de sevap kazanma husûsunda sizden daha müstağnî (ihtiyaçsız) değilim.” (İbn-i Sa’d, II, 21; Ahmed, I, 422)<br />
<br />
Şunu aslâ unutmamak gerekir ki, peygamberler ve onların bildirdikleri dışında hiç kimsenin son nefeste îmanla gidebilme teminâtı yoktur. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de ve hadîs-i şerîflerde, Cehennem&#700;e bir karış kala ilâhî rahmete mazhar olanlar ve bunun aksine, Cennet&#700;e bir karış kala ilâhî azâba dûçâr olanlar haber verilmektedir. Mesela Bel‘am bin Bâûrâ bunlardan birisidir. Nitekim o, Levh-i Mahfûz’a bakıp onu okuyacak makâma ermişti. Duâları makbul bir kimse idi. Fakat daha sonra nefsine meyletti ve neticede ebedî hüsrâna uğrayanlardan oldu.<br />
<br />
Bu hâdise Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle bildirilir:<br />
<br />
“Onlara, şeytanın peşine taktığı ve kendisine verdiğimiz âyetlerden sıyrılarak azgınlardan olan kişinin hâdisesini anlat. Dileseydik onu âyetlerimizle üstün kılardık; fakat o, dünyaya meyletti ve hevesine uydu. Onun hâli, üstüne varsan da, kendi hâline bıraksan da, dilini sarkıtıp soluyan köpeğin durumu gibidir…”(el-A’râf, 175-176)<br />
<br />
Bu sebeple, âhiretleri hakkında ilâhî teminat altında bulunan peygamberler dahî, bu hususta “havf ve recâ / korku ve ümit” duyguları arasında dâimâ ilâhî rahmete sığınmışlardır. Meselâ Cenâb-ı Hakk’ın Halîl’i/dostu olan İbrahim -aleyhisselâm-;<br />
<br />
“(Yâ Rabbi! Kulların) diriltilecekleri gün beni mahcup etme!” (eş-Şuarâ, 87) niyâzında bulunmuştur.<br />
<br />
Yine “Aşere-i Mübeşşere”, yani daha dünyada iken Cennet’le müjdelenen sahâbîlerden hiçbiri, ibadet ve kulluklarında aslâ gevşeklik göstermemiş, aksine her geçen gün gayretlerini daha da artırabilmenin azmiyle örnek bir kulluk hayatı sergilemişlerdir.<br />
<br />
Rasûlullah -Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem- Efendimiz’in;<br />
<br />
“–Selmân bizdendir, Ehl-i Beyt’tendir!”[1] buyurmak sûretiyle taltif ettiği Selmân -radıyallâhu anh-’ın başından geçen şu hâdise, ne kadar ibretli ve mânidardır:<br />
<br />
İki kişi Hazret-i Selmân’a selâm verip:<br />
<br />
“–Sen Rasûlullah -Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem-’in sahâbîsi misin?” diye sormuşlardı. O da:<br />
<br />
“–Bilmiyorum.” cevâbını verdi.<br />
<br />
Gelenler, acaba yanlış birine mi geldik diye tereddüt edince Selmân -radıyallâhu anh- sözlerini şöyle tamamladı:<br />
<br />
“–Ben Rasûlullah -Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem-’i gördüm, O’nun meclisinde bulundum. Ancak Allah Rasûlü’nün asıl sahâbîsi, O’nunla birlikte Cennet’e girebilen kişidir.”<br />
<br />
Yani kişinin gerçek mânevî kıymeti, âhirette belli olacaktır. Bu yüzden kula düşen; hangi mânevî makam ve mevkîde bulunursa bulunsun, hiçlik ve acziyet hissiyâtı içinde kullukta gayret etmektir.<br />
<br />
Daha bunlar gibi pek çok misal saymak mümkündür. Son olarak Kays bin Ubâd -radıyallâhu anh-&#700;ın naklettiği şu hâdiseyi zikredelim:<br />
<br />
“Medîne Mescid’inde oturuyordum. (Aralarında bulunduğum insanlar içinde Peygamber -Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem- Efendimiz’in ashâbından bâzıları da vardı.) O esnâda yüzünde huşû eseri görülen bir zât içeri girdi. Cemaat:<br />
<br />
«&#8210;Bu, Cennet ehlinden bir zâttır!» dediler.<br />
<br />
Bu zât, câiz olacak kadar kıraatte bulunarak hafifçe iki rekât namaz kıldı, sonra da çıkıp gitti. Ben de onu takip ettim. Kendisine:<br />
<br />
«&#8210;Sen Mescid’e girdiğin vakit insanlar; senin Cennet ehlinden bir zât olduğunu söylediler.» dedim.<br />
<br />
Bunun üzerine şöyle buyurdu:<br />
<br />
«&#8210;(Sübhânallâh!) Vallâhi hiç kimseye bilmediği bir şeyi söylemesi yakış*maz. Bunu niçin söylediklerini sana anlatayım:<br />
<br />
Ben Rasûlullah -Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem- Efendimiz zamanında bir rüyâ gördüm ve onu Efendimiz -Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem-’e anlattım. Kendimi bir bahçede gördüm. (Burada bahçenin genişliğini, yeşilliğini ve güzelliğini anlattı.) Bahçenin ortasında demirden bir direk vardı. Alt kısmı yerde, üst kısmı gökte idi. Tepesinde bir kulp vardı. Bana:<br />
<br />
“–Direğe çık!” denildi. Ben:<br />
<br />
“–Yapamam!” dedim. Hemen bir hizmetçi gelip elbisemin arkasından tu*tarak kaldırdı, ben de tırmandım, tâ direğin en üstüne çıktım ve kulpa yapıştım. Bana:<br />
<br />
“–Sıkıca tut!” denildi. Kulp elimdeyken uyandım. Bu rüyâyı Nebiyy-i Ekrem -Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem- Efendimiz’e anlattım. Allah Rasûlü -Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem-:<br />
<br />
“&#8210;O bahçe İslâm’dır. Bu direk de İslâm’ın direğidir. Kulp da Urve-i Vüskâ’dır (yani sapasağlam îman ve İslâm kulpudur). Sen ölünceye kadar İslâm üzere olacaksın!” buyurdular. Bu adam da Abdullah bin Selâm’dır».” (Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr, 19; Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe, 148)<br />
<br />
Diğer bir rivâyete göre Rasûlullah -Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem- Efendimiz:<br />
<br />
“Abdullah, Urve-i Vüskâ’ya sıkıca yapışmış vaziyetteyken ölecek!” buyurmuşlardır. (Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe, 149)<br />
<br />
Abdullaht, Efendimiz -Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem-’in kendisine verdiği müjdeye güvenerek hiçbir zaman rehâvete kapılmamış, aksine sağlam bir irâde ile gayretini daha da artırmış, İslâm’ın sapasağlam kulpuna sıkıca sarılmış ve bu bağlılığını hiçbir zaman zayıflatıp gevşetmemiştir.<br />
<br />
Velhâsıl bizler de bu mübârek günleri Cenâb-ı Hakk’a yakınlaşmak için bir fırsat bilmeli ve kulluk gayretlerimizi daha da artırmalıyız.<br />
<br />
Nitekim Şâh-ı Nakşibend-rahmetullâhi aleyh-, Allah dostlarından bir zâtın şu sözünü nakletmişlerdir:<br />
<br />
“Eğer velî, bir bahçeye girse ve ağaçların her bir yaprağı ona «Ey Allâh’ın velîsi!» diye nidâ etse, onun, zâhiren ve bâtınen o sese iltifat etmemesi lâzımdır. Bilâkis her an kulluk, takvâ ve tazarrû hâlini daha fazla artırmaya gayret ve titizlik göstermelidir.<br />
<br />
Bu makamda kemâl mertebesi, Hazret-i Muhammed Mustafâ -Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem- Efendimiz’e muhsustur. Rasûlullah-Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem-her ne kadar pek çok ilâhî nîmet ve ikrama nâil olsalar da, yine kulluk, ilticâ ve tazarrû hâllerini artırır ve bu hususta; «Şükreden bir kul olmayayım mı?» buyururlardı. (Buhârî, Teheccüd, 16)”<br />
<br />
Cenâb-ı Hak bizlere, bu dünyada erişebileceğimiz en yüksek pâye olan “Hakk&#700;a kulluk”ta son nefesimize kadar istikâmet üzere olmayı nasip ve müyesser eylesin!..<br />
<br />
Âmîn…<br />
<br />
Dipnot:<br />
<br />
[1] Hâkim, III, 691/6541; Heysemî, VI, 130; İbn-i Hişâm, III, 241; İbn-i Sa‘d, IV, 83.<br />
<br />
<br />
KAYNAK : Osman Nuri Topbaş Hocaefendi</div>

]]></content:encoded>
			<category domain="https://www.havasokulu1.com/islam-islami-konular/"><![CDATA[islam & islami Konular]]></category>
			<dc:creator>misafir00</dc:creator>
			<guid isPermaLink="true">https://www.havasokulu1.com/islam-islami-konular/105369-mu-minin-kulluk-hayati.html</guid>
		</item>
		<item>
			<title>Nimetlerin Tefekkürü ve şükretme mesuliyeti</title>
			<link>https://www.havasokulu1.com/islam-islami-konular/105368-nimetlerin-tefekkuru-ve-sukretme-mesuliyeti.html</link>
			<pubDate>Wed, 22 Jul 2026 08:07:18 GMT</pubDate>
			<description><![CDATA[SORGU-SUAL VAR! 
 
Âyet-i kerîmede buyurulur: 
 
&#1579;&#1615;&#1605;&#1617;&#1614;&#1604;&#1614;&#1578;&#1615;&#1587;&#1618;&#1600;&#1574;&#1614;&#1604;&#1615;&#1606;&#1617;&#1614;&#1610;&#1614;&#1608;&#1618;&#1605;&#1614;&#1574;&#1616;&#1584;&#1613;&#1593;&#1614;&#1606;&#1616;&#1575;&#1604;&#1606;&#1617;&#1614;&#1593;&#1622;&#1770;&#1610;&#1605;&#1616; 
 
“Sonra o gün (kıyâmet günü), nimetlerden mutlaka...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div>SORGU-SUAL VAR!<br />
<br />
Âyet-i kerîmede buyurulur:<br />
<br />
&#1579;&#1615;&#1605;&#1617;&#1614;&#1604;&#1614;&#1578;&#1615;&#1587;&#1618;&#1600;&#1574;&#1614;&#1604;&#1615;&#1606;&#1617;&#1614;&#1610;&#1614;&#1608;&#1618;&#1605;&#1614;&#1574;&#1616;&#1584;&#1613;&#1593;&#1614;&#1606;&#1616;&#1575;&#1604;&#1606;&#1617;&#1614;&#1593;&#1622;&#1770;&#1610;&#1605;&#1616;<br />
<br />
“Sonra o gün (kıyâmet günü), nimetlerden mutlaka hesaba çekileceksiniz?”(et-Tekâsür, 8)<br />
<br />
Elmalılı Muhammed Hamdi Efendi, bu âyet-i kerîmenin tefsîrinde şu ibretli kıssaya yer verir:<br />
<br />
Bu âyet-i kerîme nâzil olduğunda hiçbir şeyi olmayan muhtaç bir sahâbî ayağa kalkarak;<br />
<br />
“&#8210;(Yâ Rasûlâllah!) Benim üzerimde (hesabı verilecek) nimetlerden bir şey var mı?” diye sordu.<br />
<br />
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz ise hulâsaten;<br />
<br />
“–Gölge, iki nalin ve soğuk su.” cevabını verdi. (Bkz. Süyûtî, VIII, 619)<br />
<br />
Düşünmeli. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, nimetleri tefekkür husûsunda ölçüyü nasıl koymakta...<br />
<br />
Allah Teâlâ, ağacı insanoğlu için yarattı. Onun altında gölgeleniyoruz. Bundan mes’ûlüz. Bu nimetin hesabını vereceğiz. Bu nimetin de şükrünü îfâ etmemiz lâzım.<br />
<br />
Ayağımıza giydiğimiz bir çift ayakkabıdan mes’ûlüz.<br />
<br />
Cenâb-ı Hak bol bol sular ikram etti. İçtiğimiz sudan da mes’ûlüz.<br />
<br />
Bugün hâlimizi düşünelim:<br />
<br />
Sadece iki nalin mi? Sayısız kıyafetlerimiz var.<br />
<br />
Sadece bir ağaç gölgesi mi? Evlerimiz, binalarımız, huzurla yaşadığımız şehirlerimiz var.<br />
<br />
Sadece su mu? Envâ-i çeşit meyveler, sebzeler, gıdalar emrimize âmâde.<br />
<br />
YA ŞÜKRÜMÜZ?<br />
<br />
Fahr-i Kâinat -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz ve ashâb-ı kiram dâimâ bu nimetlerin hesabını tefekkür ve şükrünü edâya gayret şuuruyla yaşadılar. Aldıkları nefesin dahî şükrünü edâ edebilme gayretiyle hayat sürdüler. Ebû Hüreyre -radıyallâhu anh- asr-ı saâdetin şartlarını anlamamızı sağlayan şu hâdiseyi anlatır:<br />
<br />
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir gün, çıkılmayacak bir vakitte evinden dışarı çıkmıştı. Baktı ki, Ebûbekir ve Ömer -radıyallâhu anhüma- da oradalar. Onlara;<br />
<br />
“–Bu saatte sizi evinizden dışarı çıkaran sebep nedir?” diye sordu.<br />
<br />
Onlar;<br />
<br />
“–Açlık, yâ Rasûlâllah! (Yani bir rızık bulabilmek için.)” dediler.<br />
<br />
Bu tarihte, Fahr-i Kâinat -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, Medine’de bir devlet başkanı. Hazret-i Ebûbekir ve Ömer -radıyallâhu anhüma-ise, O’nun birçok hususta danıştığı, bir bakıma vezirleri... Fakat evlerinde karınlarını doyuracak bir lokma yok. Çünkü ne gelirse âhiret hesabı endişesiyle infâk etme hâlinde yaşıyorlar. Bir muhtaç ile karşılaştıklarında, onun derdini çözme mes’ûliyetiyle, derhâl neleri varsa ellerinden çıkarıyorlar.<br />
<br />
Peygamberimiz;<br />
<br />
“–Gücü ve kudretiyle canımı elinde tutan Allâh’a yemin ederim ki, sizi evinizden çıkaran sebep beni de evimden çıkardı; haydi kalkınız.” buyurdu.<br />
<br />
İkisi de kalkıp, Rasûl-i Ekrem’le birlikte ensardan birinin evine geldiler. O zât da evinde değildi. Fakat hanımı Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i görünce çok sevindi;<br />
<br />
“–Hoş geldiniz! Buyurunuz.” dedi.<br />
<br />
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-; beyinin nerede olduğunu sordu.<br />
<br />
Kadın;<br />
<br />
“–Bize tatlı su getirmek için gitti.” dedi. Tam o sırada evin sahibi olan Medineli sahâbî geldi, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e ve iki arkadaşına baktıktan sonra;<br />
<br />
“–Allâh’a hamdolsun, bugün, hiç kimse misafire ikram etme yönünden benden daha bahtiyar değildir!” dedi. Hemen gidip onlara içinde koruğu, olgunu ve yaşı bulunan bir hurma salkımı getirdi:<br />
<br />
“–Buyurun, yiyiniz.” dedi ve eline bıçak aldı.<br />
<br />
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ona;<br />
<br />
“–Sağılan hayvanlara sakın dokunma!” buyurdu. Ev sahibi, onlar için bir koyun kesti. Onlar da koyunun etinden ve hurmadan yediler; tatlı sudan içtiler. Hepsi yemeğe doyup suya kanınca, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-; Ebûbekir ve Ömer -radıyallâhu anhüma-’ya hitâben şöyle buyurdu:<br />
<br />
“–Gücü ve kudretiyle canımı elinde tutan Allâh’a yemin ederim ki, kıyâmet gününde bu nimetlerden sorguya çekileceksiniz. Sizi evinizden açlık çıkardı, sonra evinize dönmeden şu nimetlere kavuştunuz.”(Müslim, Eşribe 140)<br />
<br />
O derecede açlık çektikten sonra gelen ve günümüz imkânlarına göre gayet mütevâzı olan bu sofra üzerine Efendimiz, sual ve şükrü hatırlatmaktadır. Dünya imkânlarından istifade etmek husûsunda onların taşıdığı derin endişeyi şu kıssa çok vâzıh bir şekilde anlatmaktadır:<br />
<br />
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- zamanında bir genç müslüman olmuştu. Rasûlullah Efendimiz ona Tekâsür Sûresi’ni öğretti. Sonra da onu bir kadınla evlendirdi. Bu genç, nikâhlandığı kadının yanına girip de orada büyük bir çeyiz ve birçok nimet görünce;<br />
<br />
“Ben bunlardan (bu kadar şatafatlı dünya nimetlerinden korkarım ve) istemem.” diyerek çıktı geldi.<br />
<br />
Peygamberimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- sebebini sorunca;<br />
<br />
“(Yâ Rasûlâllah!) Sen bana; «Sonra o gün nimetlerden muhakkak sorulacaksınız.» diye öğretmedin mi? Ben onların cevabını vermeye güç yetiremem. (Ne yapmamı uygun bulursunuz?)” diyerek Efendimiz’in tavsiyesini aldı.<br />
<br />
Ashâb-ı kiramda nimetlerin idrak ve tefekkürü işte bu seviyede idi. Âhiret ve kıyâmete ait ilâhî azamet tecellîlerine, yani gayba yakînen îmân ediyor, o şiddetli ahvalden haşyet duyuyorlardı. O sert ve abus günde mes’ûliyetlerini artıracak nimetleri arzu etmiyorlardı.<br />
<br />
Âyet-i kerîmelerin fâsılalarında yer alan şu îkazları, derin derin tefekkür ediyorlardı:<br />
<br />
TEFEKKÜR ETMEZ MİSİNİZ?<br />
<br />
&#1575;&#1614;&#1601;&#1614;&#1604;&#1614;&#1575;&#1578;&#1614;&#1587;&#1618;&#1605;&#1614;&#1593;&#1615;&#1608;&#1606;&#1614;  İşitmez misiniz? Duymaz mısınız?<br />
<br />
&#1575;&#1614;&#1601;&#1614;&#1604;&#1614;&#1575;&#1578;&#1615;&#1576;&#1618;&#1589;&#1616;&#1585;&#1615;&#1608;&#1606;&#1614; Görmez misiniz? İbret almaz mısınız?<br />
<br />
&#1575;&#1614;&#1601;&#1614;&#1604;&#1614;&#1575;&#1578;&#1614;&#1593;&#1618;&#1602;&#1616;&#1604;&#1615;&#1608;&#1606;&#1614;   Akletmez misiniz?<br />
<br />
&#1575;&#1614;&#1601;&#1614;&#1604;&#1614;&#1575;&#1578;&#1614;&#1578;&#1614;&#1601;&#1614;&#1603;&#1617;&#1614;&#1585;&#1615;&#1608;&#1606;&#1614;Tefekkür etmez misiniz?<br />
<br />
&#1575;&#1614;&#1601;&#1614;&#1604;&#1614;&#1575;&#1578;&#1614;&#1578;&#1614;&#1584;&#1614;&#1603;&#1617;&#1614;&#1585;&#1615;&#1608;&#1606;&#1614; Öğüt almaz mısınız?<br />
<br />
&#1575;&#1614;&#1601;&#1614;&#1604;&#1614;&#1575;&#1578;&#1614;&#1578;&#1617;&#1614;&#1602;&#1615;&#1608;&#1606;&#1614; Hâlâ sakınmaz mısınız? Takvâya sarılmaz mısınız?<br />
<br />
Cenâb-ı Hak bize âyet-i kerîmelerle nimetleri hatırlatmakta ve önce tefekküre sonra da bu vesileyle şükre davet etmekte. Bir misal olarak Nahl Sûresi’nde buyurulur:<br />
<br />
“Gökten suyu indiren O -celle celâlühû-’dür. Ondan;<br />
<br />
* Hem size içecek vardır,<br />
<br />
* Hem de hayvanlarınızı otlatacağınız bitkiler.<br />
<br />
(Allah); su sayesinde sizin için;<br />
<br />
* Ekinler,<br />
<br />
*  Zeytinler,<br />
<br />
*  Hurmalar,<br />
<br />
*  Üzümler ve<br />
<br />
*  Diğer meyvelerin hepsinden bitirir.<br />
<br />
&#9632; İşte bunlarda düşünen bir toplum için büyük bir ibret vardır.<br />
<br />
O -celle celâlühû-; geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı sizin hizmetinize verdi. Yıldızlar da Allâh’ın emri ile hareket ederler.<br />
<br />
&#9632; Şüphesiz ki bunlarda aklını kullananlar için pek çok deliller vardır.<br />
<br />
&#9632; Yeryüzünde sizin için rengârenk yarattıklarında da öğüt alan bir toplum için gerçek bir ibret vardır.<br />
<br />
* İçinden taze et (balık) yemeniz ve;<br />
<br />
*  Takacağınız (inci, mercan gibi) bir süs (eşyası) çıkarmanız için denizi emrinize veren O’dur.<br />
<br />
*  Gemilerin denizde (suları) yara yara gittiklerini de görüyorsun.<br />
<br />
&#9632; (Bütün bunlar) O’nun lutfunu aramanız ve nimetine şükretmeniz içindir.”(en-Nahl, 10-14)<br />
<br />
Rabbimiz bizden tefekkür etmemizi arzu ediyor. Bizim için yarattığı bu âleme; boş, nâdan ve alık bir şekilde bakmamızı istemiyor. Dâimâ bakışımızın ibret, sükûtumuzun tefekkür, lisânımızın şükür ve ef‘âlimizin tâzim li-emrillâh, vicdânî duygularda derinleşerek şefkat alâ halkillâh çerçevesinde Hakk’a ibâdet, halka hizmet olmasını ferman ediyor.<br />
<br />
Bu dünya, insan için yaratıldı. Ağaçlar bizim için, mahlûkat bizim için, hayvanlar bizim için yaratıldı. Güneş, ay ve sayısız yıldızlar bizim için. Bütün semâvat bizim için. Demek ki bunlar karşısında müteşekkir, medyûn ve rakîk bir kalp taşımak zarûrî...<br />
<br />
Bize bir bardak su verene, bir çiçek uzatana teşekkür ederken; canımızı, îmânımızı, rızkımızı, her şeyimizi lutfeden Rabbimiz’e şükretmemek olur mu?<br />
<br />
Bütün bu tefekkürler, idrâkimizi mânevî nimetlere ulaştırmalı. Daha büyük ve daha öte bir nimet var:<br />
<br />
ALLAH İLE BERABERLİK<br />
<br />
Âyet-i kerîmede buyurulur:<br />
<br />
&#1608;&#1614;&#1607;&#1615;&#1608;&#1614; &#1605;&#1614;&#1593;&#1614;&#1603;&#1615;&#1605;&#1618; &#1575;&#1614;&#1610;&#1618;&#1606;&#1614; &#1605;&#1614;&#1575; &#1603;&#1615;&#1606;&#1618;&#1578;&#1615;&#1605;&#1618;<br />
<br />
“Nerede olsanız, O sizinle beraberdir.” (el-Hadîd, 4)<br />
<br />
O -celle celâlühû- dâimâ kullarıyla beraber. Ya biz kiminleyiz? O’nun zikriyle miyiz? O’nu, lütuflarını, emirlerini, tâlimatlarını, bizden arzu ettiği vazife ve mes’ûliyetlerimizi hatırımızdan çıkarıyor muyuz? Yoksa O’nu, bütün hiçliğimize rağmen bizi unutmayan Cenâb-ı Hakk’ı unutuyor muyuz? O buyuruyor:<br />
<br />
&#1608;&#1614;&#1606;&#1614;&#1581;&#1618;&#1606;&#1615; &#1575;&#1614;&#1602;&#1618;&#1585;&#1614;&#1576;&#1615; &#1575;&#1616;&#1604;&#1614;&#1610;&#1618;&#1607;&#1616; &#1605;&#1616;&#1606;&#1618; &#1581;&#1614;&#1576;&#1618;&#1604;&#1616; &#1575;&#1604;&#1618;&#1608;&#1614;&#1585;&#1622;&#1770;&#1610;&#1583;&#1616;<br />
<br />
“Biz ona (insana) şahdamarından daha yakınız.” (K&#257;f, 16)<br />
<br />
Rabbimiz bize ilmiyle ve kudretiyle yakın. Bizim kalbimizden geçeni dahî bilmesiyle ve varlığımızı, hayatımızı, kaderimizi kudret elinde tutmasıyla yakın.<br />
<br />
Zaman ve mekân husûsiyeti yaratılanlara ait bir keyfiyettir. Cenâb-ı Hak; zamandan ve mekândan münezzeh olduğu için, sırf insanın değil, hayvanat, cemâdât, nebâtat ve bizim idrâkimizin dışındakiler de dâhil bütün mahlûk&#257;tının her an ve her mekânda en yakınındadır. Zira O’nun sonsuz kudretinin bir sınırı yoktur.<br />
<br />
Cenâb-ı Hak kıyâmet günü buyuracak:<br />
<br />
“Kulum Ben seninle beraberdim, sen kiminle beraberdin?<br />
<br />
O’nun bir de muhabbetiyle yakın olması var. Kudsî hadîs-i şerifte buyurulduğu üzere yakın olması var:<br />
<br />
“Kulum kendisine farz kıldığım şeylerden daha sevimli herhangi bir şeyle Bana yakınlık kazanamaz. Kulum Bana (farzlara ilâveten işlediği) nâfile ibâdetlerle durmadan yaklaşır. Nihayet Ben onu severim. Kulumu sevince de (âdetâ) Ben onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı, akleden kalbi ve konuşan dili olurum.”(Buhârî, Rik&#257;k, 38)<br />
<br />
Fakat bunun için kalb-i selîm şart. İbâdet ve tâat şart. Tertemiz bir muâmelât şart... Güzel ahlâk şart...<br />
<br />
İç dünyamızı ne kadar temizleyebiliyoruz? İç dünyamızın; hayatımıza ve kaderimize, dünyamıza ve âhiretimize yansımasını anlatan şu kıssa ne kadar ibretlidir:<br />
<br />
Tarihe meşhur adâletiyle geçmiş olan Nûşirevan, bir gün avda iken beraberindeki arkadaşlarından ayrıldı ve yolu bir nar bahçesine rastladı. Oradaki bir delikanlıya;<br />
<br />
“–Bana bir nar verir misin?” dedi. Delikanlı da ikram etti.<br />
<br />
Nar, bol sulu ve çok lezzetliydi. Hükümdar, âdetâ mest oldu. İçinden;<br />
<br />
“–Böylesine lezzetli meyvesi olan bu bahçe mutlaka benim olmalı, ben ne yapıp edip burayı almalıyım.” diye düşündü.<br />
<br />
Ardından bir nar daha istedi. Fakat bu defa aldığı nar kupkuru ve zehir gibi ekşi çıktı. Bunun sebebini sorunca o firâset sahibi delikanlı, tebessüm etti ve;<br />
<br />
“–Sultanım, herhâlde gönlünüz haksızlığa meyletti. Güç ve kudretinizle bu bahçeyi benden almayı düşünmüş olmalısınız.” dedi.<br />
<br />
Bunun üzerine Nûşirevan; bahçeyi cebren alma düşüncesinden vazgeçip içindeki kötü niyetten pişman oldu, tevbe etti. Sonra bir başka nar daha isteyince, birinciden çok daha sulu ve tatlı bir nar geldi.<br />
<br />
Hayretler içinde kalan Sultan, nardaki bu lezzetin hikmetini sordu. Delikanlı bu sefer;<br />
<br />
“–Herhâlde o menfî düşüncenizden tevbe ettiniz.” dedi.<br />
<br />
Rivâyete göre Nûşirevan bu ve benzeri hâdiseler neticesinde intibâha geldi. İçindeki yanlış niyetleri bertarâf ederek zulüm ve haksızlıklardan bütünüyle sıyrıldı. Hakka-hukuka titizlikle riâyet etti. Böylece ismi adâletle bâkî kaldı.<br />
<br />
Nûşirevan, haklarını fazlasıyla verip bütün halkıyla helâlleşti. Vefât ettiğinde ise tabutuyla memleketin her tarafında dolaştırıldı. Bu esnada bir münâdî şöyle sesleniyordu:<br />
<br />
“–Kimin bizde hakkı varsa gelsin alsın!..”<br />
<br />
Üzerinde bir dirhem bile hakkı olan hiç kimse bulunamadı. (Ramazanoğlu, Musâhabe, c. VI, s. 43-44)<br />
<br />
Kıssadan hisse, duygular temizlenecek ki ilâhî ikramlar ziyadeleşsin. Tevbe edilecek ki, Allah, hayırlı duygular ihsân eylesin.<br />
<br />
İnsan; maddî gözüyle gördüğü, tattığı, dokunduğu nimetleri hakkıyla idrâk edip, şükrüne gayret edecek ki, onun gönlünde çok daha büyük mânevî nimetlerin idrâki tecellî etsin. Böyle nice ilâhî ikramlarla perverdeyiz:<br />
<br />
MÂNEVÎ NİMETLER<br />
<br />
Kur’ân-ı Kerim nimeti, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e ümmet olma nimeti. Îman nimeti... İslâm nimeti... Müslüman bir anne-babanın neslinden gelme nimeti...<br />
<br />
Bütün bu mânevî nimetler karşısında, bizim de mânevî mes’ûliyetlerimiz var.<br />
<br />
Dünya bugün mânevî bir yangın içinde... Küfrün, şirkin, zulmün, inkârın yangınları; gafletin pençesindeki insanları yakıp kavuruyor. Bu yangının ortasında biz bu iki dünyayı felâha kavuşturan nimetlere ermişsek, bizim bir mes’ûliyetimiz var.<br />
<br />
Dünyanın hâlini düşünelim:<br />
<br />
Beşerî sistemler gelip geçiyor, hiçbiri saâdet vermiyor.<br />
<br />
Dün Komünist Rusya 30 milyon kellenin üzerine kuruldu. Zulüm, kan, sürgün, gasp, vesaire... Netice hüsran...<br />
<br />
Yine dün Hitler, Nazi, nasyonalizm; ırkî asabiyet üzerine kuruldu. Ağır bir zulüm. Dünyayı kana bulayan gaddarlık... Netice hüsran...<br />
<br />
Bugün ise liberal sistem hâkim:<br />
<br />
“Bırakınız yapsın, bırakınız geçsin!” diyor. Güçlü gücüne göre istediği gibi yaşıyor. Güçsüze acımıyor. “Ne hâli varsa görsün, talihine küssün.” diyor. Maddî-mânevî gaddarlık... Âhireti tanımayan bir dünya! Tam bir câhiliyye devri... Ve bu câhiliyye anlayışı, televizyon ve internetin imkânlarıyla, reklâmlarla, modalarla, propagandalarla bütün dünya sathına yayılıyor.<br />
<br />
Demek ki dünya bir câhiliyye devri yaşıyor. Yani âhiret endişesinden uzak bir dünya istiyor. Bu câhiliyye karşısında bizim ağır bir mes’ûliyetimiz var.<br />
<br />
Dünkü câhiliyye karşısında ashâb-ı kiram; Çin’e gitti, Semerkand’a gitti, Kayravan’a gitti. Dünyanın her yerine İslâm’ın mütebessim çehresini ulaştırdı. Uzak demedi, zor demedi, tehlikeli demedi, imkânsız demedi. Ulaştı. Onlar ulaştığı için bugün biz ve atalarımız îman nimetine erdik. Allâh’a şükrümüz gibi, onlara da minnettârız.<br />
<br />
Demek ki bizim de mes’ûliyetimiz:<br />
<br />
Allâh’a şükrümüzü, nimetin cinsinden edâ etmek:<br />
<br />
Her yere gidip ehl-i Kur’ân, ehl-i sünnet, ehl-i istikamet insanlar yetiştirmek... Allâh’ın yeryüzünde şahidi, yani dînin temsilcisi olacak insan yetiştirmek. Kıyâmet günü, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in sîmâsını tebessüm ettirecek bir insan yetiştirmek. Efendimiz’in Vedâ Hutbesi’ndeki;<br />
<br />
“Sakın, (günah işleyerek) yüzümü kara çıkarmayınız!..”düsturuna riâyet eden bir gönül yetiştirmek...<br />
<br />
Kendi evlâtlarımızı da o câhiliyye propagandasından korumak, halka halka; ailemize, çevremize, milletimize ve bütün insanlığa hak ve hakikatleri anlatmak, yaşayarak öğretmek...<br />
<br />
Bugün işte böyle ağır bir mes’ûliyetin içerisindeyiz.<br />
<br />
Bugün Suriye’de, Irak’ta, Filistin’de, bilhassa Gazze’de korkunç bir zulüm var; katliâmlar, açlık ve sefâlet var.<br />
<br />
Ecdâdımız gibi güçlü olup adâleti tahkim edecek, hakkı tutup kaldıracak vasıfta olmak da mes’ûliyetlerimiz arasında.<br />
<br />
Şanlı mâzîmizde, İslâm’ın bize telkin ettiği «Hâlık’ın nazarıyla mahlûk&#257;ta bakış tarzı»nı ecdâdımız ne güzel îfâ etti. İspanya’da zulüm gören Yahudileri Barbaros Hayreddin Paşa İstanbul’a getirtti. İstanbul halkı; “Bunlar mazlumlardır.” deyip onlara yakınlık göstererek yardımda bulundu. Çünkü bütün mü’minler kardeşimizdir, diğer taraftan da bütün insanlar, insanlıktaki eşimizdir.<br />
<br />
İşte İslâm’ın Hâlık’ın nazarıyla mahlûk&#257;ta bakış tarzı...<br />
<br />
Bugün ise ağır zulüm gören din kardeşimizi müdafaadan âciz kalıyoruz. Lâkin Cenâb-ı Hak muhâcir ve ensârı misal vererek, bizim de ensar gibi olmamızı, onlara ihsân üzere tâbî olmamızı tavsiye buyurmaktadır. (Bkz. et-Tevbe, 100)<br />
<br />
Fakat Lâle Devri rehâvetlerine dûçâr olunan zamanlardan beri, asırlardır bu hüviyetimizden de uzak kalmışız. Gücümüz yetmediği için bu hususta duâ etmekten başka bir şey yapamıyoruz.<br />
<br />
Fakat başka imkânlarımız var...<br />
<br />
O mâtem yurtlarından kaçan mültecîler ve muhâcirler var. Öksüz ve yetim kalmış çocuklar, dul kalmış kadınlar, evlâtlarını kaybetmiş perişan ihtiyarlar var. İftar saatinde sofrasına bomba yağan aileler var. Bütün bunların ızdıraplarına ortak olmak bizim mes’ûliyetimiz.<br />
<br />
Bizim de Ömer bin Abdülaziz  -rahmetullâhi aleyh-’in endişesini yaşamamız zarûrî. Bu büyük halîfenin mes’ûliyet şuurunu, hanımı Fâtıma şöyle anlatmaktadır:<br />
<br />
“Bir gün Ömer bin Abdülazîz’in yanına girdim. Namazgâhında oturmuş, elini alnına dayamış, durmadan ağlıyor, gözyaşları yanaklarını ıslatıyordu. Ona;<br />
<br />
“–Nedir bu hâlin?” diye sordum.<br />
<br />
Şöyle cevap verdi:<br />
<br />
“–Yâ Fâtıma! Bu ümmetin en ağır yükünü omuzlarımda taşıyorum. Ümmet içindeki açlar, fakirler, hasta olup da ilâç bulamayanlar, yalnız başına terk edilmiş dul kadınlar, hakkını arayamayan mazlumlar, küfür ve gurbet diyarındaki müslüman esirler, ihtiyaçlarını karşılayabilmek için çalışma tâkatinden kesilmiş muhtaç yaşlılar ve aile efrâdı kalabalık fakir aile reisleri beni üzüntüye gark ediyor.<br />
<br />
Yakın ve uzak diyarlardaki böyle mü’min kardeşlerimi düşündükçe yükümün altında ezilip duruyorum.<br />
<br />
Yarın hesap gününde, Rabbim bunlar için beni sorguya çekerse, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bunlar için bana itâb ve serzenişte bulunursa, ben nasıl cevap vereceğim...” (İbn-i Kesîr, el-Bidâye, IX, 208)<br />
<br />
Hanımı Fâtıma devamla der ki:<br />
<br />
“Onun ibâdeti sizlerinki kadardı. Lâkin gece yatakta Allah korkusunu ve kıyâmet hesabını tefekkürden öyle bir hâle gelirdi ki, haşyetullah ile kalbi çarpmaya başlardı. Sanki suya düşmüş yahut avuç içine alınmış bir kuş gibi çırpınırdı. Ben de onun bu hâline dayanamayıp yorganı üstüne örterdim ve kendi kendime;<br />
<br />
«Keşke idarecilik mes’ûliyeti bize tevdî edilmeseydi, keşke o vazifeyle aramızdaki uzaklık, güneşle dünya arasındaki mesafe kadar olsaydı.» derdim.”<br />
<br />
Ömer bin Abdülaziz  -rahmetullâhi aleyh-, sadece mes’ûliyet hissetmekle kalmadı. Îcaplarını da yerine getirdi. Adâlet ve merhametiyle; hulefâ-i râşidîne ilâve edilerek; «Beşinci Halîfe» nâmıyla yâd edildi.<br />
<br />
Bugün de;<br />
<br />
Aç kardeşlerimizi doyurmak, muhtaç kardeşlerimizin ihtiyaçlarını gidermek bizim vazifemiz. Maddî sıkıntılar, maddî ikramlarla giderilir. Rabbimiz’in bize rızık olarak verdiklerinden koparıp vermedikçe, ihtiyaç fazlasını infâk etmedikçe, bu mes’ûliyetten kurtulamayız. Zira Rabbimiz buyurur:<br />
<br />
&#1604;&#1614;&#1606;&#1618; &#1578;&#1614;&#1606;&#1614;&#1575;&#1604;&#1615;&#1608;&#1575; &#1575;&#1604;&#1618;&#1576;&#1616;&#1585;&#1617;&#1614; &#1581;&#1614;&#1578;&#1617;&#1648;&#1609; &#1578;&#1615;&#1606;&#1618;&#1601;&#1616;&#1602;&#1615;&#1608;&#1575; &#1605;&#1616;&#1605;&#1617;&#1614;&#1575; &#1578;&#1615;&#1581;&#1616;&#1576;&#1617;&#1615;&#1608;&#1606;&#1614;<br />
<br />
“Sevdiğiniz şeylerden (Allah yolunda) harcamadıkça «hayrın kemâli»ne eremezsiniz. (Hakikî iyilerden olamazsınız.)...”(Âl-i İmrân, 92)<br />
<br />
Günümüzde gerçek iyiliğe ulaşabilmek için giderilmesi gereken bir de mânevî açlık var:<br />
<br />
Bugün mânevî sefâlet, mad-dîsefâletten öteye geçmiştir. Mânevî sefâlet; sahte bir saâdet maskesi altında, sahtekâr bir makyaj içinde gösterildiği için, onun felâketi tam mânâsıyla anlaşılmamakta. Karnı tok, her türlü maddiyat içinde yüzen, fakat; rûhen aç, mânen muhtaç nesiller var. Îmandan habersiz, iffet mahrumu, hakikî saâdetten habersiz, abus, alık nesiller var. Sun‘î kahkahaların bastıramadığı sessiz feryatlar var.<br />
<br />
Bizim için en mühim vazife; maddî açlık ve sefâlet ile beraber, mânevî sefâleti de ortadan kaldırma gayreti içinde olmamızdır.<br />
<br />
Büyük Hak dostu Hazret-i Mevlânâ buyurur:<br />
<br />
“(Maddî-mânevî) fakr u zarûret içinde boğulan gönüller, dumanla dolu bir eve benzer. Sen onların derdini dinlemek ve çare bulmak sûretiyle o dumanlı eve bir pencere aç ki, onun dumanı çekilsin, senin de kalbin yumuşayıp rûhun incelsin.”<br />
<br />
Cenâb-ı Hak cümlemizi; verdiği nimetleri idrâk eden, onların şükrü için gayret eden ve âhiret gününde, o her nimetten hesap sorulacak günde, hesabını yüz akıyla verebilen, ilâhî af ve mağfirete vâsıl olabilen kullarından eylesin.<br />
<br />
Ümmet-i Muhammed’in ve bütün insanlığın maddî-mânevî sefâletlerine Rabbimiz hâl çareleri lutfeylesin. Bizleri de dîn-i mübîn-i İslâm’a ve muhtaç müslümanlara aşk ve şevk ile hizmette memur eylesin.<br />
<br />
Âmîn!..<br />
<br />
<br />
KAYNAK : Osman Nuri Topbaş Hocaefendi</div>

]]></content:encoded>
			<category domain="https://www.havasokulu1.com/islam-islami-konular/"><![CDATA[islam & islami Konular]]></category>
			<dc:creator>misafir00</dc:creator>
			<guid isPermaLink="true">https://www.havasokulu1.com/islam-islami-konular/105368-nimetlerin-tefekkuru-ve-sukretme-mesuliyeti.html</guid>
		</item>
		<item>
			<title>iç huzurun çevreye yansımaları</title>
			<link>https://www.havasokulu1.com/islam-islami-konular/104991-ic-huzurun-cevreye-yansimalari.html</link>
			<pubDate>Thu, 25 Jun 2026 23:13:20 GMT</pubDate>
			<description>İnsanın İç Huzurunun Çevreye Akisleri: İslam Ahlak Psikolojisi Açısından Nefis Dengesinin 
 
Kendin İle Mutlu Değilsen Sevdiklerinide Mutsuz Edersin...</description>
			<content:encoded><![CDATA[<div>İnsanın İç Huzurunun Çevreye Akisleri: İslam Ahlak Psikolojisi Açısından Nefis Dengesinin<br />
<br />
Kendin İle Mutlu Değilsen Sevdiklerinide Mutsuz Edersin<br />
<br />
Toplumsal Boyutu<br />
İslam düşünce geleneğinde insan, alemin bir özeti ve küçük bir modeli (âlem-i sağîr) olarak kabul edilir. Gazâlî’den İbn Hazm’a kadar pek çok ahlak felsefecisinin üzerinde ittifak ettiği temel esaslardan biri, insanın dış dünyayla ve diğer fertlerle kurduğu münasebetin niteliğinin, aslında kendi nefsiyle olan barışının veya kavgasının bir tezahürü olduğudur. Bu bağlamda, kendisiyle huzursuz, mutsuz ve tatminsiz olan bir bireyin, en yakınından başlayarak çevresindeki insanları da mutsuzluğa sevk edeceği gerçeği, İslam ahlak psikolojisinin (ilm-i nefs) merkezinde yer alır. Çünkü insan ruhu, içeride biriktirdiği manevi hali dışarıya sızdıran bir kap gibidir.<br />
<br />
Bu durumun temelinde, nefis teskiyesinin ve marifetullahın eksikliğinden kaynaklanan bir tatminsizlik yatar. Ra'd Suresi’nde zikredilen &quot;Kalpler ancak Allah’ı anmakla mutmain olur&quot; ilahî kelamı, insandaki hakiki iç huzurun adresini tayin etmiştir. Bir kimse kendi varoluşsal zemininde bu sükuneti yakalayamamışsa, nefs-i emmârenin (kötülüğü emreden nefsin) tahakkümü altına girer. Kendi içiyle barışık olmayan; hırs, haset, kibir ve şükürsüzlük gibi kalbî hastalıklarla malul olan bir insan, sürekli bir içsel darlık yaşar. Bu darlık içindeki birey, kendisinde bulamadığı huzuru ve onaylanma ihtiyacını, sevdiklerinden aşırı ve bencilce talep etmeye başlar. Yakın çevrenin o insanı &quot;mutlu etme&quot; yönündeki beşerî çabaları ise ekseriyetle yetersiz kalır; zira kalpteki manevi boşluk, maddi veya harici ilgilerle doldurulamaz. Karşılanması imkansız olan bu nefsî beklentiler, zamanla sevdiklerinin üzerinde birer duygusal baskı ve zulüm mekanizmasına dönüşür.<br />
<br />
Kendiyle mutlu ve razı olmayan bireyin bu huzursuzluğu, ahlak ilminde bizzat kalbî hastalıkların dışa vurumu olarak incelenir. Örneğin, Hucurât Suresi’nde kesin bir dille menedilen suizan (kötü zan), aslında kişinin kendi iç dünyasındaki güvensizliğin ve karmaşanın dışarıya yansımasıdır. İçinde selamet olmayan bir mümin, sevdiklerinin en samimi adımlarını bile art niyetle yorumlamaya meyillidir. Benzer şekilde, İslam ahlakının zirve noktası olan îsâr (kendisinin ihtiyacı varken başkasını öne alma) duygusu, ancak içsel bir tatmine ulaşmış ruhlarda neşvünema bulur. Kendi varlığıyla kavgalı ve bedbaht olan kişi ise, yalnızca kendi acısına ve eksikliğine odaklandığı için enaniyet girdabına düşer. Sevdiklerinin omzuna sürekli kendi manevi yükünü yüklerken, onların dertlerini göğüsleyecek sabır ve tahammülü kendinde bulamaz.<br />
Hz. Peygamber’in &quot;Mümin, müminin aynasıdır&quot; hadis-i şerifi, sadece ahlaki bir denetim ilkesi değil, aynı zamanda duygusal bir sirayet gerçeğine de işaret eder. Sadır olan duygu, doğrudan doğruya karşı sadra geçer; İslamî tabirle kalpten kalbe yol vardır. Kendi hayatıyla, fıtratıyla ve ilahî takdirle barışık olmayan bir insanın sürekli şikayet (şekva) halinde bulunması, evvela içinde bulunduğu hanenin bereketini ve manevi havasını ağırlaştırır. İbn Hazm, el-Ahlâk ve's-Siyer adlı eserinde, iç dünyası bozuk ve huzursuz insanlarla ülfet etmenin, insanın ruhunu yıpratan en büyük musibetlerden biri olduğunu vurgular. Mutsuz birey, etrafındaki sevgi bağlarını beslemek yerine, farkında olarak yahut olmayarak onları kendi girdabına çeker.<br />
Neticede, İslamî perspektiften bakıldığında bir insanın sevdiklerine hayırlı bir sığınak ve huzur vesilesi olabilmesi, evvela kendi iç dünyasında &quot;Rıza Makamı&quot;na yönelmesiyle mümkündür. Kul, Allah’ın kendisi için takdir ettiğine razı olduğunda, nefsin hırçınlığı durulur ve içsel bir dinginlik (sekine) baş gösterir. Kendiyle ve Rabbiyle barışık olan mümin, çevresine de selam (esenlik ve emniyet) taşır. Kendi içindeki yangını söndürememiş bir kimsenin, sevdiklerinin gönül bahçesini yeşertmesi eşyanın tabiatına aykırıdır. İnsanın sevdiklerine ikram edebileceği en kıymetli hediye, nefis terbiyesinden geçmiş, arınmış ve huzura kavuşmuş bir kalptir (kalb-i selîm).<br />
<br />
VESSELAM</div>

]]></content:encoded>
			<category domain="https://www.havasokulu1.com/islam-islami-konular/"><![CDATA[islam & islami Konular]]></category>
			<dc:creator>Skoda</dc:creator>
			<guid isPermaLink="true">https://www.havasokulu1.com/islam-islami-konular/104991-ic-huzurun-cevreye-yansimalari.html</guid>
		</item>
	</channel>
</rss>
