Havas Okulu  
Go Back   Havas Okulu > islam & Tasavvuf > Hayat Dersleri & Hikayeler


Serdar Yıldırım Hikayeleri


Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
  #1  
Alt 08.03.26, 19:15
Acemi
 
Üyelik tarihi: 19.01.26
Bulunduğu yer: Bursa
Mesajlar: 15
Forum Puanı: 15
Etiketlendiği Mesaj: 0 Mesaj
Etiketlendiği Konu: 0 Konu
Standart Serdar Yıldırım Hikayeleri

FAKİR BABASI
Çocukluğu yoksulluk içinde geçen bir adam çok çalışarak zengin olmuş. Hanlar, köşkler yaptırmış. Tarlalar, bahçeler satın almış. Yıllar önce yalınayak gezdiği günleri ve o günlerde: “ Allah’ım, bana yardım et. Beni yoksulluktan kurtar, zengin et. Söz veriyorum, helal para kazanacağım, kimseye kötülük yapmayacağım. Zengin olursam, yoksullara yardım edeceğim ve hiç kimsenin yalın ayak gezmesine izin vermeyeceğim “ diyerek ettiği duayı unutmuş. Kazanmak, hep kazanmak, daha fazla kazanmak istemiş. Gözü paradan-maldan başka bir şey görmez olmuş. Masraf olmasın diye evlenmemiş. Kırk yaşına girdiği gün atlara binip adamlarıyla birlikte kasabaya giderken yolda yaşlı bir adam görmüş. Yaşlı adamın ayakkabısı yokmuş, yalın ayakmış. Zengin adam atından inmiş, yaşlı adamın yanına gelmiş:
“ Beybaba, neden yalın ayak gezersin? “
“ Ah oğlum, fakirim, ayakkabı alacak param yoktur.”
“ Ne yer, ne içersin? “
“ Halime acıyanlar olur, bir dilim ekmek, bir kap yemek verirler. Dereden, gölden su içerim. Günde bir öğün yemek yeter bana. Ayakkabım olsaydı halime şükrederdim.”
“ Bu haline mi şükrederdin? Şükredecek halin mi kalmış senin? “
“ Oğlum, sen zenginsin herhalde.”
“ Eh, zenginim, ne olmuş? Çok çalışıp helal para kazandım. Zengin olmak suç mu? “
“ Gel bir ayakkabı alıver bana, sevaptır. “
“ Allah’tan iste. Ben dilencileri sevmem. “
“ Oğlum, ben dilenci değilim. İlk defa birinden bir şey istedim. Hani dedim yardım etmek istersin belki. “
“ Hayır, yalan söylüyorsun. Dilencisin sen. Ona, buna yardım etseydim zengin olamazdım. “
Daha sonra zengin adam atına binmiş. Adamlarıyla birlikte giderken, yaşlı adam arkasından:
“ Zenginler de yalın ayak gezer, bunu unutma “ diye bağırmış.
Aradan aylar geçmiş. Zengin adam daha da zenginleşmiş ve o ülkenin en zengin adamı olmuş. Fakat yaşlı adamın son sözü hiç aklından çıkmamış. Bir gün yalın ayak gezmemek için hanlarına, köşklerine yüzlerce çift ayakkabı doldurmuş. Mağaralara, ağaç kovuklarına tahta sandıklar içinde ayakkabı saklamış.Toprağa ayakkabı gömmüş. Artık huzur bulmuş çünkü malını, mülkünü kaybetse, parası kalmasa bile oraya-buraya sakladığı ayakkabılar ona ömrünün sonuna kadar yetermiş.

Bu arada zengin adamın başına bir dert peydah olmuş. Ayak tırnakları gün geçtikçe uzuyormuş, ama kesilmiyormuş. Hani demiri kesen alet bile faydasız olmuş. Özel ayakkabı yaptırmış, daha büyük, daha büyük derken, ayakkabılar ağır gelmeye başlamış. Sonunda iki yol kalmış: Ya yürümeyecek oturacak, ya da yalın ayak gezecek. Oturmayı denemiş ama bu ona çok zor gelmiş. Başlamış yalın ayak gezmeye. Önceleri biraz sıkılmış, utanmış, fakat zamanla alışmış. Yalın ayak gezdikçe ayak tırnakları gittikçe kısalmış ve eski haline dönmüş. Zengin adam ayak tırnaklarının iyice kısaldığı günler ayakkabı giyerse, ertesi sabah uyandığında ayak tırnakları uzamış oluyormuş. Günlerden bir gün adamlarıyla birlikte giderken yaşlı adam karşısına çıkmış. Yaşlı adamla zengin adam arasında şu konuşmalar geçmiş.

Yaşlı adam: “ Oğlum, bana ayakkabı alır mısın? “ diye sormuş.
Zengin adam: “ Aman beybaba, ne demek? İstersen sana yüz çift ayakkabı alayım. ”
“ Oğlum, ben yüz çift değil, bir çift ayakkabı istedim. Yalın ayak gezmek kolay değildir. Bunu ayakkabısı olanlar bilemezler. Bilmem anlatabildim mi? “
“ Anlattın beybaba, hem de çok iyi anlattın. İleride bir ayakkabıcı var. Önden sen buyur da oradan sana ayakkabı alayım. “
“ Ah oğlum, beni ne kadar sevindirdiğini tahmin edemezsin. Allah da seni sevindirsin. ”
Yaşlı adam ayakkabıcıdan bir çift ayakkabı seçip giymiş ve zengin adamla vedalaştıktan sonra yürüyüp gitmiş. Zengin adam o günden sonra fakirlere yardım etmiş, hanlarında, köşklerinde barındırmış. Onlara her gün bedava yemek vermiş. Güzel elbiseler, ayakkabılar dağıtmış, adı fakir babasına çıkmış. Fakir babası bir gün ayakkabı giymeyi denemiş ve aradan günler geçtiği halde ayak tırnaklarının uzamadığını görmüş.

SON

RALLİ ARABASI
Caddenin kenarındaki boş arsanın birinde eski bir taksi duruyordu. Plakası sökülmüş, boyası dökülmüş, direksiyonu küflenmiş, koltukları deşilmiş. Caddeden gelip geçenlerden bazıları bu arabayı görüp dalgasını geçerdi.
“ Şu araba yepyeni alsana.”
“ Bedavaya verseler almam. “
Hey gidi günler hey! Yıllar önce acenteydi. Fabrikadan yeni çıkmıştı. Bir oto galerisine getirildi ama çok beklemedi. Hemen ertesi gün rallici bir genç tarafından satın alındı. Rallici gençti ama ustaydı. Bileği direksiyona, ayağı gaz pedalına tam uyum sağlamıştı. Arabanın bazı yerlerinde değişiklikler yaptı, bir de modifiye yaptırdı ki arabaya, görenlerin ağzı açık kaldı. Gökkuşağının yedi rengi hâkimdi arabanın dış görünümüne.

Rallici genç bir süre antrenman yaptı arabasıyla yolda, dağda, bayırda. Arkadaşlarına iyi bu araba, güzel iş yapacağım bu arabayla diyordu. O şehirdeki orta çapta bir yarışa girdi rallici genç ve sonuç zafer. Birinciliğin peşinden bir şirket sponsorluğu üstüne aldı, bütün masrafları karşılayacaktı. Şirket arabanın çeşitli yerlerine reklâm yazıları yazdırdı. Aksesuarlar yenilendi. Lastikler değişti. Motorun gücü büyük yarışlar için yeterli değildi. Motor da değişti ama araba yine bizim araba. Rallici genç bu arabayla o ülkede pek çok yarış kazandı. Uluslar arası yarışlara girmek için kolları sıvarken şirket ona dış ülkeden bir araba getirdi ve şart koştu: Artık yeni arabayla yarışacaktı. Rallici genç gözyaşları içinde bizim arabayı evin garajına çekti ve yeni arabasıyla yurtdışına gitti. Birliktelikleri sadece fotoğraflarda asılı kalacaktı.

Aylar sonra gencin ailesi bizim arabayı sattı. Araba garajda dura dura küflenecekti. Satın alan da ralliciydi ama zevk için yarışa giriyordu. Bizim araba zor durumdaydı. Aylardır garajda kapalı kalmıştı. Bırak yarışı bir kez olsun yollarda tur atmamıştı. İyi bir bakım devresi ve kısa bir antrenman sürecinden sonra girdiği ilk yarışını zor da olsa bitirdi. 25 arabadan yarışı tamamlayan 14 araba vardı ve bizim araba 12. oldu. Yarışı tamamlamayı başaran arabasını bol bol öptü sürücüsü.

Daha sonra pek çok yarışa giren ve hiç yolda kalmayan bizim araba birkaç şehrin bir araya gelmesiyle oluşan bir bölge yarışını 3. olarak tamamlayınca her tarafı çiçeklerle süslendi. Aradan zaman geçiyor, modeller değişiyor, çekişi kuvvetli arabalar piyasaya çıkıyor ve yarışlara giriyordu. Bu etkilemedi bizim arabayı da, sürücüsü mimardı ve bir baraj yapımı için görevlendirilince ibre tersine dönmeye başladı. Yaşam kalitesi hızla düştü. Önce bir seyyar gömlekçiye satıldı. Birkaç yıl sonra da bu caddenin kenarındaki arsaya atıldı.

SON

Alıntı ile Cevapla
  #2  
Alt 08.03.26, 19:21
Acemi
 
Üyelik tarihi: 19.01.26
Bulunduğu yer: Bursa
Mesajlar: 15
Forum Puanı: 15
Etiketlendiği Mesaj: 0 Mesaj
Etiketlendiği Konu: 0 Konu
Standart

---------------------------------------------------


ERDEMLİ OLMAK
Sevgi insanın kalbinde doğuştan yer etmiştir. Anne sevgisi bunun gelişmesine neden olur. Babamızı severiz, kardeşimizi severiz, arkadaşımızı severiz, okula gider öğretmenimizi severiz, düşüncelerimiz büyüdükçe vatanımızı severiz. Düşüncelerimiz daha da büyüdükçe üstünde yaşadığımız dünyayı severiz ve o dünyada yaşayan insanları severiz. İnsan sevgisi çok önemli bir duygudur ve insanı hayata bağlar. Sevelim, sevilelim, bırakalım kalbimiz sevgiyle dolsun.

Dünyadaki canlıların en değerlisi insansa, insanların en değerlisi erdemli olandır. Erdemli olmanın ilk koşulu sevgiyse, ikincisi saygıdır. İnsan önce kendine saygı duymalıdır. Fikirleriyle barışık olmalıdır. Doğruluktan şaşmamalıdır. Durup dururken fikir değiştiren, bugün beyaz dediğine yarın siyah diyeni kimse alkışlamaz. Böyleleri aynaya yüzü kızarmadan bakamaz. İnsan kendine olan saygısını başkalarına saygı duyarak pekiştirir. Başkasının arkasından konuşmamalı, kimsenin kalbini kırmamalı, kötü söz söylememelidir.
Spor yapmak günlük hayatın sıkıntısını en aza indirgemek için biçilmiş kaftandır. Hareketli olmak, yürümek, jimnastik yapmak, koşmak…vücudumuzun hücrelerine birikmiş olan kiri temizler. Kirden arınan insan daha canlı ve atak olur. Bu da insanın genç ve dinç kalmasını sağlar. Her gün jimnastik yaparsak ve bunu alışkanlık haline getirirsek geçen zamanın bizi yaşlandırmak için zorlanacağını fark ederiz.

İnsan beyni çok önemli bir rol üstlenir. Hayat sahnesinde başrolde mi oynayacağın yoksa figüran mı kalacağın orada şekillenir. Beyin bazı şeyleri fark etmeye başladığında kendiliğinden harekete geçer. Örneğin, kafatası içinde durduğu insanın başrolde oynamasını istemektedir. Bunun için gerekli olan şey bilgidir. En iyi ve en doğru bilgi kitaptadır. Bu, insanda okuma isteği yaratır. İnsanın okuması beynin gerekli bilgilerle dolmasını sağlayacaktır. Dolum seviyesi yeterli düzeye ulaştığında, barajın elektrik üretmesi gibi, insan beyni fikir üretmeye başlayacaktır.

SON


---------------------------------------------------


PALYAÇO NİHAT
Bir palyaço varmış. Adı Nihat’mış. Sirkte sahneye çıkarmış. Kendine özgü konuşması ve hareketleriyle seyircilere neşeli dakikalar yaşatırmış. Palyaço Nihat sahne dışı yaşamında konuşkan biri değilmiş. İçine kapanıkmış, kendi halinde bir yaşam sürermiş. Mutsuzmuş palyaço, kederliymiş. İstermiş evi olsun, karısı, çocukları olsun, ama olmamış işte. Gençken tanıştığı kızlara bir türlü ısınamamış, çok istemesine karşın, evlenememiş.

Palyaço sahneye çıkarken maske taktığı için arkadaşlarından bile onun palyaço olduğunu bilmeyenler varmış. Palyaço bazı arkadaşlarını seyirciler arasında görüyor ve onların kendisini alkışlamalarından mutluluk duyuyormuş. Ama o sahne dışı yaşam var ya yani normalde yaşanan hayat, halkın yüzde doksan sekizinin yaşadığı hayat, palyaçonun ilgisini çekiyormuş.

“ Keşke bu işin içine girmeseydim, diye düşünüyormuş. Keşke palyaço olmasaydım. Neyine gerek senin palyaçoluk, neyine gerek senin sanatçılık. Herkes gibi yaşa, bırak palyaçoluğu. Sanki palyaçoluktan para kazanıyorsun, boş ver kazanmayı, bazen giydiğin elbiseler ve sahne dekoru için cebinden para ödüyorsun. Hani gündüz dükkâncılık yapmasan gece sirkte zaten sahneye çıkamazsın. Oradan kazandığın buraya aktarılıyor ki, palyaço başarılı oluyor. Yoksa her gece aynı elbiseyi giy, hep aynı dekor önünde oyun oyna, bırak alkışı seni seyretmeye gelecek seyirci bulamazsın. “

Palyaço bir gün yakın arkadaşlarından birine bu düşüncesini açıklamış. Bunun üzerine Çetin şunları söylemiş: “ Sen sahne masrafının çoğunu kendi cebinden karşılamasan patron seni kovar. Dünya çapında palyaçosun, büyük sanatçısın ama nedeni bilinmez, patron seni mutlaka kıskanıyordur. İnan bana sahnede aldığın alkış azalınca en büyük darbeyi patron vuracaktır. Beline ilk tekmeyi patron indirecektir. Bak biz arkadaşız ama ben bile seni bazen kıskanıyorum. “
“ Patronun bana ilk tekmeyi vurduğunu varsayalım. İkinci tekme senden mi gelecek? “
“ Yok, be Nihat, benim sana tekme falan vuracağım yok. Patron da vuramaz, çünkü tekme vurmaya hazırlanırken kendini yerde bulur. Sen akıl almaz bir zekâya sahipsin, Nihat. Ondan bir saniye önce davranırsın. Palyaçoluğu bırakıp da zekânı köreltme. “
Çetin’in sözleri palyaçoyu sevindirmişti. Maskesiz yüzüne tatlı bir gülümseme yayıldı. Yeni sahne dekoru yaptırmıştı. Borcu vardı. Para lazımdı. Acaba istese Çetin verir miydi?
“ Çetin, paraya ihtiyacım var. Bana borç verir misin? “ diye sordu.

Çetin cebinden bir tomar para çıkarıp palyaçoya verdi. Palyaço Nihat, Çetin’in verdiği parayı aldı. Sanata ve sanatçıya maddi ve manevi yönden destek olan iyi insanlar olmasa sanat da olmazdı, sanatçı da olmazdı. Palyaço Nihat, o gece sirkte sahneye çıkınca ön sırada oturanlardan birinin Çetin olduğunu gördü. Palyaço Nihat, sahnede takla atarken, komik şeyler anlatıp seyircileri güldürürken, Çetin’in oyunun sonlarına doğru ağladığını fark edemedi.

SON

Yazan: Serdar Yıldırım

Alıntı ile Cevapla
  #3  
Alt 08.03.26, 19:50
Svg - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Vefalı Üye
 
Üyelik tarihi: 19.09.24
Bulunduğu yer: Tanımadığı yerde...
Mesajlar: 4,816
Forum Puanı: 2179
Etiketlendiği Mesaj: 206 Mesaj
Etiketlendiği Konu: 0 Konu
Standart

Alıntı:
Serdar102 Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
FAKİR BABASI
Çocukluğu yoksulluk içinde geçen bir adam çok çalışarak zengin olmuş. Hanlar, köşkler yaptırmış. Tarlalar, bahçeler satın almış. Yıllar önce yalınayak gezdiği günleri ve o günlerde: “ Allah’ım, bana yardım et. Beni yoksulluktan kurtar, zengin et. Söz veriyorum, helal para kazanacağım, kimseye kötülük yapmayacağım. Zengin olursam, yoksullara yardım edeceğim ve hiç kimsenin yalın ayak gezmesine izin vermeyeceğim “ diyerek ettiği duayı unutmuş. Kazanmak, hep kazanmak, daha fazla kazanmak istemiş. Gözü paradan-maldan başka bir şey görmez olmuş. Masraf olmasın diye evlenmemiş. Kırk yaşına girdiği gün atlara binip adamlarıyla birlikte kasabaya giderken yolda yaşlı bir adam görmüş. Yaşlı adamın ayakkabısı yokmuş, yalın ayakmış. Zengin adam atından inmiş, yaşlı adamın yanına gelmiş:
“ Beybaba, neden yalın ayak gezersin? “
“ Ah oğlum, fakirim, ayakkabı alacak param yoktur.”
“ Ne yer, ne içersin? “
“ Halime acıyanlar olur, bir dilim ekmek, bir kap yemek verirler. Dereden, gölden su içerim. Günde bir öğün yemek yeter bana. Ayakkabım olsaydı halime şükrederdim.”
“ Bu haline mi şükrederdin? Şükredecek halin mi kalmış senin? “
“ Oğlum, sen zenginsin herhalde.”
“ Eh, zenginim, ne olmuş? Çok çalışıp helal para kazandım. Zengin olmak suç mu? “
“ Gel bir ayakkabı alıver bana, sevaptır. “
“ Allah’tan iste. Ben dilencileri sevmem. “
“ Oğlum, ben dilenci değilim. İlk defa birinden bir şey istedim. Hani dedim yardım etmek istersin belki. “
“ Hayır, yalan söylüyorsun. Dilencisin sen. Ona, buna yardım etseydim zengin olamazdım. “
Daha sonra zengin adam atına binmiş. Adamlarıyla birlikte giderken, yaşlı adam arkasından:
“ Zenginler de yalın ayak gezer, bunu unutma “ diye bağırmış.
Aradan aylar geçmiş. Zengin adam daha da zenginleşmiş ve o ülkenin en zengin adamı olmuş. Fakat yaşlı adamın son sözü hiç aklından çıkmamış. Bir gün yalın ayak gezmemek için hanlarına, köşklerine yüzlerce çift ayakkabı doldurmuş. Mağaralara, ağaç kovuklarına tahta sandıklar içinde ayakkabı saklamış.Toprağa ayakkabı gömmüş. Artık huzur bulmuş çünkü malını, mülkünü kaybetse, parası kalmasa bile oraya-buraya sakladığı ayakkabılar ona ömrünün sonuna kadar yetermiş.

Bu arada zengin adamın başına bir dert peydah olmuş. Ayak tırnakları gün geçtikçe uzuyormuş, ama kesilmiyormuş. Hani demiri kesen alet bile faydasız olmuş. Özel ayakkabı yaptırmış, daha büyük, daha büyük derken, ayakkabılar ağır gelmeye başlamış. Sonunda iki yol kalmış: Ya yürümeyecek oturacak, ya da yalın ayak gezecek. Oturmayı denemiş ama bu ona çok zor gelmiş. Başlamış yalın ayak gezmeye. Önceleri biraz sıkılmış, utanmış, fakat zamanla alışmış. Yalın ayak gezdikçe ayak tırnakları gittikçe kısalmış ve eski haline dönmüş. Zengin adam ayak tırnaklarının iyice kısaldığı günler ayakkabı giyerse, ertesi sabah uyandığında ayak tırnakları uzamış oluyormuş. Günlerden bir gün adamlarıyla birlikte giderken yaşlı adam karşısına çıkmış. Yaşlı adamla zengin adam arasında şu konuşmalar geçmiş.

Yaşlı adam: “ Oğlum, bana ayakkabı alır mısın? “ diye sormuş.
Zengin adam: “ Aman beybaba, ne demek? İstersen sana yüz çift ayakkabı alayım. ”
“ Oğlum, ben yüz çift değil, bir çift ayakkabı istedim. Yalın ayak gezmek kolay değildir. Bunu ayakkabısı olanlar bilemezler. Bilmem anlatabildim mi? “
“ Anlattın beybaba, hem de çok iyi anlattın. İleride bir ayakkabıcı var. Önden sen buyur da oradan sana ayakkabı alayım. “
“ Ah oğlum, beni ne kadar sevindirdiğini tahmin edemezsin. Allah da seni sevindirsin. ”
Yaşlı adam ayakkabıcıdan bir çift ayakkabı seçip giymiş ve zengin adamla vedalaştıktan sonra yürüyüp gitmiş. Zengin adam o günden sonra fakirlere yardım etmiş, hanlarında, köşklerinde barındırmış. Onlara her gün bedava yemek vermiş. Güzel elbiseler, ayakkabılar dağıtmış, adı fakir babasına çıkmış. Fakir babası bir gün ayakkabı giymeyi denemiş ve aradan günler geçtiği halde ayak tırnaklarının uzamadığını görmüş.

SON

RALLİ ARABASI
Caddenin kenarındaki boş arsanın birinde eski bir taksi duruyordu. Plakası sökülmüş, boyası dökülmüş, direksiyonu küflenmiş, koltukları deşilmiş. Caddeden gelip geçenlerden bazıları bu arabayı görüp dalgasını geçerdi.
“ Şu araba yepyeni alsana.”
“ Bedavaya verseler almam. “
Hey gidi günler hey! Yıllar önce acenteydi. Fabrikadan yeni çıkmıştı. Bir oto galerisine getirildi ama çok beklemedi. Hemen ertesi gün rallici bir genç tarafından satın alındı. Rallici gençti ama ustaydı. Bileği direksiyona, ayağı gaz pedalına tam uyum sağlamıştı. Arabanın bazı yerlerinde değişiklikler yaptı, bir de modifiye yaptırdı ki arabaya, görenlerin ağzı açık kaldı. Gökkuşağının yedi rengi hâkimdi arabanın dış görünümüne.

Rallici genç bir süre antrenman yaptı arabasıyla yolda, dağda, bayırda. Arkadaşlarına iyi bu araba, güzel iş yapacağım bu arabayla diyordu. O şehirdeki orta çapta bir yarışa girdi rallici genç ve sonuç zafer. Birinciliğin peşinden bir şirket sponsorluğu üstüne aldı, bütün masrafları karşılayacaktı. Şirket arabanın çeşitli yerlerine reklâm yazıları yazdırdı. Aksesuarlar yenilendi. Lastikler değişti. Motorun gücü büyük yarışlar için yeterli değildi. Motor da değişti ama araba yine bizim araba. Rallici genç bu arabayla o ülkede pek çok yarış kazandı. Uluslar arası yarışlara girmek için kolları sıvarken şirket ona dış ülkeden bir araba getirdi ve şart koştu: Artık yeni arabayla yarışacaktı. Rallici genç gözyaşları içinde bizim arabayı evin garajına çekti ve yeni arabasıyla yurtdışına gitti. Birliktelikleri sadece fotoğraflarda asılı kalacaktı.

Aylar sonra gencin ailesi bizim arabayı sattı. Araba garajda dura dura küflenecekti. Satın alan da ralliciydi ama zevk için yarışa giriyordu. Bizim araba zor durumdaydı. Aylardır garajda kapalı kalmıştı. Bırak yarışı bir kez olsun yollarda tur atmamıştı. İyi bir bakım devresi ve kısa bir antrenman sürecinden sonra girdiği ilk yarışını zor da olsa bitirdi. 25 arabadan yarışı tamamlayan 14 araba vardı ve bizim araba 12. oldu. Yarışı tamamlamayı başaran arabasını bol bol öptü sürücüsü.

Daha sonra pek çok yarışa giren ve hiç yolda kalmayan bizim araba birkaç şehrin bir araya gelmesiyle oluşan bir bölge yarışını 3. olarak tamamlayınca her tarafı çiçeklerle süslendi. Aradan zaman geçiyor, modeller değişiyor, çekişi kuvvetli arabalar piyasaya çıkıyor ve yarışlara giriyordu. Bu etkilemedi bizim arabayı da, sürücüsü mimardı ve bir baraj yapımı için görevlendirilince ibre tersine dönmeye başladı. Yaşam kalitesi hızla düştü. Önce bir seyyar gömlekçiye satıldı. Birkaç yıl sonra da bu caddenin kenarındaki arsaya atıldı.

SON
Daha önceki yazılarınızı da okumuştum. Bunları da okudum. Eski bir redaktör, editör olarak hepsini beğendim. Ayrıca masal severim. Elinize sağlık.

__________________
Taşı havaya atıp kafasını altına tutana ne olur?
To view links or images in signatures your post count must be 10 or greater. You currently have 0 posts.
Alıntı ile Cevapla
  #4  
Alt 05.06.26, 22:28
Acemi
 
Üyelik tarihi: 19.01.26
Bulunduğu yer: Bursa
Mesajlar: 15
Forum Puanı: 15
Etiketlendiği Mesaj: 0 Mesaj
Etiketlendiği Konu: 0 Konu
Standart

Mesajınıza teşekkür ederim.
2012 yılının son ayında 112 tane yayınevine e mail yoluyla baş vurdum. 40' ar tane masal gönderdim. Alın bakın bu masalları ben yazıyorum, dedim. Masal kitaplarında kullanabilirsiniz, dedim. 14 yayınevi benimle ilgilendi. 13 tanesinden yanıt geldi. Sonunda, hiçbiri benim yazdığım masalları kitap olarak hazırlamaya yanaşmadı. İnanın para sözü falan etmedim. Bir yayınevi editörü bana telefon açtı. Konuştuk. Bize gönderdiğiniz masalları siz mi yazıyorsunuz, dedi. Ben de, evet, dedim. Hangi okulu bitirdin, dedi. Ben de, lise mezunuyum, dedim. Hayır, dedi. Sen bu masalları yazamazsın, dedi. Sesini yükseltti. Bana bağırdı. Bu masalları yazan biri edebiyat öğretmenidir. Üniversitede hocadır. Sen kimsin de bu masalları yazdığını iddia ediyorsun, dedi. Telefonu kapattı.

Alıntı ile Cevapla
  #5  
Alt 06.06.26, 03:04
Svg - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Vefalı Üye
 
Üyelik tarihi: 19.09.24
Bulunduğu yer: Tanımadığı yerde...
Mesajlar: 4,816
Forum Puanı: 2179
Etiketlendiği Mesaj: 206 Mesaj
Etiketlendiği Konu: 0 Konu
Standart

Alıntı:
Serdar102 Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
Mesajınıza teşekkür ederim.
2012 yılının son ayında 112 tane yayınevine e mail yoluyla baş vurdum. 40' ar tane masal gönderdim. Alın bakın bu masalları ben yazıyorum, dedim. Masal kitaplarında kullanabilirsiniz, dedim. 14 yayınevi benimle ilgilendi. 13 tanesinden yanıt geldi. Sonunda, hiçbiri benim yazdığım masalları kitap olarak hazırlamaya yanaşmadı. İnanın para sözü falan etmedim. Bir yayınevi editörü bana telefon açtı. Konuştuk. Bize gönderdiğiniz masalları siz mi yazıyorsunuz, dedi. Ben de, evet, dedim. Hangi okulu bitirdin, dedi. Ben de, lise mezunuyum, dedim. Hayır, dedi. Sen bu masalları yazamazsın, dedi. Sesini yükseltti. Bana bağırdı. Bu masalları yazan biri edebiyat öğretmenidir. Üniversitede hocadır. Sen kimsin de bu masalları yazdığını iddia ediyorsun, dedi. Telefonu kapattı.
Bazen insanlar anormal davranabiliyor. Masal ve roman yazmak için üniversite mezunu olmak gerekmez. Her üniversite mezunu da kitap yazamaz. Bazı kitaplar da okunmaya değer değildir.
Birkaç yıl öncesine kadar dünya ülkelerinden ve dünya ünlülerinden masalları topluyordum. Bunları çevirip düzeltip bastırma niyetim vardı. Tamamlamıştım. Olmadı. Gerçi ben sadece daha önce çalıştığım yayınevine gönderdim. Masal kitabı basmıyorlarmış. Halbuki kendilerinden biri de masal yazıyordu eskiden.
İnsanlar kitap okumaz oldular. Daha doğrusu, okumaları gereken kirapları okumaz oldular. Şimdilerde hep kişisel gelişim, güzellik, şifalı bitkiler, astroloji vs bu gibi kitaplar var. Mankenlerin yazığı kitaplar var.
Şimdilerde hâlâ kitap satılsa da kitap izlemek yerine video izleniyor.
İnsanlar kitap okuyamayacak kadar meşguller (?)

Alıntı ile Cevapla
  #6  
Alt 26.07.26, 14:54
Acemi
 
Üyelik tarihi: 19.01.26
Bulunduğu yer: Bursa
Mesajlar: 15
Forum Puanı: 15
Etiketlendiği Mesaj: 0 Mesaj
Etiketlendiği Konu: 0 Konu
Standart

Selamlar.
Çocukken büyüklerimiz bize masal anlatırdı. Bu masalları ilgiyle dinlerdim. Özellikle Keloğlan. Kavga etmiyor, vuruşmuyor ama her zaman galip geliyor. Demek ki hayatta vuruşmadan da galip geliniyormuş diye düşünüyordum. Askerden geldikten sonra bir lokantada iki ay garsonluk yaptım. Sonra bir yıldan fazla bir süre iş aradım. Sonunda kırtasiye dükkanı açtım. Kendi dükkanımda sattığım masal kitaplarını okudum. Ne güzel masallar yazıyorlar acaba ben de böyle güzel masallar yazabilir miyim, diye düşünmeye başladım. Eğer kırtasiye dükkanı açmasaydım mümkün değil masal ve hikaye yazamazdım. 14 yaşından beri şiir yazıyordum da masal, hikaye yazmak ayrı bir olay. Konu oluşturuyorsun elinde kalem, önünde kağıt bir - iki saat geçiyor, yazı yok. Böylece aradan altı yıl geçti. Bir aralık iki tane yarım sayfalık hikaye yazdım. Sonrasında peş peşe pek çok hikaye ve masal yazdım. Hayatta hedefi 12'den vurmanızı isterim. Sağlıklı ve mutlu kalın.

1994 yılında içinde 8 hikayemin olduğu bir hikaye kitabından 5.000 tane bastırmıştım. 1995 yılında yine içinde 8 hikayemin olduğu bir hikaye kitabından 2.000 tane bastırmıştım. Aynı yıl 10 'luk bir seriden 10.000 tane bastırmıştım. Bu kitaplardan şimdi elimde 100 tane kaldı. İnanın bana hiç para dönmedi.

Son olarak İstanbul'a bir ayakkabı tamircisi arkadaşla 1996 yılında gitmiştim. Cağaloğlu'na, yayınevlerinin çok olduğu bir semte. Akşamüstü İstanbul'a vardık. Bir parkta sabahladık. Hikayelerimin olduğu dosyaları elden yayınevi sahiplerine ve editörlere verdim. Çok beğenenler olduğu gibi, sinirlenenler de oldu. Bir daha İstanbul'a gitmedim ama yazı işini bırakmadım. Yazmaya devam ettim. Daha sonraki yıllarda kitapçılardan 202 tane içinde hikayelerimin olduğu kitap buldum ve satın aldım. Hatırlıyorum o parkta sabahlarken iki gözü açık bankta yattım ve amacım, bir yayınevinin yayınladığı bir kitaba bir hikayemin alınmasıydı.

Ben yıllar önce bu hikayeleri yazarken, bir gün bu yazdıklarım dünyaya ulaşacak derdim. İşte şu hikaye nasıl bitmelidir. Şöyle bir son olsa bunu Fransız veya Alman kabul eder mi, diye düşünürdüm. 38 yaşında evlendim. Bir gün nişanlım Ayla ile birlikte Bursa'da Kültürpark' a gitmiştik. Fal bakan bir kadın vardı ve az bir para karşılığı benim falıma baktı. Küçük bir bez torba içinden birkaç madeni para, biraz kemik parçası ve küçük parmak kadar birkaç dal parçasını masa üstüne yuvarladı. Sen dedi, deniz aşırı ülkelere yolculuk yapacaksın. İngiltere'ye, Fransa'ya, Amerika'ya gideceksin. Buralarda görkemli bir şekilde karşılanacaksın. Falcı kadından ayrıldıktan sonra ben Ayla'ya: Bu kadın beni hiç tanımıyor. Sadece dikkatli bir şekilde gözlerime baktı. Bu kadar kısa bir zaman dilimi içerisinde benim düşüncemi okuması imkansız. Bir şekilde gelecekten haber verdi. Aslında ben değil, benim yazdığım hikayeler o yolculuğu yapacaktır, dedim. Bundan dolayıdır ki, Belçika, Romanya, Uygur Devleti, Pakistan Üniversitesi, Portekiz gibi devlet site ve forumlarında hikayelerim okunuyor.

Sizler de şiir veya hikaye yazıyorsanız önce yakınlarınıza okuyun. Beğenirlerse doğru yoldasınız demektir. Sonra internete verin. Okuyucu eğer şiiriniz, hikayeniz güzelse güzel der. Bazı yerleri hatalıysa uyarırlar. Gerekli düzeltmeleri yaparsınız. Çeşitli yazarların şiirleri okunacak. Hikayeler okunacak.

Yazarların hayat hikayeleri de önemli. Kim nerede doğdu, hangi şartlarda büyüdü, nasıl yazar veya şair oldu. Bunların hep bilinmesi gerekiyor. Direk hikaye yazacağım deyip işe girişmek yanlış. Genelde hikaye ve masal yazarları şiirden işe başlarlar. Ben de şiirden işe başladım. Lise 1'e giderken okuldaki şiir yarışmasında benim şiirim ilk 10 sıraya girmeyince bu işte başarılı olmak istedim. Aslında birincilik bekliyordum.
Neden önce şiir derseniz: 800 - 1500 metre koşularına girmeden, bu mesafelerde başarılı olmadan 5.000 - 10.000 metre koşularına girene rastlamadım. Maraton yarışı 42.195 metredir ve ben maraton yarışına roman yazmak benzetmesi yapıyorum. 200 - 300 sayfa yazıyorlar. O çok zor iş. Bir roman için aylarca uğraşan yazarlar var. Ben roman yazmaya yönelmeyeceğim. Bana hikayeler yeter. Anlatılmak istenen kısa ve öz olarak okuyucunun ilgisine sunulmalı.

Çeşitli yayınevleri haberim olmadan masal - hikaye kitaplarına, yardımcı ders kitaplarına alıyorlar. Kırtasiyelerden şu son 6 yılda 202 tane kitapta eserlerimi buldum ve satın aldım. Bazısında bir tane bazısında iki tane almışlar. Birinde yedi tane var. Telif hakları diyorlar. 2012 yılında bir yayınevine telefon etmiştim. Hikaye kitaplarınıza benim pek çok hikayemi almışsınız dedim. Kitapların ve hikayelerin adını söyledim. Araştırın dedim. Yayınladığınız hikayelerin adını yazın dedim. Tamam, dedi yayınevi sahibi, yarım saat sonra ben seni ararım. Yarım saat sonra aradı. Dedikleriniz doğru, dedi. Benim dedim on bin lira borcum var. Bana bu parayı verirseniz ben size hiç yayınlanmamış hikayelerden gönderirim. Yayınevi sahibi, Serdar ben senin yazdığın hikayelerden gelen parayla Ankara'da 5 katlı apartman yaptırdım. Yeni hikayelerini internetten bulup kullanırım. Sana para yok, dedi.

Bundan 5 ay önce, çeşitli yayın evlerine hikayelerimi gönderdim. Bakın Hollanda, Belçika gibi ülkelerde çıkan mecmualarda, Pakistan Punjab Üniversitesi'nde Okutulan Ders Kitabında Hikayelerim Çıktı diye mesajlar yazdım, linkler verdim. 24 yayın evinden sadece birinden mesaj geldi. Telefonla konuştuk. O yayın evinin editörü, senin hikayelerini 500 tane basarım ama 20.000 liranı alırım, dedi.

Alıntı ile Cevapla
  #7  
Alt 26.08.26, 14:24
Acemi
 
Üyelik tarihi: 19.01.26
Bulunduğu yer: Bursa
Mesajlar: 15
Forum Puanı: 15
Etiketlendiği Mesaj: 0 Mesaj
Etiketlendiği Konu: 0 Konu
Standart

Serdar Yıldırım Fabl Hikayeleri
ŞANSSIZ KÖYLÜNÜN ŞANSI
Köylünün birinin hiç şansı yokmuş. Doğuştan şanssızmış. İşleri ters gidermiş. Günlerce uğraşmış, tarlasını kazmış, tohum atmış. Sonbahar yağmurları başlamış ama çevredeki tarlalara yağmur yağmasına karşın, şanssız köylünün tarlasına bir damla yağmur düşmemiş. Köylü çaresiz dereden taşıma suyla tarlasını sulamış.

Mart ayında hava ısınmış, güneş çıkmış, tarlalarda ekinler boy atmaya, sebzeler olgunlaşmaya, ağaçlar çiçek açmaya başlamış. Bu yalancı bahar uzun sürmemiş, aniden yağan dolu tarlaları alt üst etmiş. Tahmin ettiğiniz gibi, şanssız köylünün tarlasına dolu yağmamış, o da bol ürünü, şu yokluk zamanında iyi bir fiyata satarak zengin olmuş.
Şansım yok diye dövünme, şanslıyım diye sevinme. Devran döner ve öyle bir gün gelir ki, şansım yok diyen sevinir, şanslı dövünür.

-----------------------------------------------------------


DOMUZUN AŞKI
Genç bir erkek domuz, genç bir dişi domuza âşık olmuş. Ona aşkını anlatmış ve aşkına karşılık bulmuş. Bir gün genç domuz, bir kutu çamur hediye götürerek dişi domuzu babasından istemeye gitmiş. Dişi domuzun babası bir kutu çamuru az bulmuş ve içinde çamur banyosu yapabileceği kadar geniş bir çamur havuzu istemiş.

Genç domuz, babanın bu isteğini karşılayıp, dişi domuzla evlenmiş. Dört ay sonra on tane yavrusu olan genç evliler, dededen izin alarak, yavrularıyla birlikte çamur havuzunda yuvarlanmışlar. Bu çamur, onların derilerindeki parazitlerden kurtulmalarını sağlarmış. Böylece sağlıklı ve zinde olmuşlar.
Sanma ki anneler ve babalar gençlerin kötülüklerini isterler. Onlar, şunu bunu istedi diye kızılmaz. Böylece bazı şeylerin geri dönüşümü kolaylaşır.

-----------------------------------------------------------


KURDUN TİLKİYE OYUNU HAZIRLADI SONUNU
Kurdun biri tilkinin mağarasını elinden almak için, yalancıktan kavga çıkarmış. Bunun üzerine tilki kurdu dövünce, kurt ağlayarak aslanın huzuruna çıkıp olanları anlatmış ve tilkinin kendisini döverek, mağarasını sahiplendiğini söylemiş. Kurda inanan aslan mağarayı tilkiden alarak kurda vermiş ve tilkiyi ormandan kovmuş.

Tilki bunun altında kalır mı, ona boşuna kurnaz dememişler. Ormanı terk edip giderken, kurdun aslanın tahtında gözü olduğunu etrafa yaymış. Bunu duyan aslan kurdu yakalayıp öldürmüş, mağarayı tilkiye geri vermiş ve tilkiyi yardımcısı yapmış.
Birine tuzak kurmak istiyorsan vazgeç, alelacele kazdığın derin olmayan çukura o basar, çıkar ama sen onun kazdığı derin çukura bastığında bir daha çıkamazsın.

-----------------------------------------------------------


ODUNCUNUN İKİ KIZI
Oduncunun iki kızı varmış. Kızlardan biri zengin ama gönlü fakirle, diğeri fakir ama gönlü zenginle evlenmek istermiş. Sonunda bu kızlar muratlarına ermişler ve istedikleri gibi birer koca bulmuşlar.

Zengin olan katı yürekli ve cimri, fakir olan yufka yürekli ve eli açıkmış. Zenginle evlenen kızın kocası paraya acımış, karısına yıllarca elbise almamış, cebine beş kuruş koymamış. Fakirle evlenen kızın kocası paraya acımamış, her sene bir elbise almış, cebine kuruşları koymuş.
Zenginle evlendim diye sevinme, fakirle evlendim diye yerinme. Bu iş kısmet işi, zengin olsun, fakir olsun, evleneceğin olmalı er kişi.

-----------------------------------------------------------


KEDİLER VE FARELER
İki katlı villanın iyi kalpli ama uykucu bir kedisi varmış. Villanın sahibi olan adam ve karısı sabah erkenden bürolarına gidince bütün gün yan gelip yatarmış.
Bir gün buraya anne fare ile dört yavrusu gelmiş. Salonun köşesine yuvalarını hazırlayıp, mutfaktan yiyecek aşırmaya başlamışlar.

Günler geçip gittikçe fareler burasını çok sevmişler ama kediye bir türlü ısınamamışlar. Kendilerine nazik davranan, yiyeceklerin yerini gösteren kediyi sonunda kovmuşlar. Villa sahibi, bakmış kedi gitmiş, yerine Canavar adında bir kedi satın almış. Canavar, bırak farelerin mutfağa gitmesine, burunlarını yuvadan çıkarmasına izin vermemiş.
Yavrularıyla birlikte aç kalan anne fare bir fırsatını bulup villadan kaçmış ve iyi kalpli ama uykucu kediyi ormandaki bir kulübede bulmuş. Ona durumu anlatmış, af dilemiş ama kedi kesinlikle geri dönmemiş. Daha sonra yavrularını yanına alan anne fare, gözyaşları içinde, villadan ayrılmış. İyi kalpli ama uykucu kediyi ne kadar sevdiğini hep yavrularına anlatmış.

-----------------------------------------------------------


BAL ARISI VIZ VIZ
Bal arısı vız vız uçarken, bir evin duvarına çarpıp, yere düşmüş. Bir süre baygın kaldıktan sonra kendine gelmiş. Sağ tarafında büyük bir acı hissetmiş. Kanadı yerinde yokmuş. Anlamış ki kopmuş. Kanadını arayıp bulmuş ama yerine takamamış. Bu duruma çok üzülmüş. Kopan sağ kanadını sol kanadının altına kıstırmış. Ormana doğru yürümüş. Onu bu halde gören birkaç arı yanına gelmiş. Vız vız, kanadım, demiş; arılar, kanatçı baba, demişler. Kanatçı baba, karşı dağda yaşar. Dağa git, onu bul, kanadını yerine takar.

Vız vız dağa çıkmış, kanatçı babayı bulmuş. Bal arısı kanatçı baba, vız vızın kanadını yerine takmış. Vız vız çok sevinmiş, kanatçı babayı öpmüş. Sevincinden yerinde duramamış, havalara uçmuş.

SON

--------------------------------------------------------------------
--------------------------------------------------------------------


KRAL VE İKİ EJDERHA
Vaktiyle çok yüksek surları olan ve bir kral tarafından yönetilen bir şehir devleti varmış. Halk huzur içinde yaşıyormuş. Günlerden bir gün ormandan gelen iki ejderha şehrin giriş kapısının sağ ve sol yanına oturmuşlar. Kendilerine her gün birer insanın kurban olarak verilmesini yoksa şehri yıkacaklarını söylemişler. Kral, baş vezirin itirazına karşın, ejderhaların isteğini kabul etmiş ve her gün iki insanı ejderhalara vermiş. Sonradan ejderhalar isteklerini giderek arttırarak beşer insana kadar çıkarmışlar. Şehir halkı giderek azalmaya başlamış.

Gece baskınıyla ejderhaları yok edelim, diyerek ilk günden beri kralın başını ağrıtan baş vezir şehirden kaçarak kurtulmuş. Şehirde son kalan insan olan kral ise, ejderhalara yem olmuş.
Sen kral bile olsan önerilere kulak as. Önerilere kulak asmazsan, öneriyi yapan kaçar gider, sen ise, kaçamaz yakalanırsın.

-----------------------------------------------------------


SİMİTÇİ MAYMUN VE YABAN DOMUZU AİLESİ
Bir maymun varmış. Ormanda simit satarmış. İyi kalpliymiş ama fakirmiş. Bir gün bu maymuna kaldırımda yürürken, yolda aşırı hızla giden ve virajı alamayan genç yaban domuzunun kullandığı motosiklet çarpmış.
Çarpmanın şiddetiyle maymunun kafası bir binanın duvarına çarpmış. Çok kan kaybeden maymunu hastaneye kaldırmışlar ve ameliyata almışlar. İki ay komada kalan maymun nihayet kendine gelmiş. Bir ay kadar daha hastanede yatan ve hastane koridorlarında gezmeye başlayan maymun mahkemeye çağrılıp sanık sandalyesine oturtulunca ne yapacağını bilememiş. Motorda hasar bıraktı diye, genç yaban domuzu ve ailesi tarafından mahkemeye verilmiş.

Mahkemede, yaban domuzu ailesinin avukatı, maymunu suçlamış. Maymun, yarası iyileşmediği ve beyninde hasar olması sebebiyle konuşma zorluğu çektiği için, kendini savunamamış.
Hâkim, maymunu suçlu bulmuş. Bunun üzerine maymun, yaban domuzu ailesine, avukata ve hâkime yalvarmış, ağlamış, gözyaşı dökmüş. Sonunda maymunun haline acıyan yaban domuzu ailesi, şikâyetini geri almış ve hâkim de, maymunu serbest bırakmış.

-----------------------------------------------------------


CESUR TAVŞAN
Kral aslan sarayda yapılacak toplantıya bazı hayvanların liderlerini çağırmış. Bunlar kaplanların, tavşanların, kurtların, geyiklerin, ayıların ve domuzların liderleriymiş. Kral aslan toplantının yapılacağı gün nezle olduğu için toplantıya katılamamış ama bir genelge yayınlamış. Bu genelgede katılımcıların aralarından oy birliğiyle bir başkan seçmelerini ve bu başkanın kendisine vekalet etmesini istemiş. Vekilin alacağı kararlar benim kararım sayılır, demiş.

Seçimde tavşanların lideri cesur tavşan oyların büyük çoğunluğunu alarak başkan seçilmiş. Bu tavşan geceyarısı ormanın derinliklerinde yalnız gezecek kadar korkusuzmuş. Onun cesaretine saygı duyan panterler, leoparlar karanlıkta cesur tavşanı görünce saklanıp geçip gitmesini beklerlermiş. Cesur tavşanın ilk işi toplantıya katılanlarla birlikte giderek tahtı ele geçirmek olmuş. Kral aslan bağlanarak zindana atılmış. Cesur tavşan kral olmuş ve uzun yıllar boyunca ordusuyla birlikte diğer ormanlara saldırmış, pek çok can almış.
Kral olmadan önce savaşa karşı olan cesur tavşanın bu derece başkalaşması, değişime uğraması, can alması, cesurken zalim olması yaşanmamış değildir. Prens kral olur, şehzade padişah olur, değişir. Hele hele çobanın hükümdar olup da diğer ülkelere saldırması, taş üstünde taş, gövde üstünde baş bırakmaması açıklanamaz bir faciadır.

-----------------------------------------------------------


KUKLACI
Köy, kasaba, şehir demeden gezip dolaşan ve kukla oynatarak insanları eğlendiren bir kuklacı varmış. Kuklacı oyun bittiğinde şapkasını uzatır, seyircilerden para toplarmış ama para veren az olurmuş. Kukla oynatırken devleşen kuklacının neşeli hali, oyun bitince üzgün bir hal alır, başı önde seyir meydanından ayrılırmış. Az önce onu alkışlayanlar, acıyarak bakarmış.

Bir gün bu kuklacı bir kasabada kukla oynatırken, açlıktan başı dönmüş, gözleri kararmış, düşüp kafasını taşa çarpmış ve oracıkta ölmüş. Olanları oyunun bir parçası sanan seyirciler, kuklacıyı çılgınca alkışlamışlar. Seyretmeye beş yüz kişinin geldiği kuklacının cenazesinde beş kişi varmış.
Yol kenarlarında kukla oynatan, gitar çalan, şarkı söyleyen sokak sanatçıları görürseniz boş geçmeyin, onlara para verin. Sanat parayla satın alınmaz ama aç karnına da sanat yapılmaz, bunu unutmayın.

SON

Dünya Klasikleri - Serdar Yıldırım
ZÜRAFA İLE KARINCA
Zürafa ile karınca arkadaş olmuşlar. Zürafaların ses telleri yokmuş, konuşamazlarmış ama bu zürafa konuşuyormuş: " Sen ne diyorsun arkadaş? Dünyada insan nüfusu çok fazla. Yedi milyar kadar var. Orta ölçekli bir şehir nüfusu üç milyon. "
Zürafa konuşmasını bitirince karınca başlamış anlatmaya: " Yedi milyar insan çok az. Dünyadaki karıncaların toplamı sekiz yüz milyardan fazla. Bir şehir üç milyon diyorsun. İçinde benim de yaşadığım orta boy bir karınca yuvası beş metre derinliğinde ve on iki metre eninde sekiz milyon karıncayı barındırıyor. Karıncalar dünyadaki karada yaşayan canlıların toplamından daha çoktur. "

Zürafa: " Biz zürafalar ise, uzun boyluyuz ama sayımız azdır. Dünyadaki zürafaları toplasan yirmi bin etmez. Nedeni az ürememizden. Yavru zürafaların büyümesi yıllar alır. Aslanlardan başka düşmanımız yoktur. Mağaramız, evimiz yoktur. Tabi siz toprak altında yaşadığınız için türlü tehlikelerden uzaksınız. "
Karınca: " Neden? Karıncaların hiç mi düşmanı yok sanıyorsun. Bir karıncayiyen yuvanın başına çöreklense birkaç yüz karınca yemeden gitmez. Uzun, ip gibi dili yapışkanlıdır ve her dilini ağzına çekişte pek çok karınca yakalar. "
Zürafa: " Bak karınca, benim dilim de uzundur. "

Zürafa yanındaki ağacın üst dallarında durmakta olan karıncaya dilini göstermiş. Zürafanın kırk santimetre boyundaki uzun dilini gören karınca hayretler içinde kalmış ve bir an boş bulunarak aşağı düşmüş. Karıncanın düşüşünü çaresizlik içinde seyreden zürafa birkaç adım geri gitmiş. Sağa sola bakınmış. Karınca ağacın alt dallarına, yapraklarına mı takıldı, yoksa yere, çimenlerin arasına mı düştü belli değilmiş. Üstüne basarım, karıncaya bir zarar veririm diye arayamamış. Zürafa daha sonra yürüyüp gitmiş.

Birkaç gün sonra zürafa o ağacın yanından geçiyormuş. Bir ses duyunca başını çevirmiş, aynı karınca, aynı dalın üstünde duruyormuş. Seslenen oymuş.
Karınca: " Zürafa, baksana buraya. Öyle geçip gidiyorsun. İki gündür buradayım. Ben yere düştükten sonra toparlanıp ayağa kalktım. Sen bakındın, beni göremedin, gittin. Ertesi gün bu dala çıktım. Seni bekledim. Her neyse sonunda geldin ya seni çok özlemiştim. "
Zürafa: " Ben de seni çok özledim, karınca. Hayatta olman beni sevindirdi. "
Karınca: " Bak zürafa, konuşmamıza devam ederiz ama bir daha dilini göstermek yok. Tamam mı? "
Bunun üzerine zürafa: " Tamam, karınca kardeş, bir daha dilimi göstermem. " demiş ve gülüşmüşler.

SON

-----------------------------------------------------------

GERGEDAN, FİL, ZÜRAFA VE MAYMUN
Fil, gergedan ve zürafa ile arkadaşmış ama gergedan ile zürafa arkadaş değilmiş. Filin zürafa ile konuştuğunu gören gergedan bunu önemsemezmiş. Zürafa fili gergedanla konuşurken görünce üzülür ve gergedanla arkadaşlığına bir son vermelisin, dermiş.

Oralarda büyük bir yemiş ağacı varmış. Gergedan dallara ulaşamaz ağacın dibine düşen yemişlerle idare edermiş. Fil alt dallarda bulduğu yemişleri koparıp yermiş. Zürafa ise, orta seviyedeki dallardan kopardığı yemişleri yermiş. Esas olgun ve tatlı yemişler üst dallardaymış ama hiçbiri bu yemişlere ulaşamazmış.

Günün birinde bir maymun yemiş ağacına çıkmış ve üst dallardaki yemişleri yemeye başlamış. Maymunu gören gergedan, fil ve zürafa öylece bakakalmışlar. Durumu farkeden maymun, yemişler bana da onlara da yeter deyip, topladığı yemişleri ikram etmiş. Maymunun yardımlaşma ve paylaşma isteğini gören gergedan ile zürafa maymundan utanmışlar. Önce file sonra da birbirlerine sıkıca sarılmışlar. Sonsuza kadar arkadaş kalacaklarına söz verip maymunu dördüncü olarak aralarına almışlar.

SON

-----------------------------------------------------------

ŞARKI SÖYLEYEN AYICIK
Ayıcığın annesini avcılar vurmuş. Yalnız kalan ayıcık ormanda zor günler geçirmeye başlamış. Çok dertliymiş. Derdini şarkı söyleyerek hafifletmeye çalışmış. Şarkılarında annesinin vuruluşunu ve yalnız kalışını anlatmış. Ayıcık şarkı söylerken bülbüller, kanaryalar bile susarmış. Geçen günlerle birlikte orman hayvanlarından pek çok taraftar toplamış. Annesini vuran avcıları taraftarlarına yakalatmış. Onları korsanlardan kalmış demir parmaklıklı bir mağaraya hapsetmiş. Uzun yıllar mağaranın önünde nöbet beklemiş. Annesini geri getiremezmiş ama bu avcılar cezasını çekmeliymiş. Zamanla avcılar ölüp gitmiş. Ayıcık kocaman bir ayıymış artık ve iki yavrusu olmuş. Yavrularını büyütürken, avcıların acımasız olduğunu ve onlardan sakınmak gerektiğini bıkmadan anlatmış.

Bizim ayının sonu annesinin sonu gibi avcıların elinden olmuş. İki yavrusuyla birlikte yaban armudu yemeye gidiyormuş ki, avcılar onu görmüş. Avcıların attığı kurşunlardan kurtulamamış ve son sözleri, yavrularım, ah yavrularım, olmuş. Yavruları yakalayan avcılar, onları ayıcılara satmış. Ayıcılar, yavruları altında ateş yanan kızgın saç üzerinde yürüterek eğitmeye başlamışlar. Onları sopayla döverek boyun eğdirmişler. İki yavru büyüdüklerinde burunlarında birer zincirli demir halka varmış. Zincirin ucu ayıcının elindeymiş. Ayıcı zinciri çektiğinde can acısından bağırırlar ve seyirciler de gülermiş.

SON

-----------------------------------------------------------

YEŞİL AYICIK
Yeşil ayıcık uzaydan gelmiş. Dünya onun bilmediği bir yermiş. Uçan dairesini bir dağın yamaçlarına indirmiş. Bu dağ Uludağ'mış. Uludağ'da gezmiş, dolaşmış. Ağaçları, çiçekleri görmüş. Çimenlere uzanmış, yatmış. Şarkılar söylemiş. Çok mutluymuş. İyi ki, bu gezegene indim, diye düşünmüş. Burası ne güzel yermiş. Havası, suyu ve toprağıyla dört dörtlükmüş.

Yeşil ayıcık daha sonra uçan dairesine binmiş. Bursa semalarında bir süre uçtuktan sonra, Marmara Denizi'ne doğru yönelmiş. Orada gemileri, kayıkları görmüş. Uzaklarda bir plaj varmış. Bu plajda insanlar denize giriyorlarmış. İyice alçalmış, insanlara selam vermiş, el sallamış. İnsanlar da ona selam vermişler, el sallamışlar. Denizin üstüne inecekmiş ki, bip bip sesini duymuş. Annesi arıyormuş. İnmekten vazgeçmiş ve hızla yükselerek geldiği gezegene doğru yola çıkmış.

SON

-----------------------------------------------------------

İPEK BÖCEKLERİ VE CEVDET
İpek böceği dut yaprağı yiyerek büyür, gelişir. Daha sonra kozasını örer ve bu kozadan kelebek olarak çıkar. Onların bu özelliğini bilen on iki yaşındaki Cevdet ipek böceklerinden kendisi için, büyük bir koza örmelerini istedi. Kozanın içinde değişim geçirerek kelebek olacaktı. Yüce dağdaki sarp ve yalçın kayalıklardan kartal yumurtası bulup getirecekti. Kartal yumurtasının üstüne delik açarak, buraya sokup çıkaracağı öğretmen kalemleri öğrencilere 10, 20 yerine 30, 40 verecekti.

Örneğin, matematik dersi sınavında öğrenci soruyu doğru yorumlamış, işlem de doğru ama sonucu yanlış bulmuş. Bu durumda öğretmen öğrencisinin bilgisini ve çabasını gözardı etmeyecek ve 10 puanlık soruya hiç olmazsa 5 puan verecekti. O sorudan 5 puan bu sorudan 3 puan derken, öğrenci 40 alırsa , bir diğer sınavda 50 - 60 alıp o dersten geçme şansını yakalar. Gayrete gelir çalışır. Ama 10 alan öğrenci, nasıl olsa bu dersten geçemem deyip o derse çalışmaz. Bu durum bilgi kaybına neden olur. Cevdet'ten bunları dinleyen ipek böcekleri birkaç saat içinde büyük bir koza ördü.

Cevdet ertesi gün kozadan kelebek olarak çıktı ve yüce dağdan bir kartal yumurtası bulup getirdi. Daha sonra kartal yumurtasına batırdığı tükenmez kalemleri sınıf arkadaşı Ali'ye verdi ve kalemleri öğretmenler gününde okuldaki öğretmenlere armağan etmesini istedi. Kelebek Cevdet eğitimdeki büyük bir sorunu çözmüş olmanın verdiği keyifle bir daha dönmemek üzere gökyüzüne doğru kanat çırparak uçtu, gitti.

SON

-----------------------------------------------------------

SERDAR BEY+ÇİLEK=BÖBREKTE KUM
Serdar Bey akşamüstü kırtasiye dükkanını kapamış, evine dönerken pazardan 1 kg. mis kokulu çilek aldı. Yolda birkaç kere çileklerden yemek istedi fakat etrafta insanlar olduğu için yiyemedi. Akşam yemeğinde çilek yedi sonra yattı, uyudu. Gece yarısı uyandı, sağ ayağı kasılıyordu. Sol tarafındaki böbreği ağrıyordu. Sabahı zor etti ve hastaneye gitti. Doktora gece olanları kısaca anlattı.

Doktor: " Dün akşam çilek yedin mi? " diye sordu. Serdar Bey'in kafasına dank etti. Zalim çilek, diye düşündü. Demek sabaha kadar çektiğim acının sebebi çilekmiş: " Evet yedim, dedi. Ama bir daha yemem. "
Doktor reçete yazdı. Ağrı kesici iğne verdi. İğne, Serdar Bey'in böbrek ağrısını ve sağ ayak kasılmalarını yok etti.

Aradan 12 yıl geçti. Serdar Bey bu sürede çilek yemedi. Çileğin mis kokusuna aldanmadı. Onun üstünde mikroskobik kumların olduğunu hiçbir zaman unutmadı. Sağlığına önem veren herkesten kesinlikle çilekten uzak durmalarını istemeyi ihmal etmedi. Yılda 3-4 defa çilek yemedi diye bir şey kaybetmedi.

SON

-----------------------------------------------------------------------

BATAKLIKTA KURBAĞA ARAYAN LEYLEK
Bataklıkta kurbağa arayan bir leylek varmış. Günlerini kurbağa aramakla geçirir ve yakaladığı kurbağayı yutarmış. Kurbağalar, bakmış olacak gibi değil, gün gelir bu leylek bizi de yutar ve bataklıkta kurbağa bırakmaz diyerek aralarında bir toplantı yapmışlar. Toplantıda bilge kurbağanın fikri öne çıkmış. Bataklığın derinliklerinde yaşayan zehirli kurbağaya rica edilecek ve leylek tarafından yutulması istenecekmiş. Leylek zehirli kurbağayı yutunca hayatı sona erecek ama diğer kurbağalar kurtulacakmış.

Bilge kurbağa ve birkaç kurbağa giderek zehirli kurbağayı bulmuşlar ve olanları anlatmışlar. Eğer bu fedakarlığı yaparsa kurbağaların kendisini hiç unutmayacaklarını ve adını altın harflerle bataklıktaki ağaçlara yazacaklarını söylemişler.

Bunun üzerine zehirli kurbağa: " Dediğinizi yapmazsam yıllar sonra beni kimse hatırlamaz mı? " diye sormuş.
Bilge kurbağa: " Tabi hatırlamaz. Ancak kahramanlar hatırlanır. Dediğimizi yapmazsan unutulur gidersin. "
Zehirli kurbağa: " Ben unutulmak istemiyorum. Kahraman olmak istiyorum. " demiş ve arka ayakları üstünde doğrulup göğsünü şişirmiş ve leyleğin yanına gitmiş. Leylek onu görmüş ve yakalayıp yutmuş. Böylelikle leyleğin de zehirli kurbağanın da hayatı son bulmuş. Bataklıktaki kurbağalar, zehirli kurbağanın adını altın harflerle ağaçlara yazmışlar. Aradan yıllar geçmesine karşın unutmamışlar. Adını hep Kahraman Kurbağa olarak hatırlamışlar.

SON

-----------------------------------------------------------

YAVRU AYI TOMBİK
Ayının biri üçüz yavrulamış. Son doğan yavrunun adı Tombik'miş. Bir ay geçmiş, iki ay geçmiş Tombik'in boyu kardeşlerinin yarısı kadarmış. Anne ayı bakmış Tombik büyümeyecek yavrusunu terk etmiş. Tombik'i ormanda ağlarken gören bir geyik onu sahiplenmiş. Sütüyle beslemiş, annelik yapmış. Geçen yıllarla birlikte Tombik büyümüş, kocaman bir ayı olmuş. Bu arada geyik yaşlanmış ve eskisi gibi hızlı koşamaz olmuş.

Bir gün geyik ayılara yakalanmış. Bu ayılar, Tombik'in annesi ve büyümüş olan iki kardeşiymiş. Geyik bağırmış, Tombik'ten yardım istemiş. Tombik hızla gelerek kendisini besleyip büyütmüş olan geyiği kurtarmış. Bunun üzerine anne ayı yıllar önce terk ettiği yavrusunu tanımış: " Tombik, sen misin yavrum? Ben senin annenim. Bak bunlar kardeşlerin. Geyiği bırak da kendimize ziyafet çekelim. "
Tombik: " Evet, ben Tombik'im. Sen de beni yıllar önce terk eden annemsin. Beni bu geyik buldu. Sütüyle besledi, büyüttü. Bana iyi bakın, onu size yedirmem. "
Anne ayı: " Benim güzel oğlum, ben seni terk etmedim, ormanda kaybettim. Sonra çok aradım ama bulamadım. "
Tombik: " Çok mu aradın? Onun için defol git, gelme peşimizden diyordun. "
Anne ayı: " Tombik, ben senin annenim, seni ben doğurdum. "
Tombik: " Doğru, doğurdun ama beni bu geyik büyüttü. Doğuran mı, büyüten mi dersen, ben büyüten diyorum. "

Anne ayı, Tombik'in geyiği bırakmayacağını anlamış ve iki yavrusuyla oradan uzaklaşmış. Tombik yaşlı geyiği kucağına alarak barınak olarak kullandıkları mağaraya götürmüş.

SON

-----------------------------------------------------------

KARTALLAR ÖRDEK OLMAZ
Ördekler, daireler çizmişler, aralarında oyunlar oynarlarmış. Bu oyunların kendilerine yararı çok, başkalarına zararı yokmuş. Gün gelmiş bir ördek çıkmış, diğer ördekleri bir oyun oynamaya zorlamış. İlk anda taraftar toplamış ama pek çok ördek bir oyun oynamaya razı gelmemiş. Sonra kavga çıkmış. Tek tekçi ördek kararında diretmiş. Zamanla taraftarları çoğalmış. Kavgalarda galip gelen taraf olmuş. Ünü giderek yayılmış. Tek tekçi ördekten sonra pek çok ördek onun tahtına oturmuş ama bunlar tek tekçi ördeğin reklamını yapmışlar, onu övmüşler, göklere çıkarmışlar.

Aradan yüzyıllar geçmiş. Bir gün ördekler bir kartalı yakalamışlar ve boyun eğdirmeye çalışmışlar. Ayaklarına pranga vurmuşlar. Kartal bir oyunun zararını, çok oyunun yararını bıkmadan ördeklere anlatmış, durmuş. Ördekler, kartalın fikirlerini alkışlıyorlarmış ama nedeni bilinmez bir şekilde bir oyun kuralına bağlı kalmışlar. Yıllar sonra ördekler, kartallar ördek olmaz diyerek gitmesi için, onun ayaklarındaki prangaları sökmüşler.

SON

-----------------------------------------------------------

KORKAK ASLAN
Kral aslan çok korkakmış. Çevredeki ormanların kralları elçi göndererek savaş çıkaracaklarını söyleyip altın isterlermiş. Korkak kral da, aman, savaş çıkmasın, barış içinde yaşayalım, deyip istenen altınları gönderirmiş. Yapılan antlaşma bir yıl sürermiş. Süre sonunda bir elçi gelir ve yeniden anlaşmak için altın istermiş. İstenen altının dozu giderek artmış ve beş bin, on bin altını bulmuş. Hazinedeki altınlar giderek azalmış. Kral aslan vezirlerini toplamış ve soruna çözüm aramaya başlamış. Vezirlerin ortak görüşü, sorunu kurnaz tilkinin çözeceği şeklindeymiş. Kurnaz tilki saraya davet edilmiş, olanlar anlatılmış.

Kurnaz tilki: " Sayın kralım, beni baş vezir yaparsanız sorunu kısa zamanda çözerim. " demiş.
Kral aslan: " Yeter ki savaş çıkmasın, altınlar bitmesin de ne istersen yap. Kurnaz tilki şu andan itibaren baş vezirimsin. Tam yetkiyle işe başla. "

Baş vezir tilki saraydan çıkıp gitmiş. Bir kaç saat sonra döndüğünde yanında uzun yeleli bir aslan varmış. Bu aslanı tahta oturtmuş ve gelirken verdiği talimatı aynen uygulamasını istemiş. Elçiler, salona alınmış ve onlar savaş tehdidiyle yüksek miktarda altın istemişler ama dublör aslan hepsine bağırıp çağırmış. Kalabalık bir ordu kurduğunu, savaş istediğini ve eğer canları tatlıysa hemen on biner altın getirmelerini ihtar etmiş: " Yoksa ordumla gelirim ve taş üstünde taş bırakmam. " demiş. Koşar adım salondan çıkan elçiler, birkaç gün sonra on biner altın vererek birer yıllık barış antlaşması imzalamışlar. Olanları gizlice yan odadan izlemekte olan korkak kralın neşesine diyecek yokmuş. Dublörünü yüksek bir maaş karşılığında işe almış ve uzun yıllar onun gölgesinde krallığını sürdürmüş.

SON

-------------------------------------------------------------------

MAVİ YARASA
Çok büyük bir mağarada milyonlarca yarasa yaşıyormuş. Bu yarasalar, gündüzleri mağara tavanına tutunarak uyurlar, hava karardıktan sonra, mağaradan çıkıp yiyecek ararlarmış. Doğada yiyecek bol, meyveler, yemişler, dala konmuş böcekler, havada uçuşan sinekler, kelebekler, arılar. Yarasalar, sabaha karşı, mağaralarına dönerlermiş. Bu böyle günlerce, aylarca, yüzyıllarca devam etmiş.

Yarasalar, fikir üstüne fikir eklemeyi bilmezlermiş. Kendilerine yavruyken öğretilen fikirler varmış ve bunlara göre hareket etmeleri istenirmiş. Şu şöyle olmasa böyle olsa demek yasakmış. Şuradaki iki durum birbiriyle çelişiyor demek yasakmış. Yasaklara uyarlarmış çünkü özgün düşünme yetenekleri varmış ama kullanmamaları öğütlenirmiş. Pek çoğunun bu yetenekleri kullanılmadığı için körelmiş.

Bir genç yarasa varmış ki, bambaşka duygular içindeymiş. Geçmişten gelen, bugünü karartan, geleceği yok etmeye hazırlanan eskimiş fikirlerden hoşlanmıyormuş. Zamanla taş eskiyormuş, neden fikirler eskimesinmiş. Yarasalar, genelde siyah renkli olurlar ama kahverengi, beyaz ve sarı renkli olanlar varmış. Genç yarasa mavi renkliymiş. Mavi yarasa bu özelliğiyle diğer yarasalardan ayrılıyormuş.

Mavi yarasa aylar boyunca düşüncelerini diğer yarasalara anlatmış. Zamanla söyledikleri kabul görmeye başlamış. Mavi yarasa onların gündüzleri de mağaradan çıkmasını istiyormuş.

Bir gün öğleye doğru milyonlarca yarasa mağaradan dışarı çıkmış. Ne demek yarasa sadece gece uçarmış. İşte gündüz de uçuyormuş. Yarasalar, o gün, mavi yarasanın önderliğinde güzel bir gün geçirmişler.

SON

Yazan: Serdar Yıldırım

Alıntı ile Cevapla
  #8  
Alt 05.06.26, 22:32
Acemi
 
Üyelik tarihi: 19.01.26
Bulunduğu yer: Bursa
Mesajlar: 15
Forum Puanı: 15
Etiketlendiği Mesaj: 0 Mesaj
Etiketlendiği Konu: 0 Konu
Standart

ŞEHZADE OSMAN
Yemen padişahının oğlu Şehzade Osman hayır işlerine pek meraklıymış. Yıllık kazancının kırkta birini fakirlere dağıtırmış. Kimsesiz çocukları mekteplerde, medreselerde okutur, onların ilim, irfan öğrenerek memlekete yararlı birer insan olmalarını sağlamaya çalışırmış. Beyaz atına atladığı gibi dağlara, tepelere tırmanır, çölde günlerce at sürer, köylere, şehirlere gider, yardıma muhtaç insan ararmış, çünkü Şehzade Osman yaptığı her iyiliğin kendisine bolca sevap kazandırdığını bilirmiş.
Günlerden bir gün Şehzade Osman’ın yolu bir köye düşmüş. Şehzade’yi yakından tanıyan köylüler hemen çevresini sarmışlar. Şehzade köylülerle konuşurken elbiseleri eski, yırtık pırtık, yalınayak on yaşlarında bir çocuğun az ileriden bakmakta olduğunu görmüş. Şehzade: “ Bu çocuk da kim? “ diye sormuş.
Köylülerden birisi: “ Şehzadem, sen ona aldırma. Onun babası da, anası da hırsızdı. Yakın köylere, kasabalara giderler, ne bulurlarsa çalarlar, köye getirirlerdi. Çaldıklarını köy meydanında gösterirler, işte şu köyden şunu, şu kasabadan bunu çaldık diye bize anlatırlardı. İş bu kadarla kalsa neyse. Bizi de hırsızlık yapmaya teşvik ederler, çalışan değil, çalan kazanıyor. Siz de çalın, siz de kazanın var mı hırsızlık gibisi derlerdi. Kötüler er geç cezasını bulurmuş. Onlar da geçen yıl hırsızlık yaparken yakalanıp zindana atıldılar. Bir ay sonra ikisi de ölmüş. O günden bu yana çocuk sokakta kaldı. Sokakta yatar kalkar, yaprak, toprak yer, dereden su içer, geçinir gider. Ölsün diye bakarız ama ölmedi işte. Ne yapalım kaderi böyleymiş. “

Bunun üzerine Şehzade Osman: “ Peki çocuğa neden yardım etmediniz? Onun günahı ne? “ diye sormuş. “
Köylü: “ Şehzadem, soy çeker, baba hırsız, ana hırsız olunca çocuk da hırsız olur. Büyüyünce çok kimsenin canını yakar “ deyince Şehzade Osman atından inmiş. Çocuğun yanına gitmiş. “ Canım, senin adın ne? “ diye sormuş.
Çocuk: “ Abi, benim adım Ömer. Sen iyi bir abisin. Beni başka köye götürsene. Burayı hiç sevmiyorum. Bu amcalar beni dövüyorlar. Neden bilmem ama kabahat falan yapmıyorum. Hem kabahat bile yapsam dövmemeleri lazım değil mi? Sadece yaptığımın yanlış olduğunu söyleyip beni uyarabilirler “ demiş.
Şehzade Osman: “ Haklısın Ömercik, her sözünde haklısın. Keşke herkes senin gibi düşünse. Onların seni dövmeleri zavallı olmalarından dolayıdır. Seni başkente götürüp medresede okutacağım. Gelecek senin olacak, Ömercik “ demiş.

Hindistan’dan beş yıl önce gelerek Yemen’e yerleşen ve Müslümanları birbirine düşman etmek için çalışan Kasandra büyü ve simya ile uğraşırmış. Kasandra bir gün ateş topunda Şehzade Osman’ı görmüş. Daha sonra Şehzade’yi ilgiyle izleyen Kasandra onun zararsız hale getirilmesi gereken zehirli bir yılan olduğunda karar kılmış. Kasandra renkli taşları masanın üstüne çizdiği dairenin içine simetrik bir şekilde yerleştirdikten sonra büyüyü tamamlamış. Şehzade Osman her gün bir santimetre kısalarak gittikçe küçülmeye başlamış ve sonunda parmak kadar kalmış.

Aradan on iki yıl geçmiş. Ömer ilim tahsil ederek kadı olmuş. Bir gece evinde uyurken rüyasında parmak boyundaki Şehzade’yi görmüş. Şehzade devamlı olarak, Ömercik, kurtar beni, der dururmuş. Sonraki günlerde aynı rüyayı gören Ömer görevini bir arkadaşına bırakarak yıllardır kayıp olan Şehzade’yi aramaya çıkmış. Aylarca köy, kasaba, şehir demeden dolaşmış durmuş. Hiçbir zaman umudunu kaybetmemiş, çünkü Şehzade’yi bulacağına inancı tammış. Bu arada büyücü Kasandra’yı tanımış. Kasandra’nın insanı iliklerine kadar titreten bakışlarıyla karşılaşmış. Onun evindeki toplantılara katılmış. Bu toplantılarda en çok da Kasandra’nın yanlışı doğru diye anlatırken Müslüman halkın anlatılanları ağzı açık dinlemesi canını sıkmış.

Aden şehrine gelen Ömer öğle vakti handa otururken, yanındaki adamın cebinden incecik bir öksürük sesi geldiğini duymuş. Ömer “ Galiba Şehzade’yi buldum “ diye düşünerek sevinmiş. Gizlice adamın cebinden Şehzade’yi alarak cebine koymuş ve oradan uzaklaşmış. Tenha bir yerde Şehzade’ye durumu anlatmış ve kendisinin Ömercik olduğunu söylemiş. Şehzade bunun üzerine çok duygulanmış ve ağlamaya başlamış. Daha sonraki günlerde Ömer ile Şehzade olanları konuşmuşlar. Ömer bu arada büyücü Kasandra’dan söz etmiş. Kasandra hayranlığının hızla yayıldığını, uzak yerlerden bile Kasandra’nın yanına gelenlerin olduğunu belirtmiş. Şehzade: “ Şu Kasandra’yı bir de ben göreyim. Beni onun evine götür Ömer “ demiş.

Kasandra’nın evinde Ömer’in cebinden çıkan Şehzade parmaklarının ucuna basa basa odaları dolaşmaya başlamış. Büyü odasında Kasandra’nın tuttuğu notları okuyan Şehzade yıllardır çektiği çilenin sebebinin Kasandra olduğunu anlamış. Masanın üstündeki renkli taşları bahçeye atarak büyüyü bozmuş. Kasandra aynı büyüyü tekrar yapamazmış, çünkü bozulan büyü bir daha tutmazmış. Şehzade ateş topunu da kırmış ve sessizce gelerek Ömer’in cebine girmiş. Kasandra’nın evinden ayrıldıktan sonra Şehzade, Ömer’e büyüyü bozduğunu söylemiş ve bir ata binerek son hızla şehirden kaçmışlar. Şehzade her gün bir santimetre büyüyerek altı ay sonra normal boyuna ulaşmış.

Birkaç ay sonra Şehzade’nin evleneceği haberi ülkenin her yanında duyulmuş. Kasandra da Şehzade’yle aynı gün evlenmeye karar vermiş ve düğün sırasında Şehzade’ye verilmek üzere içi yılan dolu sepet hazırlamış. Düğün günü bu sepet hediye sepetleriyle karışmış. Şehzade’ye içi gül dolu sepet gönderilmiş. Kasandra düğün sırasında kendisine gönderilen sepetleri açarken yılanların sokmasıyla ölmüş. Sonraki yıllarda Şehzade Osman padişah, Ömer de vezir olmuş. Birlikte ülkeyi dirlik, düzenlik içinde yönetmişler.

SON

Yazan: Serdar Yıldırım

Alıntı ile Cevapla
  #9  
Alt 16.10.26, 13:22
Acemi
 
Üyelik tarihi: 19.01.26
Bulunduğu yer: Bursa
Mesajlar: 15
Forum Puanı: 15
Etiketlendiği Mesaj: 0 Mesaj
Etiketlendiği Konu: 0 Konu
Standart

HOROZ KAHRAMAN İLE VAHŞİ KEDİLER
Anne tavuk akşamüstü civcivlerini topluyordu: " Gelin bakalım, gelin, civcivlerim benim. Koşun yanıma, gelin, toplanın şöyle. Aaa... Ama siz dört tanesiniz, beş tane olmanız lazımdı. Biriniz eksik. Kardeşiniz nerede, gören olmadı mı? "
" Ben görmedim. "
" Ben görmedim. "
" Ben de görmedim. "
" Ben gördüm. "
" Sen gördün mü? Nerede gördün, çabuk söyle? "
" Bir saat kadar önceydi. Kardeşim ilerideki şu ağacın altında eşiniyordu. Sonra yanına bir kedi geldi. Kediyle kardeşim bir süre konuştular. Daha sonra kedi, kardeşimi sırtına bindirip götürdü. "
" Vah, vah!..Yazık oldu. Gitti kardeşiniz, gitti yavrum"

Civcivlerden biri sordu: "Gitti mi? Kardeşim nereye gitti? "
" Ah yavrum, kardeşiniz artık dönmeyecek"
" Neden? "
" Çünkü kedi onu yer. "
" Yer mi? "
" Evet, yer. "
" Peki, ama niçin yesin? "
" Karnını doyurmak için. Kardeşiniz kediye göre taze bir av. "
" Kardeşim kurtarılamaz mı? "
" Belki. Tabi kedi kardeşini yemediyse. "
" Yememiş olamaz mı? Bakarsın kedinin pençesinden kurtulmuştur. Kaçmıştır. Şimdi sokaklarda tek başına dolaşıyordur. Yardım bekliyordur. "
" Çabuk civcivlerim gidiyoruz. "
" Nereye? "
" Kardeşini aramaya. "

Civciv, yememiş olamaz mı, demişti. Zaten kedi civcivi yemek için değil, bir düşüncesini gerçekleştirmek için götürmüştü. Kedi düşüncesini açıklamış ve civcive gelir misin demişti. Civciv korkusuzdu. Gelirim demişti. Kedinin düşüncesi neydi?

Bir civciv kediler arasında yaşar ve onlarla arkadaş olursa kedilerin civcivlere karşı olan düşmanlığı ortadan kalkar ve hiçbir kedi civciv yemez. Bu civciv öylesine güçlü bir iradeye sahip olmalıydı ki, pek çok kedinin diş bilemesine, üstüne gelmesine, hakaretlerine aldırmamalıydı. Ölümden korkmamalıydı. Bin kedi üstüne gelse, geri değil, ileri gitmeliydi. Kedi aylar süren araştırmadan sonra işte bu civcivi seçmişti. Seçim nasıl olmuştu: Kedi şehirde mahalleleri, sokakları gezmiş; tarlaları, bahçeleri didik didik aramış, fakat korkmayan bir civcive rastlayamamıştı. Kuyruğunu gösterdiği civciv kaçıyordu. Artık umudunu kesmişti. Bütün civcivler korkakmış diyordu.

Bir gün evin birinin bahçesine girmişti. Ağacın yanı gölgelikti. Kıvrılıp yattı. Tam uyumak üzereydi ki, bir tavuk sesiyle irkildi. Tavuk; Kahraman diye sesleniyordu. Kahraman, buraya gel. Kedi kafasını uzatıp baktı. Tavuğun Kahraman dediği bir lokmacık civcivdi. Kedi gülümsedi. Hey gidi yalan dünya, diyerek sağ ön ayağını soluna doğru savurdu. Tavuk başka ad bulamamıştı da yavrusuna Kahraman adını koymuştu. Her yanı Kahraman olsa ne yazardı. En iyisi uyumak ve bu olayı unutmaktı.

Kedi uyudu ama ne kadar uyuduğunu hatırlamıyordu. Uyandığında gözleri kapalıydı. Tam olarak kendine gelmemişti. Hemen yanında çıtırtı, tıkırtı duydu. Önce bir gözünü sonra diğer gözünü açtı. Hayret!.. Burnunun dibinde bir civciv eşiniyordu. Gözlerine inanamadı. Kediliği tuttu, bu civcivi yemek istedi. Hızla dört ayağı üstünde doğrulup, sırtını kamburlaştırdı. Ustura gibi keskin dişlerini gösterip, tıslayacak ve civcivi tutacaktı. Kedi dişlerini gösterdi fakat tıslayamadı. Sadece yutkunabildi. Civcivin gözleri şimşek parçasıydı: " Ne o, rahatın mı bozuldu? Diye sordu civciv. "

Kedi hırslıydı: Civcivin sorduğu soruyu duymamış gibi davrandı: " Ben civciv yemeye bayılırım. Pek severim civciv etini " diyerek dişlerini gıcırdattı. An meselesiydi civcivin üstüne atılması.
" Dikkat et, ben diğer civcivlere benzemem. Bayılırsan ayılamazsın. Hem beni yemen için, tutman gerek. Haydi, tutsana beni. "
Kedi, yan dönerek savaş pozisyonu alan ve canını dişine takarak kendini savunacak olan civcive bakarak hayretten donakaldı. Farkında olmadan birkaç adım geriledi. Korkmamıştı da çekinmişti civcivden. Daha sonra kedi geriye dönerek oradan uzaklaştı.

Ertesi gün kedinin kafasına dank etti. O civciv yüzde doksan dokuz Kahraman'dı. Kedi bir plan dâhilinde Kahraman'la dostluk kurmayı denedi ve başarılı oldu da. Onunla konuşurken nasıl davranması gerekiyorsa öyle davrandı. Dolana, yalana başvurmadı ve ilk fırsatta düşüncesini açıkladı. Kahraman hemen, gelirim, demişti.

Bunun üzerine kedi: " Bak Kahraman, iş ciddi. Ucunda ölüm de var. Bir değil, on kedi, yirmi kedi üstüne gelir. Üç-beş değil ki, vurasın, kırasın. Ben seni vuruşurken görmedim ama ilk tanıştığımız gün hatırlarsın neredeyse üstüne atılacaktım. Sen beni sözle sindirdin. İnan çekindim senden fakat sözlerinden çekindim yoksa beni korkutmadın. Şunu bil ki, senin sözlerinden çekinmeyecek, benden çok daha sert ve çok daha acımasız kediler var ve ben bunların adını duyunca titrerim. Senin buralarda gördüklerin şehir kedileri yani sokak kedileri. Benim anlatmak istediğim ormandan ve dağlardan gelen, çoğunlukla gece yarısından sonra şehirlere inen vahşi kediler.

Bir sokak kedisi hiçbir zaman bir vahşi kediyle başa çıkamaz ve ben bir vahşi kedinin kendinden çok daha büyük iki köpekle mücadele ederek onları kaçırttığını gördüm. Vahşi kediler çoğunlukla yalnız gezerler ve geceleri şehirlerde sokak kedilerini yakalayıp öldürürler. Vahşi kediler sokak kedilerinin atalarının eski zamanlarda aralarından ayrılarak insanlara köle olmalarını içlerine sindiremediler. Bunları ön bilgi olsun diye anlattım. Şimdilik gündüzleri çalışacağız. Vahşi kedilerle karşılaşmayacaksın. Bakalım sokak kedilerine karşı ne yapacaksın? "

" Şu vahşi kedileri çok merak ettim. Sokak kedileriyle antrenman yapacağız desene. "
" Öyle. Vahşi kedilerle maça çıkarsın ama sen sokak kedileriyle de maç oluyormuş gibi sıkı dur. Onları küçümseme. "
" Onları küçümsemediğimi göreceksin. Sen hiç merak etme, kedi kardeş. Söylediklerini unutmayacağım. "

Aradan üç gün geçmiş fakat anne tavuk ve civcivleri, Kahraman'ı bulamamıştı. Sabah erkenden çıkıp gün boyu Kahraman'ı arıyor, akşamüstü kümese dönüp, ertesi gün yine aramaya başlıyordu. Üçüncü günün akşamüstü kümese dönerken, anne tavuk: " Yer yarıldı da içine girdi sanki. Ara ara yok! Nereye gider bu civciv? Horoza sor, tavuğa sor, kurbağaya sor, kuşa sor. Kimsenin, Kahraman'dan haberi yok. Kedi onu yedi desen, gören, duyan, bilen olur. Son günlerde hiçbir kedi civciv yememiş. Demek ki, Kahraman yaşıyor, ama nerede? Neden onu bulamadık? Kediden kurtulduysa neden kümese dönmüyor? "

Civcivlerden biri atıldı: " Anne, sakın Kahraman, kediyi yemiş olmasın? "
Anne tavuk civcivin sözünü duymazdan geldi. Zaten canı burnundaydı, bir de böyle şaka-şukalarla mı uğraşacaktı? "

Bir diğer civciv: " Kahraman belki kanatlanıp uçmuştur. Başka şehre gidip bizi unutmuştur. Olamaz mı yani? "
Deyince, anne tavuk hemen o anda kararını verdi. Kahraman'ı aramaya yalnız başına çıkacaktı.

Aradan iki ay daha geçti. Tavuk bu sürede Kahraman'ı aramaya devam etti. Diğer dört yavrusu kocaman birer piliç olmuştu ama tavuk, Kahraman'ı bir civciv olarak bulmayı umuyordu.

Aradan iki ay geçti diye yazdım. Acaba Kahraman hala sağ mı, yaşıyor mu?
Şehirdeki kediler, bir kedinin civcivle arkadaşlığını yadırgamışlardı. Bu durum onlara ters gelmişti. Kedi, neden o civcivi yemiyordu? Aradan sıyrılan birkaç sokak kedisi, civcivi yemek için, girişim yapmış ve civcivin üstüne gitmişti ancak kedi önlerine çıkmıştı. Bu kedi Kahraman'ı bu işe sokan kediydi. O da kendi çapında bir tür efeydi. Korku bir zamanlar ondan korkardı yani korkusuzdu. Demir gibi bileği, çelik gibi yüreği vardı. Birkaç yıl öncesine kadar şehrin kedilerinin başkanıydı. Adaletle hükmediyordu. Anneleri geceleri vahşi kediler tarafından öldürülen yavru kedileri himayesine alırdı. Aç kalmış, açıkta kalmış sokak kedilerine kendi yiyeceğini verdiği, hasta kedileri tedavi ettiği çok görülmüştü. Vahşi kedilerin bir leopar kadar iri başkanını bir gece aniden karşısında görünce olduğu yerde çakılıp kalmıştı. Vahşi kedilerin başkanı Nara, senin derini yüzerim. Defol git bu şehirden... Deyip, onu bir pençe vuruşuyla yere sermişti.

Şehir kedileri başkansız kalmıştı. Kedi terk edilmiş, eski evlerde uykusuz geceler geçiriyordu. Onun beyninin derinliklerinde o zamanlar kendisinin bile fark edemediği gerçek şuydu: Vahşi kedilerin başkanı Nara'yı perişan etmek yani intikam. İntikamını almasına günden güne büyüyüp güçlenen Kahraman yardımcı olacaktı. Kahraman akıl almaz derecede güçlü bir iradeye sahipti. Laf kavgasında kesinlikle yenilmiyordu. Çok sert konuşuyor, karşısındakini eziyordu. Kızdığı zaman gözleri kıpkırmızı oluyordu. Kedi bunun nedenini bir türlü anlayamıyordu. Sormak aklına geliyordu ama sorsa Kahraman söyler miydi bilinmezdi. Kedi, Kahraman'ı vahşi kedilerin karşısına çıkarmadan önce iki kere şehir kedileriyle baş başa bıraktı ve onun kedilerle vuruşmasını seyretti. Birincisinde, kabadayı geçinen bir kedinin saldırısını Kahraman kolaylıkla savuşturdu ve sol kanadıyla bir vuruşta yere serdi. İkincisinde, Kahraman üç güçlü kediyle kavgaya tutuştu ve onları da sol kanat vuruşlarıyla yere serdi. Kediye göre, Kahraman hazırdı ve vahşi kedilerin karşısına çıkabilirdi.

Haziran ayının sıcak gecelerinden birinde kedi, Kahraman 'la şehirde gezintiye çıkmıştı. Kahraman'da Kahraman'dı hani: O, geçen zamanla birlikte büyümüş, iri-yarı, dev gibi bir horoz olmuştu. Uzaklardan, kenar mahalleden miyavlamalar, feryatlar duyulmaya başladı. Tecrübeli kedi durumu tüm acılığıyla anladı: " Fırla Kahraman, vahşi kediler katliam yapıyor. İleride yavru kedilerin barındığı eski bir ev vardı. Hepsini öldürüyorlar. Onları ancak sen kurtarabilirsin. "
Kahraman ileri atılırken konuştu: " Ne biçim vahşi kediymiş bunlar ya. Ne istiyorlar yavru kedilerden? "
Kedi koşuda Kahraman'dan geri kalmıyordu. Bir o, bir öteki öne geçiyordu: " Onlar zevk için öldürürler. "
Önce Kahraman eski eve daldı. Sesi gürdü Kahraman'ın, bağırınca yer-gök inledi: " Bırakın yavru kedileri. Gücünüz yetiyorsa bana çıkın. "

Gözlerini kan bürümüş yedi zalim vahşi kedinin başları Kahraman'dan yana döndü. Vahşi kediler, hiç vakit kaybetmeden kafaları koparılmış, parçalanmış yavru kedileri bırakarak Kahraman'ın üstüne atıldı. Kahraman, iki adım geri gitti. Bundan dolayı vahşi kediler yere yuvarlandılar. Karışıklıktan yaralanan Kahraman hücuma geçti. Güçlü kanatlarıyla vurarak, vahşi kedileri perişan etti. Vahşi kediler kaçarak canlarını kurtardılar.

Kahraman'la kedi sokağa çıkarak yürümeye başladılar. Kedi, Kahraman'a, vahşi kedilerin ormana gidince olanları başkan Nara'ya anlatacaklarını ve Nara'nın birkaç gün içinde şehre geleceğini, ayrıca aylar önce Nara'nın, aniden önüne çıkarak bir vuruşta kendisini yere serdiğini, intikamını almasını söyledi.

Kahraman: " Gelsin bakalım Nara, kim en büyük belli olsun. Sana söz kedi kardeş, Nara benimle görüştükten sonra bu şehre bir daha adım atmaz. "
Kedi: " Kahraman, çok dikkatli olman gerekir. Nara'yı kedi sanma, onu bir leopar olarak düşün, zaten leopar kadar. Aniden önüne çıkıp sana vurmaya çalışacaktır. Tetikte ol. "

Bir gece yarısı Kahraman, kediyle birlikte, karanlık sokaklarda dolaşıyordu. Evin birinin yanından dönerken, Nara karşılarına çıkıverdi. Arkasında yüzlerce vahşi kedi vardı. Kahraman, Nara'nın savurduğu pençeden eğilerek zorlukla kurtuldu. Onunla yakın dövüşe girmenin ölümü kucaklamak demek olduğunu anladı. Gördüğü kadarıyla Nara'ya vahşi kedi demek yanlıştı, ona leopar demek doğruydu. Kahraman geriye birkaç adım atarak Nara'ya sırtını döndü ve kaçmaya başladı. Otuz metre kadar kaçtıktan sonra Nara'nın nefesini ensesinde hissetti. Kahraman dönerek sağ kanadını Nara'nın yüzüne patlattı. Hayatında ilk kez bir darbe yiyen Nara durdu. Canı yanmıştı: " Bana nasıl vurursun? "

Gözleri hırstan kıpkırmızı olmuş Kahraman, Nara'nın üstüne yürürken, konuştu: " Seni gömerim Nara. Palavrayı bırak. Önce sen vurmak istedin. "
Nara şaşkındı ama aniden ileri atıldı. Kahraman'la birbirlerine girdiler. Toz, dumana karıştı. Çevreye sürüyle seyirci geldi. Kediler, köpekler, kuşlar, horozlar ve bir tavuk. Horozlar dört taneydi. Kahraman'ın kardeşleri. Tavuk ise, annesi. Durumu soruşturunca kavga edenlerin kim olduğu belli oldu. Nara ile savaşan horoz Kahraman'dı. Arada büyük güç farkı vardı. Kahraman'ı Nara'nın pençesinden kurtarmalıydı. Dört horoz kavgaya karıştı ve Nara daha ne oluyor diyemeden Kahraman'ı olay yerinden uzaklaştırdılar.

Aradan günler, aylar, yıllar geçti. Vahşi kediler ara sıra şehre iniyorlardı ama Nara bir daha şehre gelmedi. Hep dağda kaldı. Kedi şehrin kedilerine tekrar başkan oldu ve vahşi kedilerden uzak durmak için, kedilere gece sokağa çıkmayı yasak etti. Kahraman ise, annesi ve kardeşleriyle uzaklardaki bir çiftliğe giderek orada mutlu yaşadılar.

SON

HOROZ KAHRAMAN İLE VAHŞİ KEDİLER
Anne tavuk akşamüstü civcivlerini topluyordu: " Gelin bakalım, gelin, civcivlerim benim. Koşun yanıma, gelin, toplanın şöyle. Aaa... Ama siz dört tanesiniz, beş tane olmanız lazımdı. Biriniz eksik. Kardeşiniz nerede, gören olmadı mı? "
" Ben görmedim. "
" Ben görmedim. "
" Ben de görmedim. "
" Ben gördüm. "
" Sen gördün mü? Nerede gördün, çabuk söyle? "
" Bir saat kadar önceydi. Kardeşim ilerideki şu ağacın altında eşiniyordu. Sonra yanına bir kedi geldi. Kediyle kardeşim bir süre konuştular. Daha sonra kedi, kardeşimi sırtına bindirip götürdü. "
" Vah, vah!..Yazık oldu. Gitti kardeşiniz, gitti yavrum"

Civcivlerden biri sordu: "Gitti mi? Kardeşim nereye gitti? "
" Ah yavrum, kardeşiniz artık dönmeyecek"
" Neden? "
" Çünkü kedi onu yer. "
" Yer mi? "
" Evet, yer. "
" Peki, ama niçin yesin? "
" Karnını doyurmak için. Kardeşiniz kediye göre taze bir av. "
" Kardeşim kurtarılamaz mı? "
" Belki. Tabi kedi kardeşini yemediyse. "
" Yememiş olamaz mı? Bakarsın kedinin pençesinden kurtulmuştur. Kaçmıştır. Şimdi sokaklarda tek başına dolaşıyordur. Yardım bekliyordur. "
" Çabuk civcivlerim gidiyoruz. "
" Nereye? "
" Kardeşini aramaya. "

Civciv, yememiş olamaz mı, demişti. Zaten kedi civcivi yemek için değil, bir düşüncesini gerçekleştirmek için götürmüştü. Kedi düşüncesini açıklamış ve civcive gelir misin demişti. Civciv korkusuzdu. Gelirim demişti. Kedinin düşüncesi neydi?

Bir civciv kediler arasında yaşar ve onlarla arkadaş olursa kedilerin civcivlere karşı olan düşmanlığı ortadan kalkar ve hiçbir kedi civciv yemez. Bu civciv öylesine güçlü bir iradeye sahip olmalıydı ki, pek çok kedinin diş bilemesine, üstüne gelmesine, hakaretlerine aldırmamalıydı. Ölümden korkmamalıydı. Bin kedi üstüne gelse, geri değil, ileri gitmeliydi. Kedi aylar süren araştırmadan sonra işte bu civcivi seçmişti. Seçim nasıl olmuştu: Kedi şehirde mahalleleri, sokakları gezmiş; tarlaları, bahçeleri didik didik aramış, fakat korkmayan bir civcive rastlayamamıştı. Kuyruğunu gösterdiği civciv kaçıyordu. Artık umudunu kesmişti. Bütün civcivler korkakmış diyordu.

Bir gün evin birinin bahçesine girmişti. Ağacın yanı gölgelikti. Kıvrılıp yattı. Tam uyumak üzereydi ki, bir tavuk sesiyle irkildi. Tavuk; Kahraman diye sesleniyordu. Kahraman, buraya gel. Kedi kafasını uzatıp baktı. Tavuğun Kahraman dediği bir lokmacık civcivdi. Kedi gülümsedi. Hey gidi yalan dünya, diyerek sağ ön ayağını soluna doğru savurdu. Tavuk başka ad bulamamıştı da yavrusuna Kahraman adını koymuştu. Her yanı Kahraman olsa ne yazardı. En iyisi uyumak ve bu olayı unutmaktı.

Kedi uyudu ama ne kadar uyuduğunu hatırlamıyordu. Uyandığında gözleri kapalıydı. Tam olarak kendine gelmemişti. Hemen yanında çıtırtı, tıkırtı duydu. Önce bir gözünü sonra diğer gözünü açtı. Hayret!.. Burnunun dibinde bir civciv eşiniyordu. Gözlerine inanamadı. Kediliği tuttu, bu civcivi yemek istedi. Hızla dört ayağı üstünde doğrulup, sırtını kamburlaştırdı. Ustura gibi keskin dişlerini gösterip, tıslayacak ve civcivi tutacaktı. Kedi dişlerini gösterdi fakat tıslayamadı. Sadece yutkunabildi. Civcivin gözleri şimşek parçasıydı: " Ne o, rahatın mı bozuldu? Diye sordu civciv. "

Kedi hırslıydı: Civcivin sorduğu soruyu duymamış gibi davrandı: " Ben civciv yemeye bayılırım. Pek severim civciv etini " diyerek dişlerini gıcırdattı. An meselesiydi civcivin üstüne atılması.
" Dikkat et, ben diğer civcivlere benzemem. Bayılırsan ayılamazsın. Hem beni yemen için, tutman gerek. Haydi, tutsana beni. "
Kedi, yan dönerek savaş pozisyonu alan ve canını dişine takarak kendini savunacak olan civcive bakarak hayretten donakaldı. Farkında olmadan birkaç adım geriledi. Korkmamıştı da çekinmişti civcivden. Daha sonra kedi geriye dönerek oradan uzaklaştı.

Ertesi gün kedinin kafasına dank etti. O civciv yüzde doksan dokuz Kahraman'dı. Kedi bir plan dâhilinde Kahraman'la dostluk kurmayı denedi ve başarılı oldu da. Onunla konuşurken nasıl davranması gerekiyorsa öyle davrandı. Dolana, yalana başvurmadı ve ilk fırsatta düşüncesini açıkladı. Kahraman hemen, gelirim, demişti.

Bunun üzerine kedi: " Bak Kahraman, iş ciddi. Ucunda ölüm de var. Bir değil, on kedi, yirmi kedi üstüne gelir. Üç-beş değil ki, vurasın, kırasın. Ben seni vuruşurken görmedim ama ilk tanıştığımız gün hatırlarsın neredeyse üstüne atılacaktım. Sen beni sözle sindirdin. İnan çekindim senden fakat sözlerinden çekindim yoksa beni korkutmadın. Şunu bil ki, senin sözlerinden çekinmeyecek, benden çok daha sert ve çok daha acımasız kediler var ve ben bunların adını duyunca titrerim. Senin buralarda gördüklerin şehir kedileri yani sokak kedileri. Benim anlatmak istediğim ormandan ve dağlardan gelen, çoğunlukla gece yarısından sonra şehirlere inen vahşi kediler.

Bir sokak kedisi hiçbir zaman bir vahşi kediyle başa çıkamaz ve ben bir vahşi kedinin kendinden çok daha büyük iki köpekle mücadele ederek onları kaçırttığını gördüm. Vahşi kediler çoğunlukla yalnız gezerler ve geceleri şehirlerde sokak kedilerini yakalayıp öldürürler. Vahşi kediler sokak kedilerinin atalarının eski zamanlarda aralarından ayrılarak insanlara köle olmalarını içlerine sindiremediler. Bunları ön bilgi olsun diye anlattım. Şimdilik gündüzleri çalışacağız. Vahşi kedilerle karşılaşmayacaksın. Bakalım sokak kedilerine karşı ne yapacaksın? "

" Şu vahşi kedileri çok merak ettim. Sokak kedileriyle antrenman yapacağız desene. "
" Öyle. Vahşi kedilerle maça çıkarsın ama sen sokak kedileriyle de maç oluyormuş gibi sıkı dur. Onları küçümseme. "
" Onları küçümsemediğimi göreceksin. Sen hiç merak etme, kedi kardeş. Söylediklerini unutmayacağım. "

Aradan üç gün geçmiş fakat anne tavuk ve civcivleri, Kahraman'ı bulamamıştı. Sabah erkenden çıkıp gün boyu Kahraman'ı arıyor, akşamüstü kümese dönüp, ertesi gün yine aramaya başlıyordu. Üçüncü günün akşamüstü kümese dönerken, anne tavuk: " Yer yarıldı da içine girdi sanki. Ara ara yok! Nereye gider bu civciv? Horoza sor, tavuğa sor, kurbağaya sor, kuşa sor. Kimsenin, Kahraman'dan haberi yok. Kedi onu yedi desen, gören, duyan, bilen olur. Son günlerde hiçbir kedi civciv yememiş. Demek ki, Kahraman yaşıyor, ama nerede? Neden onu bulamadık? Kediden kurtulduysa neden kümese dönmüyor? "

Civcivlerden biri atıldı: " Anne, sakın Kahraman, kediyi yemiş olmasın? "
Anne tavuk civcivin sözünü duymazdan geldi. Zaten canı burnundaydı, bir de böyle şaka-şukalarla mı uğraşacaktı? "

Bir diğer civciv: " Kahraman belki kanatlanıp uçmuştur. Başka şehre gidip bizi unutmuştur. Olamaz mı yani? "
Deyince, anne tavuk hemen o anda kararını verdi. Kahraman'ı aramaya yalnız başına çıkacaktı.

Aradan iki ay daha geçti. Tavuk bu sürede Kahraman'ı aramaya devam etti. Diğer dört yavrusu kocaman birer piliç olmuştu ama tavuk, Kahraman'ı bir civciv olarak bulmayı umuyordu.

Aradan iki ay geçti diye yazdım. Acaba Kahraman hala sağ mı, yaşıyor mu?
Şehirdeki kediler, bir kedinin civcivle arkadaşlığını yadırgamışlardı. Bu durum onlara ters gelmişti. Kedi, neden o civcivi yemiyordu? Aradan sıyrılan birkaç sokak kedisi, civcivi yemek için, girişim yapmış ve civcivin üstüne gitmişti ancak kedi önlerine çıkmıştı. Bu kedi Kahraman'ı bu işe sokan kediydi. O da kendi çapında bir tür efeydi. Korku bir zamanlar ondan korkardı yani korkusuzdu. Demir gibi bileği, çelik gibi yüreği vardı. Birkaç yıl öncesine kadar şehrin kedilerinin başkanıydı. Adaletle hükmediyordu. Anneleri geceleri vahşi kediler tarafından öldürülen yavru kedileri himayesine alırdı. Aç kalmış, açıkta kalmış sokak kedilerine kendi yiyeceğini verdiği, hasta kedileri tedavi ettiği çok görülmüştü. Vahşi kedilerin bir leopar kadar iri başkanını bir gece aniden karşısında görünce olduğu yerde çakılıp kalmıştı. Vahşi kedilerin başkanı Nara, senin derini yüzerim. Defol git bu şehirden... Deyip, onu bir pençe vuruşuyla yere sermişti.

Şehir kedileri başkansız kalmıştı. Kedi terk edilmiş, eski evlerde uykusuz geceler geçiriyordu. Onun beyninin derinliklerinde o zamanlar kendisinin bile fark edemediği gerçek şuydu: Vahşi kedilerin başkanı Nara'yı perişan etmek yani intikam. İntikamını almasına günden güne büyüyüp güçlenen Kahraman yardımcı olacaktı. Kahraman akıl almaz derecede güçlü bir iradeye sahipti. Laf kavgasında kesinlikle yenilmiyordu. Çok sert konuşuyor, karşısındakini eziyordu. Kızdığı zaman gözleri kıpkırmızı oluyordu. Kedi bunun nedenini bir türlü anlayamıyordu. Sormak aklına geliyordu ama sorsa Kahraman söyler miydi bilinmezdi. Kedi, Kahraman'ı vahşi kedilerin karşısına çıkarmadan önce iki kere şehir kedileriyle baş başa bıraktı ve onun kedilerle vuruşmasını seyretti. Birincisinde, kabadayı geçinen bir kedinin saldırısını Kahraman kolaylıkla savuşturdu ve sol kanadıyla bir vuruşta yere serdi. İkincisinde, Kahraman üç güçlü kediyle kavgaya tutuştu ve onları da sol kanat vuruşlarıyla yere serdi. Kediye göre, Kahraman hazırdı ve vahşi kedilerin karşısına çıkabilirdi.

Haziran ayının sıcak gecelerinden birinde kedi, Kahraman 'la şehirde gezintiye çıkmıştı. Kahraman'da Kahraman'dı hani: O, geçen zamanla birlikte büyümüş, iri-yarı, dev gibi bir horoz olmuştu. Uzaklardan, kenar mahalleden miyavlamalar, feryatlar duyulmaya başladı. Tecrübeli kedi durumu tüm acılığıyla anladı: " Fırla Kahraman, vahşi kediler katliam yapıyor. İleride yavru kedilerin barındığı eski bir ev vardı. Hepsini öldürüyorlar. Onları ancak sen kurtarabilirsin. "
Kahraman ileri atılırken konuştu: " Ne biçim vahşi kediymiş bunlar ya. Ne istiyorlar yavru kedilerden? "
Kedi koşuda Kahraman'dan geri kalmıyordu. Bir o, bir öteki öne geçiyordu: " Onlar zevk için öldürürler. "
Önce Kahraman eski eve daldı. Sesi gürdü Kahraman'ın, bağırınca yer-gök inledi: " Bırakın yavru kedileri. Gücünüz yetiyorsa bana çıkın. "

Gözlerini kan bürümüş yedi zalim vahşi kedinin başları Kahraman'dan yana döndü. Vahşi kediler, hiç vakit kaybetmeden kafaları koparılmış, parçalanmış yavru kedileri bırakarak Kahraman'ın üstüne atıldı. Kahraman, iki adım geri gitti. Bundan dolayı vahşi kediler yere yuvarlandılar. Karışıklıktan yaralanan Kahraman hücuma geçti. Güçlü kanatlarıyla vurarak, vahşi kedileri perişan etti. Vahşi kediler kaçarak canlarını kurtardılar.

Kahraman'la kedi sokağa çıkarak yürümeye başladılar. Kedi, Kahraman'a, vahşi kedilerin ormana gidince olanları başkan Nara'ya anlatacaklarını ve Nara'nın birkaç gün içinde şehre geleceğini, ayrıca aylar önce Nara'nın, aniden önüne çıkarak bir vuruşta kendisini yere serdiğini, intikamını almasını söyledi.

Kahraman: " Gelsin bakalım Nara, kim en büyük belli olsun. Sana söz kedi kardeş, Nara benimle görüştükten sonra bu şehre bir daha adım atmaz. "
Kedi: " Kahraman, çok dikkatli olman gerekir. Nara'yı kedi sanma, onu bir leopar olarak düşün, zaten leopar kadar. Aniden önüne çıkıp sana vurmaya çalışacaktır. Tetikte ol. "

Bir gece yarısı Kahraman, kediyle birlikte, karanlık sokaklarda dolaşıyordu. Evin birinin yanından dönerken, Nara karşılarına çıkıverdi. Arkasında yüzlerce vahşi kedi vardı. Kahraman, Nara'nın savurduğu pençeden eğilerek zorlukla kurtuldu. Onunla yakın dövüşe girmenin ölümü kucaklamak demek olduğunu anladı. Gördüğü kadarıyla Nara'ya vahşi kedi demek yanlıştı, ona leopar demek doğruydu. Kahraman geriye birkaç adım atarak Nara'ya sırtını döndü ve kaçmaya başladı. Otuz metre kadar kaçtıktan sonra Nara'nın nefesini ensesinde hissetti. Kahraman dönerek sağ kanadını Nara'nın yüzüne patlattı. Hayatında ilk kez bir darbe yiyen Nara durdu. Canı yanmıştı: " Bana nasıl vurursun? "

Gözleri hırstan kıpkırmızı olmuş Kahraman, Nara'nın üstüne yürürken, konuştu: " Seni gömerim Nara. Palavrayı bırak. Önce sen vurmak istedin. "
Nara şaşkındı ama aniden ileri atıldı. Kahraman'la birbirlerine girdiler. Toz, dumana karıştı. Çevreye sürüyle seyirci geldi. Kediler, köpekler, kuşlar, horozlar ve bir tavuk. Horozlar dört taneydi. Kahraman'ın kardeşleri. Tavuk ise, annesi. Durumu soruşturunca kavga edenlerin kim olduğu belli oldu. Nara ile savaşan horoz Kahraman'dı. Arada büyük güç farkı vardı. Kahraman'ı Nara'nın pençesinden kurtarmalıydı. Dört horoz kavgaya karıştı ve Nara daha ne oluyor diyemeden Kahraman'ı olay yerinden uzaklaştırdılar.

Aradan günler, aylar, yıllar geçti. Vahşi kediler ara sıra şehre iniyorlardı ama Nara bir daha şehre gelmedi. Hep dağda kaldı. Kedi şehrin kedilerine tekrar başkan oldu ve vahşi kedilerden uzak durmak için, kedilere gece sokağa çıkmayı yasak etti. Kahraman ise, annesi ve kardeşleriyle uzaklardaki bir çiftliğe giderek orada mutlu yaşadılar.

SON

Alıntı ile Cevapla
  #10  
Alt 16.10.26, 14:25
Acemi
 
Üyelik tarihi: 19.01.26
Bulunduğu yer: Bursa
Mesajlar: 15
Forum Puanı: 15
Etiketlendiği Mesaj: 0 Mesaj
Etiketlendiği Konu: 0 Konu
Standart

Gökbilimine Meraklı Padişah - Serdar Yıldırım
GÖKBİLİMİNE MERAKLI PADİŞAH
Bundan yıllarca önce gökbilimine meraklı bir padişah yaşarmış. Vaktinin çoğunu sarayın yanına inşa ettirdiği gözlemevinde geçirirmiş. O zamana kadar gökyüzü, yıldızlar, uzay, astronomi hakkında yazılmış ne kadar kitap, çizilmiş ne kadar harita varsa bunları mutlaka kitaplığında bulundurmak istermiş. Başka ülkelerin müneccimlerini, astronomlarını sarayında toplar, aralarında yaptıkları tartışmalara kendisi de katılırmış. Dünyanın varoluşundan yaşadıkları zamana kadar geçirdiği evreler, insanın dünyadaki macerası, gezegenlerde hayat olup olmadığı gibi pek çok soruya cevap ararlarmış.


Günlerden bir gün, Acemistan sarayındaki Ebu Salip Efendinin bir çeşit teleskop icat ettiği ve bununla birçok yeni yıldız keşfettiği haberi duyulur. Padişah vezirini huzura çağırır: Bu yeni keşfedilen yıldızların biçimleri, durumları neymiş bilmek isteriz. Tez Acem sarayına elçi gitsin. Ebu Salip Efendi buyursun gelsin, misafirimiz olsun, diye emretmiş. Aradan günler, haftalar geçmiş. Padişahın elçi aracılığıyla gönderdiği mektuptaki şartları olumlu bulan Ebu Salip Efendi, Acem Şahından izin almış, yola çıkmış. Gökbilimine meraklı padişah konuğunu sarayın kapısında karşılamış. Sarayda Ebu Salip Efendinin keşfettiği yıldızlar hakkında anlattıkları padişahı çok meraklandırmış. Yıldızların en büyüğüne kendi adının verildiğini duyan padişah, heyecandan yerinde duramaz olmuş. Bir an önce teleskopun bir eşini de burada yapmasını istemiş. Ertesi gün sarayın yanındaki gözlemevine gitmişler. Ebu Salip Efendi malzemeleri yetersiz, gözlemevini de küçük bulmuş. Daha büyük bir gözlemevi yaptırmak istemiş. Padişahtan gerekli izni alan Ebu Salip Efendi saraydan oldukça uzakta bulunan bir dağın yamacında yeni gözlemevinin inşaatını başlatmış. Kendisi de yakındaki bir köye yerleşmiş.


Gözlemevinin yapımı aylarca sürmüş. Harcanan para tahminlerin çok üstüne çıkmış. Devlet hazinesinde para kalmamış. Padişah halkından dört beş sene sonrasının vergilerini istemeye başlamış. Halk büyük sıkıntılar içinde kalmış. Ellerindeki avuçlarındaki son kuruşlarını gözlemevinin yapımı için veren halk çaresizlik içine düşmüş. Vergi tahsildarları ile aralarında çatışmalar çıkmış. Padişah gaflet uykusundan uyanamamış. Yapılan uyarıları umursamaz görünmüş. Yeni keşfedilen yıldızların ve adının verildiği büyük yıldızın saçmakta olduğu ışık gözlerini kamaştırmış. Sarayında yapılan ara sıra Ebu Salip Efendinin de katıldığı konusu uzay, yıldızlar, astronomi olan toplantıları daha bir can kulağı ile dinler olmuş.


Yaz günlerinden birinde, padişah iki adamı ile birlikte kıyafet değiştirerek bir köye gitmiş. Köyün sahibi; otuz yaşlarında, dürüst, iyi kalpli, mert bir adammış. Padişah ve iki adamını evine davet etmiş. Yemekler yenmiş, ayranlar içilmiş, koyu sohbet başlamış. Söz, sağdan soldan derken, dönmüş, dolaşmış, yıldızlara, uzaya gelmiş dayanmış. Tüccar kılığındaki padişah ilk insanın yeryüzünde görünmesinden tutmuş, dünyanın gizli kalmış bütün sırlarını anlatmış. Uzayın sonsuz bir boşluk olduğunu, bu sonsuz boşlukta sayılamayacak kadar gezegen ve yıldızın bulunduğunu söylemiş. Yüce padişahın yaptırmakta olduğu gözlemevi ve son derece geliştirilmiş teleskop sayesinde adı sanı bilinmeyen pek çok gezegen ve yıldızın keşfedileceğinden bahsetmiş. Padişahlarına insanlığın şükran borçlu olduğunu belirtmiş.


Tüccar kılığındaki padişahın anlattıklarını sessizce dinlemekte olan köyün sahibi: İnsanlık padişahımıza neden şükran borçlu olsun? Gözlemevinin yapımı için, teleskop yapımı için harcanan paralar nereden bulunuyor diye düşünmek gerekir. Zaten zar zor geçinen halktan alınan vergileri olabildiğince arttırmak, üstelik dört beş sene sonrasının vergilerini zorla almaya çalışmak hangi kanunda vardır? Bunun adı zorbalık değil de nedir? Fakir fukaranın karnı mı doyacak sanki yıldız keşfetmekle? Ebu Salip o toplanan paraların birini taşa, on birini kuşa çevirirmiş, demiş.
Bu sözler yenilir yutulur gibi değilmiş. Tüccar kılığındaki padişah, oturduğu yerden hırsla ayağa fırlamış. Yanındaki iki adamı yerlerinden kalkmışlar, elleri kılıçlarında, kılıçları kınlarından yarı yarıya sıyrılmış vaziyette, tetikte beklemişler. Şu haddini bilmez bu pervasızlığının hesabını canıyla ödemeliymiş. Köyün sahibinin söyledikleri tüccar kılığındaki padişahın beyninde balyoz gibi patlamış. Gözlerinin beyazı kaybolmuş: - Yüce padişah hakkında nasıl böyle konuşursun? Devlete vergi vermek vatandaşlık görevidir. Herkes bana ne derse uzayın sırlarını kim çözecek?


Köyün sahibi yer minderinde oturur vaziyette: Devlete vergi vermek, fakat kazancına göre. Bir devrin insanına bu kadar yüklenilmez. Eldeki avuçtaki son kuruşu almak günahtır. Uzayın sırlarının çözülmesi için uğraş verenler insanlığa büyük bir hizmet etmiş olurlar. Bu çözüm birkaç yılda gerçekleşmez. Bilim ve fen ilerledikçe hepsi birer birer çözülecektir. Bunun için belki de yüzyıllar geçmesi gerektir. Zamana ihtiyaç vardır, demiş. Köyün sahibinin sözleri mantığa son derece uygunmuş. Padişah durgunlaşmış: Toplanan paraların birisi gözlemevi için harcanıyorsa, on biri kuşa nasıl çevriliyor?
- Her ayın son günü çuvallar dolusu kuş arabalar içinde Acem Şahına gönderilirmiş.


Padişah başka söz söylememiş. Bir baş işaretiyle karşısındakini selamlayıp dışarıya çıkmış. İki adamıyla birlikte atlarına binmişler. Başkente doğru hızla uzaklaşmışlar. Köyün sahibinin iddia ettikleri doğru çıkar. Padişahın ustaca hazırlanmış planı sayesinde, ayın son günü, Acem Şahına gönderilmek istenen arabalar içinde çuvallar dolusu altın para ele geçirilmiş. Suçlular yakalanmış. Ebu Salip Efendinin büyük bir palavracı olduğu, teleskop yapımından anlamadığı, yıldız mıldız keşfetmediği ortaya çıkmış. Toplantılarda anlattıklarını ezberlemiş olduğu açıklanmış. Ebu Salip memleketindeki malını mülkünü sattırarak ele geçen parayı padişaha vermiş. Böylelikle canı bağışlanmış. Fakat ömrünün sonuna kadar gözetim altında kalacakmış. Oldukça yüklü bir miktar olan bu paralar ile ayın son günü ele geçirilen altın paralar eski sahiplerine, yani halka geri verilmiş. Acılar hafifletilmiş..


Su gibi akıp gidenin adı zamanmış. Zaman içinde padişah ile iki adamı kıyafet değiştirerek sık sık köy ağasının evinde misafir kalmaya başlamışlar. Bu görüşmeler süresince ne tüccar kılığındaki padişah köy ağasına kendisinin padişah olduğunu söylemiş, ne de köy ağası tüccarın padişah olduğunu ilk günden beri bildiğini ona hissettirmiş. Yıllarca her konuda bilgi alışverişinde bulunmuşlar. Köy ağasının daima halk için, halktan yana olan istek ve düşünceleri ön plana alınmış. Bu istek ve düşünceleri uygulamak genelde çok basitmiş. Gezegenleri ve yıldızları bir tarafa bırakan padişah halkının mutluluğu için çalışmış.


SON


Yazan: Serdar Yıldırım


BU HİKAYENİN BULUNDUĞU KİTAPLAR:

Türkiye Çocuk Dergisi - Sayı: 1071 - Nisan 2016 - Sayfa: 32-33
Türkçe 3F Çalışma Kağıdı - Yayın Yılı: 2019
4. Sınıf Tüm Dersler Soru Bankası - Ünlü Yayınevi - 2017 - Sayfa 44
4. Sınıf Tüm Dersler Soru Bankası - Okyanus Yayını - 2020 - Sayfa 65
6. Sınıf Türkçe Soru Bankası - Ankara Yayıncılık - 2018 - Sayfa 99
Trakya Gözlem Gazetesi - Yayın Tarihi: 13-10-2015
Merhaba Gazetesi Konya - Yayın Tarihi: 18-4-2010
Söz Gazetesi - Yayın Tarihi: 30-12-2015

Yayınevleri internetten alıyor. İşin parasal yönü yoktur. Benim amacım okuyucuya güzel eserler sunmaktır.

KELOĞLAN İLE NASREDDİN HOCA
Keloğlan kasabaya tavuk satmaya gitmiş. Pazara gelince elindeki iki tavuğa müşteri aramaya başlamış. Adamın biri tavuklara bir altın vermiş. Keloğlan bunu kabul etmemiş. İlle de iki tavuğa iki altın isterim demiş. Keloğlan’ın tavukları bir altına vermediğini gören adam: “ Bak Keloğlan, bende bir define haritası var. Yalnızım, yaşlandım artık. Bu sebepten defineyi aramaya çıkamadım. Eskiden Zenginoğlu’ nun konağında çalışırdım. Bu haritayı bana Zenginoğlu vermişti. İki tavuk benim olsun, harita senin olsun, defineyi ara bul, ömrünce mutlu ol ” demiş. Keloğlan adama inanmış, değiş tokuş yapılmış. Keloğlan akşamüstü yorgun argın köyüne dönmüş.

Anası: “ A benim kel oğlum, kabak oğlum. Hiç bu kağıt parçasına iki tavuk verilir mi? Sen tavukları satıp gaz, tuz alacaktın. Kandırmışlar seni. Şimdi karanlıkta otur, yemekleri tuzsuz ye de aklın başına gelsin ” diyerek bağırıp çağırmış. Keloğlan oralı olmamış, aklı fikri definedeymiş. Sabahı zor etmiş, erkenden kalkmış.
Anasına: “ Ana ben defineyi aramaya gidiyorum. Kışlık yiyecek hazırlamıştım. Varsın gaz olmasın, akşamları erken yatarsın. Varsın tuz olmasın, komşudan istersin. Defineyi bulursam, seni sultanlar gibi yaşatacağım ”demiş. Anasının elini öpmüş. Keloğlan’ ın kararlı olduğunu gören anası çaresiz fikir değiştirmiş. “ Güle güle git, Keloğlan. İnşallah defineyi bulursun “ diyerek Keloğlan’ ı uğurlamış.

Keloğlan dağ-bayır aşmış, günlerce aramış, sonunda haritadaki kuyuyu bulmuş. Define bu kuyunun içindeymiş. Kuyuya attığı taş tak diye ses çıkarmış. Keloğlan kuyuda su olmadığını anlamış. Fakat geçen yıl köydeki kör kuyuya inen ve bir daha çıkamayan üç kişi aklına gelmiş. “ Yanımda köyden getirdiğim ip var. Kuyunun kenarına bağlayıp insem ya ben de onlar gibi kuyudaki zehirli dumandan boğulur kalırsam halim nice olur, diye düşünceye dalmış. Evvela bana mert, sözünün eri, kuyudaki tehlikeyi ortadan kaldırabilecek bir yardımcı lazım. Böylesi de nerelerde bulunur, diye düşünürken aklına Nasreddin Hoca gelmiş. Tamam demiş Hoca bu işin çaresini bulur. ‘

Az gitmiş uz gitmiş, sonunda Akşehir’ e varmış. Sormuş, Nasreddin Hoca’ nın evini göstermişler. Kapıyı çalmış. Nasreddin Hoca kapıyı açmış. “ Buyurun evladım “ demiş, “ Ben Nasreddin Hoca’ yım. Bir şey mi arzu etmiştiniz? “
“ Hocam bizim köyde bana Keloğlan derler. Sizin önemli bir meselenin çözümüne yardımınızı rica edecektim. Beni dinlemek zahmetine katlanırsanız çok sevinirim. “
Hoca Keloğlan’ ı evine buyur etmiş. Keloğlan define haritasına nasıl sahip olduğunu, anasına veda edip köyden ayrıldığını, haritadaki kuyuyu bulduğunu, kuyuya neden inemediğini anlatmış. “ Eğer defineyi bulursak yarı yarıya paylaşırız, Hocam. Ne dersiniz? ” diyerek sözü bağlamış.
Nasreddin Hoca: “ Uzun süredir kullanılmayan veya etrafındaki toprak tabakasından içine zehirli hava sızan kuyularda, yeterli hava akımı olmadığı için, bu zehirli hava birikir. Eğer böyle kuyulara inilirse insanı zehirler, öldürür. Söylediğine göre kuyunun derinliği dokuz on metre varmış. Kuyunun çevresini kazıp genişletmek çok yorucu ve zahmetli, ikimiz başaramayız. Yardımcı bulmaya kalksak kulaktan kulağa yayılır, halk kuyunun başına dolar. Başka bir yol bulmalıyız Keloğlan. Sen bizde birkaç gün misafir kal, düşünüp hal çaresini bulurum. “

Nasreddin Hoca sonraki iki gün planlar yapmış, taslaklar çizmiş. Planları demirciye götürmüş. Bu aletlerin olanını vermesini, olmayanı çizime uygun olarak yapmasını tembihlemiş. Haftasına aletler hazır olmuş. İki eşeğin çektiği bir araba almış. Arabaya aletleri, yiyecek, içecek gibi ihtiyaçları koymuş. Karısıyla vedalaşıp eşeğine binmiş. Nasreddin Hoca eşeğiyle önde, Keloğlan arabayla arkada, yola koyulmuşlar.

Günlerce süren zahmetli yolculuktan sonra definenin bulunduğu kuyuya varmışlar. Hoca kuyuyu incelemiş. Keloğlan ile birlikte demirciye yaptırmış oldukları büyük körüğü kuyunun yanına indirmişler. Yaklaşık on santim genişliğindeki borunun bir ucunu kuyunun dibine sallamışlar. Diğer ucunu körüğe takmışlar. Birlikte körüğe temiz hava basmaya başlamışlar. Yıllardır burada biriken durgun ve zehirli hava, temiz ve basınçlı havanın etkisiyle parçalanmaya, yavaşça yükselmeye, kuyudan çıkmaya başlamış. Körük her hava basışında kuyudaki zehirli hava oranı azalıyormuş. Bu işlem ertesi gün de devam etmiş. Üçüncü gün kuyunun temizlendiğine kanaat getirmişler. Yine de her şeyden emin olmak için Nasreddin Hoca arabada getirdiği bir kediyi çuvala koymuş. Çuvalı ipe bağlayıp kuyunun dibine sarkıtmış. Yarım saat sonra kediyi çıkardığında dipdiri olduğunu görmüş.

Keloğlan ipi beline bağlayıp kuyuya inmiş. Haritada belirtilen taşı çıkarmış. Taşın altındaki toprağı kazınca, sandığı bulmuş. Yanındaki diğer ipe sandığı bağlamış ve Hoca’ ya kendisini çekmesi için seslenmiş. Keloğlan kuyudan çıkınca, Hoca ile sandığı yukarıya çekmişler. Sandığın kilidini kırıp, kapağını açınca, bir de ne görsünler: Çil çil altınlarla dolu değil miymiş sandığın içi… Çok sevinmişler. Hemen altınları paylaşmışlar.

Ertesi gün, Nasreddin Hoca eşeğiyle Akşehir’e, Keloğlan arabayla köyüne doğru yola koyulmuşlar. Keloğlan köyünde dillere destan bir konak yaptırmış. Hizmetçiler, uşaklar tutmuş. Tarlalar, bağlar, bahçeler satın almış. Anasıyla birlikte sultanlar gibi yaşamaya başlamış. Keloğlan’ ın görülmemiş zenginliği padişahın kulağına gitmiş. Ava çıktığı bir gün Keloğlan’ ın konağına uğramış. Keloğlan padişaha hürmet göstermiş, en iyi şekilde ağırlamış. Gördüğü yakın ilgiden çok memnun kalan padişah, Keloğlan’ ı gelecek ay kutlanacak bayram için, sarayına davet etmiş.

Bayram günü Keloğlan arabalar ve uşaklarla beraber saraya gitmiş. Eğlenceler sırasında padişahın dünya güzeli kızı Menekşe ile tanışmış ve aşık olmuş. Menekşe de Keloğlan’ ı görür görmez sevmiş ve yanından ayrılmak istemiyormuş. Bayram eğlenceleri bittikten sonra Keloğlan konağına dönmüş. Anasına Menekşe Sultan’ ı görür görmez aşık olduğunu, onsuz yapamayacağını söylemiş. Düşünmüşler, taşınmışlar, padişahtan Menekşe’yi istemeye karar vermişler. Daha sonra anasıyla gidip kızı istemişler. Padişah Menekşe’yi Keloğlan’ a vermiş. Keloğlan konağına dönüp düğün hazırlıklarına başlamış. Bir taraftan da Nasreddin Hoca’ ya haberciler gönderip, düğüne davet etmiş.

Nasreddin Hoca payına düşen altınlarla Akşehir’e döndükten sonra yoksulları, yetimleri, giydirip kuşatmış, parasının çoğunu hayır işlerinde kullanmış. Bir yandan da Keloğlan’ın köyünde konak yaptırdığını, uşaklar tutup, araziler satın alıp sultanlar gibi yaşamaya başladığını dost sohbetlerinde ve gelip giden yolculardan duyar, anlatılanlara sevinirmiş. Keloğlan’ ın düğün haberini ve Menekşe Sultan ile evleneceğini duyunca keyfi pek yerine gelmiş. Hemen düğüne gitmek için hazırlıklara başlamış. Halılar, kürkler, ipek kumaşlar almış. Menekşe’ye küpe, kolye, gerdanlık gibi ziynet eşyaları almış. Ayrıca dört atın çektiği iki araba satın almış, iki tane de uşak tutmuş. En değerli elbiselerini, en gösterişli kürkünü giymiş. Karısıyla birlikte düğünden birkaç gün önce yola çıkmış.

Nasreddin Hoca maiyetiyle birlikte gayetle şatafatlı bir şekilde saraya varmış. Keloğlan Hoca’ yı kapıda karşılamış. Elini öpmüş. Sarılmışlar, hasretle kucaklaşmışlar. Düğün gününe kadar Hoca başından geçmiş nice olaylara ince espriler katarak anlatmış. Davetlilerin hoşça vakit geçirmelerine yardımcı olmuş. Sazlı, sözlü eğlenceler arasında Keloğlan ile Menekşe Sultan evlenmişler. Mutluluklarına diyecek yokmuş. Daha uzun yıllar mutlu ve bahtiyar olarak yaşamışlar.

SON

Yazan: Serdar Yıldırım

BU HİKAYENİN BULUNDUĞU KİTAPLAR:
Limon Kokulu Masallar - Yakamoz Çocuk - Yayın Yılı: Mart 2015 - Sayfa 73-90
Masal Saati Tik Tak - Yakamoz Çocuk - Yayın Yılı: Kasım 2014 - Sayfa 88-109
En Güzel Keloğlan Masalları - Yakamoz Çocuk - Yayın Yılı: Kasım 2013 - Sayfa 211-229
Masal Bahçesi - Revzen Kitap - Yayın Yılı: Kasım 2015 - Sayfa 154-172
Keloğlan Masalları - Gönül Yayıncılık - Yayın Yılı: 2015 - Sayfa 50-54
Keloğlan Masalları - Akvaryum Yayınevi - Yayın Yılı: 2011 - Sayfa 59-63
Keloğlan Masalları - Gnosis Yayıncılık - Yayın Yılı: 2014
Keloğlan İle Akıllı Çözümler - Mim Grafik - Yayın Yılı: 2015
Romanya Hakses Gazetesi - Yayın Yılı: Şubat 2015
Romanya Hakses Dergisi - Yayın Yılı: Mayıs 2016
Trakya Gözlem Gazetesi - Yayın Tarihi: 22 - Ocak - 2026

Yayınevleri internetten alıyor. İşin parasal yönü yoktur. Benim amacım okuyucuya güzel eserler sunmaktır.

Alıntı ile Cevapla
Cevapla


Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevap Son Mesaj
Keloğlan Masalları - Serdar Yıldırım Serdar102 Hayat Dersleri & Hikayeler 4 07.02.26 14:50
Rüyada Yıldırım Görmek NGB V-Y Harfleri Rüya Tabirleri 0 22.11.23 00:09
Define Olan Yere Yıldırım Düşermi? Sezen Define Uygulamaları 9 23.12.18 07:54
Bakara Suresi Açıklamalı Tefsiri Havasokulu Kuran-ı Kerim Tefsiri 81 03.07.18 14:30
Rüyada Yıldırım Görmek Havasokulu V-Y Harfleri Rüya Tabirleri 0 07.10.17 14:55


Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 08:55.


Powered by vBulletin® Version 3.8.5
Copyright ©2000 - 2026, Jelsoft Enterprises Ltd.
havasokulu1.com