![]() |
|
#41
|
||||
|
||||
|
SÛFÎ - Tasavvufî hayat tarzını benimseyerek Hakk’ın yakınlığını kazanmaya çalışan kimse.
------------ Tasavvuf yolunda nefis mücâhedesini sürdürmekte olanlara mürîd ve mutasavvıf, bu mücâhedeyi tamamlayıp kemale ermiş olanlara sûfî denilmektedir (Sülemî, Tasavvufun Ana İlkeleri, s. 10; Hücvîrî, s. 115). Sûfiyye “tasavvuf; tasavvuf ehli kimseler, sûfîler” anlamındadır. Sûfî kelimesine Hz. Peygamber zamanında ve ondan hemen sonraki dönemde rastlanmamaktadır. Ancak Hasan-ı Basrî’nin (ö. 110/728) Kâbe’yi tavaf sırasında bir sûfî gördüğünü ve ona bir şeyler vermek istediğini söylemesi (Serrâc, s. 42) kelimenin I. (VII.) yüzyılda bir unvan olarak kullanıldığını göstermektedir. Sûfî unvanı II. (VIII.) yüzyıldan itibaren yaygınlaşmaya başlamıştır. Ebû Hâşim el-Kûfî (ö. 150/767 [?]) (Câhiz, I, 366; Câmî, s. 31), Kilâb b. Cerî, Küleyb, Hâşim el-Evkas, Sâlih b. Abdülcelîl (Câhiz, I, 366), Câbir b. Hayyân (İbnü’n-Nedîm, s. 498) ve İbrâhim b. Edhem’in müridi İbrâhim b. Beşşâr (Ebû Nuaym, VII, 346) bu unvanla anıldığı bilinen ilk şahsiyetlerdir. Süfyân es-Sevrî riyânın inceliklerini ve sûfînin nasıl bir kişi olması gerektiğini Ebû Hâşim el-Kûfî’den öğrendiğini söyler. Kur’an’da ve hadislerde geçmeyen sûfî kelimesinin unvan olarak kullanılmasının sebebi konusunda Serrâc, Kelâbâzî, Ebû Nuaym, Kuşeyrî, Hücvîrî, Şehâbeddin es-Sühreverdî gibi klasik dönem sûfî müellifleri değişik görüşler ileri sürmüştür. Buna göre sûfî, tasavvuf ehlinin kendilerine örnek aldıkları Suffe ashabını ifade eden “ehl-i Suffe” terkibindeki “suffe”, Allah katında ve O’na ibadette ilk sırada olduklarını ifade için “saff-ı evvel” terkibindeki “saff”, güzel sıfatlara sahip bulunduklarına işaretle “sıfat”, kalp temizliğine önem verdikleri için derunî temizliği ifade eden “safâ” ve “safvet”, yemeye içmeye önem vermemeleri ve genellikle bitki yemeyi tercih etmeleri sebebiyle bir çöl bitkisi olan “sûfâne”, giyim ve kuşamlarına önem vermemeleri ve saçlarını uzatmalarından dolayı “enseye sarkan saç” anlamındaki “sûfetü’l-kafâ” terkibindeki “sûfe”, Hakk’a ve halka hizmeti ön planda tutmaları sebebiyle İslâm’dan önce yaşayan ve kendilerini Kâbe hizmetine adayan Benî Sûfe kabilesiyle benzerlik arzettikleri için “sûfe”, başta Hz. Peygamber ve ashabı olmak üzere birçok peygamberin tercih ettiği tevazuun sembolü olan yün elbise giydikleri için “yün” anlamındaki “sûf” kelimelerinden gelmiş olabileceği üzerinde durulmuştur. Bu görüşlerden önemli bir kısmının sûfî denilen kişilere bu unvanın dış görünüşleri dikkate alınarak verildiği, bir kısmının da iç dünyaları itibariyle uygun görüldüğü anlaşılmakta, en çok kabul gören görüşün Arapça dil kuralları açısından da uygun olan son görüş olduğu belirtilmektedir. Serrâc bu son görüşün daha doğru olduğunu teyit etmek için Kur’ân-ı Kerîm’de Hz. Îsâ’nın arkadaşlarına ilim, davranış ve halleri sebebiyle bir isim verilmediği halde beyaz giysileri dikkate alınarak “havâriler” denildiğini (el-Mâide 5/112) örnek olarak kaydeder (el-Lümaʿ, s. 41). Sûfînin “yün giyen” anlamına geldiği kabul edildiği takdirde “tasavvuf” kelimesi de “yün giydi” anlamındaki “tasavvefe” fiilinin masdarı olmuş olur. İlk dönemden itibaren pek çok zâhidin yün elbise giydiği bilinmektedir (bk. HIRKA). Daha sonraki devirlerde zühd hayatını tercih edenlere çoğunlukla sûfî denilmeye başlanmıştır. Zâhid ve sûfîlerin öteden beri bu tür elbise giyen hıristiyan ruhban ve keşişlerin etkisiyle yün elbise giydikleri ileri sürülmüşse de Hz. Peygamber ve ashabının da yün elbise giydiğine dair rivayetler bunun doğru olmadığını göstermektedir. Kuşeyrî ve Hücvîrî, sûfî kelimesiyle ilgili görüşlere yer verdikten sonra bunun Arapça bir kelimeden türemesinin uygun olmayacağını, ancak câmid bir lakap olabileceğini belirtmişlerdir (er-Risâle, II, 550; Keşfü’l-mahcûb, s. 115). Bîrûnî ise sûfî kelimesinin Arapça olmadığını, kelimenin kökünün Yunanca’da “hakîm, bilge” anlamına gelen “sophos” olduğunu ileri sürmüştür (Taḥḳīḳu mâ li’l-Hind, s. 27-28). Aynı görüşü Joseph von Hammer de savunmuş ve sûfîleri Hint’te “çıplak bilgeler” diye ifade edilen “gymnosophist”lere nisbet etmiştir. Ancak Arapça uzmanı olan Alman şarkiyatçısı Theodor Nöldeke, “sophos” kelimesinin Ârâmî ve Arap dillerinde bilinmediğini ve kelimenin Yunanca’dan Arapça’ya geçtikten sonra hep sin harfiyle yazıldığını, dolayısıyla sad harfiyle yazılan sûfî kelimesinin “sophos”tan gelmesinin mümkün olamayacağını belirtmiştir. Öte yandan Arap lugat âlimlerinin sûfînin yabancı bir kelime olduğuna hiç temas etmemeleri de yabancı kökenli sayılmadığına delil olarak görülmüştür. Bu gerekçeler, sûfî kelimesini “hikmet” anlamına gelen Yunanca’daki “sophia” veya “teosophia” kelimelerine nisbet edenler için de söz konusudur. Sûfî tabirinin müslüman toplumlarda Yunan felsefesinin tesirini hissettirmeden önce ortaya çıkmış olması da Yunanca ile ilgisi bulunmadığını ortaya koymaktadır. Sûfî ile ilgili çok çeşitli tarifler yapılmıştır. Bunların önemli bir kısmı tarifi yapanın o anki mânevî halini ya da muhatabının içinde bulunduğu mânevî durum çerçevesinde ona vermek istediği mesajın özelliklerini yansıtmaktadır. Sûfînin sadece bazı yönlerini yansıtan bu tariflerin çeşitliliği tasavvuf yolunda yaşanan hal ve makamların çeşitliliğinden kaynaklanmaktadır. Bu çerçevede bir yandan sûfînin sürekli daha iyiye ve güzele sahip olma gayreti içinde bulunması, yoklukta sabretmesi, varlıkta karşılıksız dağıtması, ayırım yapmadan herkese iyilikte bulunması, kötülüklere bile iyilikle karşılık vermesi, mal mülk, makam, şöhret gibi dünyevî unsurlara değer vermemesi gibi insanî ve ahlâkî özelliklerine vurgu yapılırken diğer yandan dış görünüşünden çok iç dünyasının düzgün olması, nefsini terbiye edip kalbini saflaştırarak Hakk’a ermesi ve O’nun dostluğunu kazanması gibi mânevî özellikleri dile getirilmiştir. Kuşeyrî, Cüneyd-i Bağdâdî’nin sûfî ile ilgili birkaç tarifini nakleder. Cüneyd’e göre, “Sûfî yer gibidir, kötü olan her şey onun üzerine atılır, fakat ondan sadece güzel şeyler çıkar”; “Sûfî yer gibidir, iyi de kötü de üzerine basarak yürür. Bulut gibidir, iyiyi de kötüyü de gölgelendirir. Yağmur gibidir, ayırım yapmadan her yeri sular”; “Zâhirine özen gösteren bir sûfî gördünüz mü bilin ki içi haraptır” (Kuşeyrî, II, 553). Bu tariflerde sûfînin ahlâkî ve insanî nitelikleri belirtilmekte ve onun ayırım yapmadan herkese faydalı olduğu, bedenle ilgili hükümlerden çok ruhla ilgili niteliklere önem verdiği ifade edilmektedir. Ebû Türâb en-Nahşebî sûfîyi, “Hiçbir şeyin kendisini bulandırmadığı, her şeyin kendisiyle duru ve saf hale geldiği kişidir” diye tanımlamıştır. Ebû Bekir eş-Şiblî’nin, “Sûfî halktan ayrılan ve Hakk’a eren kimsedir” şeklindeki tarifi sûfînin Hak’la olan ilişkisini vurgular. Sûfî Allah Teâlâ’nın, “Seni kendime dost edindim” (Tâhâ 20/41) hitabına mazhar olan kuldur. Hücvîrî sûfîyi ve sûfîliği anlattıktan sonra sûfî ile mutasavvıf arasındaki farkı belirtir. “Sûfî kâmil, velî ve hakikat ehli erin adıdır” diyen Hücvîrî’ye göre sûfî nefsinden fâni, Hak ile bâki, nefsaniyetin pençesinden kurtulan ve hakikatlerin hakikatine ulaşan erdir. Mutasavvıf ise sûfî olmanın yolunu tutan, bu yolda nefis mücâhedesi yapan, sûfîler gibi davranmaya çalışan kimsedir. Mustasvif ise bir çıkar sağlamak veya bir mevki ve itibar sahibi olmak için kendini onlar gibi gösteren, ancak onların hiçbir halinden haberdar olmayan ve nasip almayan kimsedir. Mustasvifler murdar ve haram et yiyen kurt gibidir. Kelâbâzî sûfî ile ilgili bazı tariflere yer verdikten sonra sûfîlere ayrıca vatanlarını terkettikleri için “gurebâ”, diyar diyar dolaştıkları için “seyyâhîn”, seyahat ederken ihtiyaç halinde mağaralara sığındıkları için Horasanlılar’ca “mağaralılar” anlamına gelen “şikeftiyye”, zaruret miktarı yiyip genellikle aç oldukları için Şamlılar tarafından “cûiyye”, sahip oldukları şeyleri dağıttıkları için ellerinde bir şey bulunmamakla “fukara”, kalplerini nurlandırmaya çalıştıkları için de “nûriyye” gibi adlar verildiğini belirtir (et-Taʿarruf, s. 21-22). Türkçe’de “sûfî” anlamına gelen sofu kelimesi aynı zamanda “cahil ve ham derviş” (sûfî-i tîredil) anlamında da kullanılır. Yûnus Emre, “Âşıklar ortasında sofuluk satmayalar” mısraında (Yunus Emre Dîvânı, s. 111) bu tür sofulara işaret etmektedir. Sûfî olmadıkları halde mizaç ve tabiat itibariyle onlara benzeyenlere “sûfîmeşrep” denir.
👍 Beğen
(0 Beğeni)
__________________
Unutmayasın.Elindeki Sırrı Saklayamayana. Yeni Sır Vermez.Sırların Sahibi. Şeyh-ül Ekber Muyhiddin İbn’ül Arabi KS |
|
#42
|
||||
|
||||
|
Ladikli Ahmet Ağa nın bir hikayesini yazalım.Bu zatı muhterem 7 lerden imiş.Hızır AS ile arada görüşürlermiş.Belli akşamlar ortadan kaybolur eve sabaha karşı gelir imiş.İşte geldiği zaman bu gittiği yerlerden değişik meyveler getirir imiş.Gittiği dedim otobüs yolculuğu yapmıyor tayyi mekanla gidiyor.Gene köyde günlerden bir gün köylülerle oturup sohbet ederken uyanık köylünün biri şunu sorar.Ahmed ağa der hep diyorsun şuraya gittik buraya gittik.Benim kafama takılan şu ya bu bizim ahmed türkçeden başka dil bilmez.Bu gittiği yerlerde anlatıyor hep yabancı yerler ordaki insanlarla nasıl anlaşıyor acep der.
-Ahmed ağa derki mübarek ister inan ister inanma ben türkçe konuşurum onlarda anlar.Onalrda bana kedni dillerinde söyler ama bana türkçe olarak geliyor konuştukları demiş.Kısacası ledün ilmi olayı. -Olaya birde şu şekil bakmak gerek dünyada misal 100 çeşit dil olsun.Bazı yerlere melek inse inmeden 7.kat semada dil öğrenme kursunamı gidiyorlar acep bunuda düşünmek gerek. ![]()
👍 Beğen
(0 Beğeni)
__________________
Unutmayasın.Elindeki Sırrı Saklayamayana. Yeni Sır Vermez.Sırların Sahibi. Şeyh-ül Ekber Muyhiddin İbn’ül Arabi KS |
|
#43
|
||||
|
||||
|
Ledünnî ilim teorisine ulemanın yaklaşımına gelince, bu teoriyi bahis konusu
yapan âlimlerden biri Gazzâlî’dir. Fahreddin er-Râzî’nin deyişiyle “ledünnî ilmin ispatı hususunda” bir risale yazmış23 olan Gazzâlî bu risalesinde ledünnî ilim ve ilham hakkında oldukça açıklayıcı olan şu görüşleri dile getirmektedir: Bil ki insani ilim/bilgi iki yoldan elde edilir: İnsani öğrenim ve rabbani öğrenim. (...) İkinci yol rabbani talim olup iki yönlüdür. Birisi vahyetmektir. (...) Rabbani talimin ikinci yönü ilhamdır. İlham, külli nefsin cüzi insani nefsi, bu ikincisinin sıfatlarının kudreti ve buna yeterliliği, istidadının gücü nispetinde uyarmasıdır (tenbih). İlham vahiy eseridir; nitekim vahiy gaybi durumun açıkça, ilham ise örtülü bir biçimde ortaya konulmasıdır. Vahiyden hâsıl olan ilme nebevi bilgi, ilhamdan hâsıl olana ise ledünnî ilim denir. Ledünnî ilim, elde edilmesi bakımından nefis ile Bârî (c.c.) arasında hiçbir vasıtanın olmadığı ilimdir. Bu ilim saf, temiz ve diğer şeylerden uzak, ince kalplere gayb kandilinden gelen ışık gibidir.24 (...) Vahiy enbiyanın süsü, ilham evliyanın ziynetidir. (...) Ledünnî ilim ise hem nübüvvet hem velayet ehlince elde edilebilir. Nitekim Allah Teâlâ’nın haber verdiği üzere Hz. Hızır için bu durum gerçekleşmiştir: “Biz ona katımızdan (ledünnâ) bir ilim öğrettik.” (...) Hikmetin hakikati ledünnî ilim sayesinde elde edilebilir. Bu mertebeye ulaşamayan insan hakîm olamaz. Gazzâlî bu cümleyi takip eden açıklamalarının sonunda “Külli aklın feyezanından (ifâza) vahiy, külli nefsin aydınlatmasından (işrâk) da ilham doğar” der. Mehmet Gel, XVIII. Yüzyıl Osmanlı’sında Tasavvufî Bilgiyi Tartışmak: Saçaklızâde ile Alemî Arasındaki Ledünnî İlim ve İlham Tartışmasına Dair Bir İnceleme tahsil etmekten ve öğrenimin zahmet ve yorgunluğundan müstağni kalırlar. Az teallüm eder, çok bilirler; az yorulur, çok istirahat ederler. (...) İlham kapısı ise kapanmamış, külli nefsin nuru kesilmemiştir. (...) Allah vahiy kapısını kapatmış olmakla beraber rahmeti sebebiyle ilham kapısını açmış, bu konudaki işleri kolaylaştırmış ve mertebelere ayırmıştır. (...) Bil ki ledünnî ilim –ki ilham nurunun akışıdır– tesviyeden sonra gerçekleşir.
👍 Beğen
(0 Beğeni)
__________________
Unutmayasın.Elindeki Sırrı Saklayamayana. Yeni Sır Vermez.Sırların Sahibi. Şeyh-ül Ekber Muyhiddin İbn’ül Arabi KS |
|
#45
|
||||
|
||||
|
Yazmayacaktım ama ledün ilminin ana kaynağı ve olduğunu ve nasıl bir şey olduğunu anlamanız babında yazalım. Yahudilere cenabu rabbul alemin çokkkkkk pek peygamber yollamış.Bunlarda peygamberlere kahin diyen olmuş mübarek zat diyen olmuş. Geçen bir yerden duyduğum bir XXXX peygamber ismini araştırdım.Derken elime bir çeviri eser geçti eseri göz ucuyla okudum.Buraya eser ismi peygamber ismi vermiyorum mesaj alıntı yapıpda nedir diyede sorsanız boşuna. ![]() Eserde yazan şu kısım sadece ledün ilmin merek edenleri ilgilendirir o kısmı bilgi babında yazıyorum diyorki Allah CC kulunu rahmetine aldı kulu XXX peygamber buna bazı şeyler gösterdi sonrada buna bazı kitaplar verdi ve bu kitapların hepsini ye dedi. Bu kulda o kitapları yedi eserde yazan bu. Kitap yenirmi o kısmı sormayın sonrasını iyi okuyun. ![]() Kul kitapları yiyince birden aklı açıldı ![]() Yani demek istediği ledün ilmine ulaştı demek istiyor .Kulda diyor ki kitapların tadı bana sanki bal ve helva karışımı gibi geldi kiatpları yedikten sonra aklımda bir değişim gördüm bilmediğim herşeyi öğrendim her konuda bilgi sahibi oldum. Tabii bu kişi sonuçta peygamber olunca ona ledün ilmi vermeyecekte düz vatandaşa verecek hali yok. Yani Anlatmak istediğim Allah CC bir kuluna ledün ilmi verecekse zaten verir.Akıl açılır akıl açılması insan beyninde 100 milyar nöron olduğu tahmin edilmektedir deniyor işte akıl açılınca tam kapasitede kullanma imkanı doğuyor olabilir. Haliyle ledün ilmi aldıktan sonra zaten direkt ordan bağlantın olunca ne sorsan karşılığını alıyorsun gibi düşünmek gerek.hatta yabancı dilleri şakır şakır konulur gibi düşünmek gerek.
👍 Beğen
(0 Beğeni)
__________________
Unutmayasın.Elindeki Sırrı Saklayamayana. Yeni Sır Vermez.Sırların Sahibi. Şeyh-ül Ekber Muyhiddin İbn’ül Arabi KS |
|
#46
|
|||
|
|||
|
Alıntı:
👍 Beğen
(0 Beğeni)
|
|
#47
|
||||
|
||||
|
Şemseddîn Attâr anlatır: Mevlânâ bir gün câmide vâz ederken, mevzû; Hızır ile Mûsâ aleyhimesselâmın kıssasına gelmişti. Bu kıssayı, öyle fesâhat ve belâgat ile anlatıyordu ki, herkes nefesini kesip, can kulağı ile dinliyordu. Benim yanımda bir şahıs başını önüne eğmiş bir şeyler mırıldanıyordu. Kulak verdim, dediklerini anladım. "Sanki yanımızda idin, sanki üçüncümüz sen idin." diyordu.
![]() Bunun Hızır olduğunu anladım. Yanına sokuldum. "Anladım. Sen Hızır'sın, ne olur, bana ihsân eyle!" dedim. Cevâben; "Burada hazret-i Mevlânâ varken, benim sana ihsânda bulunmam deniz yanında teyemmüm gibi olur. Senin bütün müşkillerini o halleder." dedi ve gözümden kayboldu. Ben bu hâli Mevlânâ hazretlerine anlatmak için yanına gittiğimde, ben daha söze başlamadan; "Ey Attâr! Hızır aleyhisselâmın sözleri doğrudur." diyerek benim sözümü kesti.
👍 Beğen
(0 Beğeni)
__________________
Unutmayasın.Elindeki Sırrı Saklayamayana. Yeni Sır Vermez.Sırların Sahibi. Şeyh-ül Ekber Muyhiddin İbn’ül Arabi KS |
|
#48
|
||||
|
||||
|
Cenabu Rabbul Alemin tarafından yollanan belaya musibete ses etmeyip gıkını çıkarmayıp avaz avaz bağırmayıp eyvallah diyip sessizce içinden ya sabır diyebiliyorsan doğru yoldasın. Yok ben folklor ekibi tutup çalgı çengi ile beraber avazım çıktığı kadar bağırıp bunlarda benimi buldu yarabbi diyip azıp tuğyan edersen eski nesiller gibi dahada belayı imtihanı üstüne çekersin biz diyelimde. Anlayan nasıl anlarsa anlasın.
👍 Beğen
(0 Beğeni)
__________________
Unutmayasın.Elindeki Sırrı Saklayamayana. Yeni Sır Vermez.Sırların Sahibi. Şeyh-ül Ekber Muyhiddin İbn’ül Arabi KS |
![]() |
|
|
Benzer Konular
|
||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevap | Son Mesaj |
| Keşf ve Ledün İlmi | Adalet | Diğer Havas Konuları | 6 | 04.07.22 15:51 |
| Ledün İlmi Hayy - Kevser Yeşiltaş | caspercrazy | Kitap & E-Kitap | 2 | 06.05.22 00:53 |
| Evliyalar-Muhyiddin-i Arabi | Dedee | Allah Dostları & Evliyalar | 1 | 03.09.21 13:53 |
| Muhyiddin Arabi'ye Hüsn-i Zan. | geceadami | Allah Dostları & Evliyalar | 0 | 18.10.20 18:21 |
| Ledün İlmi Sahibi Elçiler | SiLence | Havas ilmi Genel Bilgiler | 2 | 03.04.18 01:28 |