![]() |
Vahdet-i Vucud - Varlık Birliği
Vahdet-i Vücud (varlık birliği); tasavvuf düşüncesinde, yaratanla yaratılanın tek kaynaktan geldiğini ve "bir" olduğunu savunan görüştür. Künt'ü Kenz inancı "Gizli bir Hazine idim bilinmeyi istedim" yani dünyadaki bütün varlıkların ve tüm evrenin Tanrı'nın yansımaları olduğu anlamını taşır, İnsanların Allah'tan gelip yine Allah'a dönüşleridir.
Nefsini terbiye eden insan oğlu Şeriat, Tarikat, Marifet ve Hakikat kapılarından geçer ve en sonunda Hak ile Hak olur. Hallac-ı Mansur ve Seyyid Nesimi'nin kendilerini ölüme götüren "En-el Hak" sözü, bu inancın yansımasıdır. Dönemlerinde, bu Evliyalar, dinden çıkmakla sapkınlıkla ve şirkle suçlanmıştır. Hallac-ı Mansur, ölüm anında şu sözleri söylemiş ve Allah'tan katillerini bağışlamasını dilemiştir: "Ya Rabbi canımı alan bu kullarını bağışla; çünkü onlar senin bana gösterdiğin sırlarından haberdar değiller, senin bana gösterdikerini onlar göremezler bilemezler." Bu inancın en büyük temsilcileri Hacı Bektaş Veli, Şeyh Bedreddin, Yunus Emre, Niyazi-i Mısri gibi büyük düşünürlerdir. "Vahdet-i vücud" tabiri bu öğretinin en büyük sözcüsü olan Muhyiddin İbn Arabi'nin eserlerinde bu kelimeler ile adlandırılmaz. İfadeyi ilk kullanan, İbn Arabi'nin öğrencisi Sadreddin Konevi'dir. [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] |
" Şimdi bizim aramıza
Yola boyun veren gelsin Şeriatı Tarikatı Hakikatı bilen gelsin.. Sevgiyle |
Allah nefs'i yarattı ve sordu
Sen kimsin?ben kimim? Nefs sen sensin bende benim. Allah "Götürün 300 sene yakın Nefs tekrar geldi Allah sordu sen kimsin ben kimim o yine sen sensin bende benim dedi. Bu 3 defa tekrar etti ve Allah götürün 3 gün oruç tutsun dedi. Nefs 3 gün oruç tutup geldi. Cenabı Allah yine sordu. Sen kimsin ben kimim? Nefs heyecanla (ente Rabbi) Sen Rabbimsin dedi. |
Hakikatte sen ben yok
|
Bana sen gel,
tek gel, kendin gel, kendinle beraber, seni kasacak, sana kasvet olacak, başka başka, olmaya çalışan taraflarınla gelme, sen gel, yanlızca sen, olduğun gibi gel. Hatanla gel, günahınla gel, Beceriksizliğinle gel, Ama tek gel. Sen gel. Başka gelme.. |
Vahdet'i Vücud'u anlamak için islamı kuranı tüm zerrelerinize indirerek yaşayarak anlayabilmeniz gerekmektedir. Şeyhül Ekberi çok iyi kavramınız ile alakalıdır. Dahasını sayardım ama bu yeter vesselam
|
Varlık yüksek yola çağırıldığında
Varlık Yüksek Yol’a çağrıldığında, bu süreç sırasında eski hayatının dağılıp gideceğini bilir. Bu durumda kendinizi ruhsal düzeyde gelişirken ve etrafınızdaki bazı kişileri hayatınızdan çıkarırken bulursunuz. Bunlar çoğu zaman aile üyeleri ve size en yakın, en sevdiğiniz kişiler olurlar.
Size neler olduğunu anlamayacaklar ve kendi anlayışlarındaki sizi orada tutmak isteyebilecek, yapmanız gerekenleri kendileri belirlemeye kalkışabilecek ve kendi dünyalarına uygun olan kişi olarak kalmanızı isteyebileceklerdir. Siz mevcut sistemleri aşarken onlar çoğunlukla kendilerini güvende hissettiren eski sistemlerine ve inançlarına tutunacaklardır. Kişi bir kez eski inanç sistemlerini aştığında bir daha onlara geri dönemez. Bunu yapmaya cezbolduğu zamanlar olabilir, bir kez daha eski grubunun bir parçası olmak isteyebilir çünkü bazı varlıklar grubun güvenliğini isterler, bununla beraber kişi bir süre sonra bu eski yolların ruhun daha büyük Hakikatlere, daha büyük anlamlara olan açlığını gidermeye hizmet edemeyeceğini görecektir. Çağrı, bir kez geldiğinde egodan, aileden, arkadaşlardan daha yüksek bir güç olarak ortaya çıkacaktır. Bu bireyin, kendini bulabilmek adına içinde bulunduğu toplumu terk etmesi için ruhunun yaptığı bir çağrıdır. Varlık bunu yapabildiğinde ise Yüksek Gerçeklikler, Yüksek Öğretmenler gelecek ve varlıkla yüksek yöntemlerle çalışmaya başlayacaklardır. Unutmayın, ruh bu yolculukta kendi başına yürümek zorundadır ama yine de kendisiyle aynı yolda olanlar hayatında ortaya çıkacak, birbirlerinin yaşamlarına çekilecekler ve insan bedeninin dış kabuğundan değil, ruha yazılan görünmez işaretlerden birbirlerini tanıyacaklardır. Böyle bir çağrı aldığınızda yönlendirileceğinizi, size rehberlik edileceğini unutmayın çünkü artık aydınlanma yolunda yürümeye hazırsınız demektir. Bu bir yol, bir yolculuktur; kendiliğinden olan ve tamamlanan bir şey değildir. Bu yolda yürüdükçe zaman zaman keskin sınavlara tabi tutulursunuz ve bu da sizi geçmişteki programlara, eski inanç sistemlerine ve yöntemlere göre davranmaya cezbedecektir. Bu eski programlar insanları uzun süre bir hapishanede ve uykuda tutmuştur. Medyanın, dış dünyanın gerçek olmayan hatalı bilgilerle dolu olan sürekli bombardımanının üzerine çıkmak (kendi içinizde etkilerinin kontrolünü sağlamak, çn) gerekeceğini ve en derin gerçeklerin dışarıda değil içeride bulunabileceğini anlarsınız. Yolunuzda ilerledikçe, içsel görüş ve biliş deneyiminizin kendinizden daha büyük olduğunu çok net olarak göreceğiniz anlar olacaktır. Yanaklarınızdan süzülen huşu, şükür ve birlik gözyaşlarınız olacaktır. İçsel ve dışsal olarak, aydınlanma ateşiyle dolacaksınız. İşte o zaman lutuflandırılırsınız. Yüksek Üstadlar tarafından, İlahi Olan tarafından, ruhunuzun ait olduğu ruhsal aileniz tarafından, içsel planlarda ödüllendirilirsiniz. Böyle anlar derin anlardır. İçinizden geçen ölçüye sığmayacak güçlülükte bir enerjiyle karşılaşacaksınız ve tüm varlığınızın buna doğru genişlediği anlarınız olacaktır. |
Allah'tan geldik ve ona gideceğiz.
|
Vahdet-i Vücud ne demektir?
Vahdet-i Vücud: "Güldüren de ağlatan da O'dur." demektir!
Vahdet-i Vücud: "Biz insanı en güzel biçimde yaratmışızdır. Sonra onu aşağıların aşağısına indirdik" demektir! Vahdet-i Vücud: "kötülük duygusunu ve takvasını ilham edene andolsun" demektir! Vahdet-i Vücud: "Size selam verene “Hayır, sen mü'min değilsin demeyin (siz de öyleydiniz)!" demektir! Vahdet-i Vücud: "Göklerde ve yerde ne varsa, ister istemez kendileri de gölgeleri de sabah akşam Allah'a secde eder" demektir! Vahdet-i Vücud: “Sizi de sizin yaptıklarınızı da yaratan Allah olduğu halde.." demektir! Vahdet-i Vücud: “Allah kişi ile kalbi arasına girer” demektir! Vahdet-i Vücud: "Her şeyi konuşturan Allah, bizi de konuşturdu." demektir! Vahdet-i Vücud: "Nihayet kullarımızdan bir kul buldular" demektir! Vahdet-i Vücud: "Her nereye dönerseniz vech-i ilahi oradadır." demektir! Vahdet-i Vücud: “Allah her şeyi ihata edendir" demektir! Vahdet-i Vücud: "Şahdamarından daha yakın" demektir! Vahdet-i Vücud: "Sizden öncekilerin çektiklerini çekmeden, cennete mi gireceğiz sanırsız?" demektir! Vahdet-i Vücud: "Sayılamayacak kadar çok Ayet'in İdrak'ı" demektir! Yani "Vahdet-i Vücud Panteizm'dir" vesaire filan diyerek "La İlahe İllallah'tan kaçamazsın Müslüman!" demektir!.. |
Vahdet-i Vücud (varlık birliği)
Vahdet-i Vücud (varlık birliği); tasavvuf düşüncesinde, yaratanla yaratılanın tek kaynaktan geldiğini ve "bir" olduğunu savunan görüştür.
Künt'ü Kenz inancı "Gizli bir Hazine idim bilinmeyi istedim" yani dünyadaki bütün varlıkların ve tüm evrenin Tanrı'nın yansımaları olduğu anlamını taşır. İnsanların Allah'tan gelip yine Allah'a dönüşleridir. Nefsini terbiye eden insan oğlu Şeriat, Tarikat, Marifet ve Hakikat kapılarından geçer ve en sonunda Hak ile Hak olur. Hallac-ı Mansur ve Seyyid Nesimi'nin kendilerini ölüme götüren "En-el Hak" sözü, bu inancın yansımasıdır. Dönemlerinde, bu Evliyalar, dinden çıkmakla sapkınlıkla ve şirkle suçlanmıştır. Hallac-ı Mansur, ölüm anında şu sözleri söylemiş ve Allah'tan katillerini bağışlamasını dilemiştir: "Ya Rabbi canımı alan bu kullarını bağışla; çünkü onlar senin bana gösterdiğin sırlarından haberdar değiller, senin bana gösterdiklerini onlar göremezler bilemezler." Bu inancın en büyük temsilcileri Hacı Bektaş Veli, Şeyh Bedreddin, Yunus Emre, Niyazi-i Mısri gibi büyük düşünürlerdir. “Vahdet-i vücud” tabiri bu öğretinin en büyük sözcüsü olan Muhyiddin İbn Arabi'nin eserlerinde bu kelimeler ile adlandırılmaz. İfadeyi ilk kullanan, İbn Arabi'nin öğrencisi Sadreddin Konevi'dir. |
Hallac-ı Mansurun eserlerinden olan "Tavasin'in" 11.ve son bölümü olan "Bustan-ül Marife'sini (Marifet bahçesi) okumanızı tavsiye ederim...
|
konu ile ilgili bir makale ;
“Lâ mevcude illa hu” (Ondan başka mevcut yoktur.) diyerek, varlığın ancak Allah’a mahsus olduğunu esas alan ve mahlukatın varlığını kabul etmeyen bir tasavvuf ekolüdür. Ekolun kurucusu Muhyiddin-i Arabî Hazretleridir. Sadeddin Konvevî Hazretlerinin dışında, bu yola giren büyük zatlara rastlanmaz. Muhyiddin-i Arabî Hazretlerinin bazı görüşleri, kendisinden sonra gelen tasavvuf ehlince benimsenmiş olmakla birlikte bu yol, diğer tarikatlar gibi, büyük kitlelerin tâbi olduğu bir meşrep hâlini almamıştır. Vahdet-i vücut meşrebinde Allah namına mahlukat inkâr edilirken, materyalistler ve tabiatçılar bu meşrebi o büyük velinin anlayışına taban tabana zıt bir yola çekerek, tabiat namına Allah’ı inkar yoluna girmişlerdir. Önce, vahdet ve vücut kelimeleri üzerinde biraz duralım. "Vahdet"in sözlük anlamı, birlik’tir. Zıt anlamı “kesret”, yâni çokluktur. Meselâ, beş farklı harf bir kesrettir, ama bunlar tevhit edilerek bir kelime hâlini alırlarsa vahdete erilmiş olunur. Kâinat kitabı denilen bu âlemde, bu mânânın sonsuz misalleri vardır. Yüzlerce dal bir ağaç olarak karşımıza çıkarken, milyarlarca hücre bir bedende birleşiyorlar. Bir olan Allah’ın mukaddes varlığı için “vacibü'l-vücut”, kesret dairesini meydana getiren mahlûkatının varlığı için ise “mümkinü'’l-vücut” tabirleri kullanılır. Vacip; varlığı kendinden olan, bir başkasının var etmesiyle var olmaktan münezzeh bulunan, ezelî ve ebedî var olan Allah’ın varlığı. Mümkin; varlığı, yaratıcısının var etmesiyle tahakkuk eden, o dilediğinde hemen yok olmaya mahkûm, bu cihetle varlığı ile yokluğu yaratıcısının kudretine nispetle eşit bulunan mahlûkatın varlığı. İşte vahdet-i vücut meşrebindeki bir velî, “istiğrak” dediğimiz mânevî sarhoşluk hâline girdiğinde varlığı sadece vacip varlığa hasreder, mümkinin varlığını inkâr eder. “Lâ mevcude illâ hu” yâni “Ondan başka varlık yoktur.” der. Bu sözün cezbe hâlinde, mânevî sarhoşluk hâlinde söylendiği açıktır. Zira, Ondan başka varlık olmasa, bu sözün de söylenememesi gerekirdi. Ama, bu sözü söyleyen zât o anda bunu da düşünecek hâlde değildir. İstiğrak halinin bir gölgesi, günlük hayatımızda da bazen kendini gösterir. İlmî bir eseri okuyan insan kendini mânâya kaptırdı mı, artık kelimeleri bir bakıma görmez olur. Onları hatırlamaz, onlarla meşgul olmaz. O her şeyiyle ilme dalmış, onda gark olmuştur. O anda kitabı unuttuğu gibi, onu tutan parmaklarını, ona bakan gözlerini de unutmuştur. Vahdetü’l-vücut için, Mesnevî-i Nuriyye’de “Tevhidde istiğraktır ve nazara sığmayan bir tevhid-i zevkîdir.” buyrularak bu meşrebin akıl ile izah edilemeyeceğine dikkat çekilir. |
Devamı ;
Bir aynayı güneşe karşı tuttuğunuzda güneş o aynada görünür. Onun nuruyla ayna da aydınlanır. O da ışık saçmaya başlar. Bu ayna şuurlu olsa, güneşin nurunu kalbinde taşır, ona iman eder ve kendisindeki bütün renklerin, ışığın, hararetin hep ondan geldiğini bilir, ona minnettar olur. Bu şuurlu aynanın güneşe doğru yaklaştığını farz edelim. Yaklaştıkça güneşten daha fazla ışık alacak, daha çok parlayacak, diğer yandan, daha fazla ısınacak, yanacaktır. Ayna güneşe yaklaştıkça onda, güneşin görüntüsü dışında kalan saha gittikçe azalır. Ve sonunda aynanın tamamı güneşin nuruyla dolar. Artık onun kalbinde başkasına yer yoktur. Yaklaşma devam ettikçe, ışığın şiddetinden ayna kendini göremez olur. Şiddetli hararet ve nur ile kendinden geçer, istiğrak hâline girer. Artık ne kendisi kalmıştır ortada ne de ışığı. İşte o ayna bu halde iken, “Güneşten başka bir şey yoktur.” derse, bu onun mânevî sarhoşluğunun ifadesidir. Risale-i Nur Külliyatı'ndan Mektûbat’ta, “Kalbî ve hâlî ve zevkî olan bu meşrebi aklî ve kavlî ve ilmî sûretine çevirmemek” gerektiği önemle vurgulanır. Ve Lem’alar’da bu mânâyı teyit için, “Bu mesele-i vahdetü’l vücudu, şimdiki insanlara telkin etmek ciddi zarar verir.” denilerek çoğu insanımızın maddede boğulduğu, sebeplere gereğinden çok fazla önem verdiği bu gaflet zamanında, bu meşrebi insanlara telkin etmenin ters sonuçlar vereceğine şöylece dikkat çekilir: "O meşrep, daire-i esbaptan geçip, terk-i mâsiva sırrıyla, mümkinattan alâkasını kesen ehass-ı havassın istiğrak-ı mutlak hâletinde mazhar olduğu salih bir meşrebdir. Bu meşrebi esbab içinde boğulanların ve dünyaya aşık olanların ve felsefe-i maddiye ile tabiata saplananların nazarına ilmî bir sûrette telkin etmek, tabiat ve maddede onları boğdurmaktır ve hakikat-ı İslâmiyyeden uzaklaştırmaktır.” |
devamı ;
Nur Külliyat'ında bu meşrebin “salih” olduğu, mensuplarının da "ehass-ı havas" oldukları zikredilmekle birlikte, bu meşrebin zannedildiği gibi en ileri bir hakikat yolu olmadığına da bilhassa dikkat çekilir. “Hulefa-i râşidinden ve eimme-i müçtehidinden ve selef-i sâlihînin büyüklerinden o meşreb sarihen görünmüyor.” denilerek, bu meşrebin hususî kaldığı, umuma mâl olamadığı vurgulanır. Ne sahabeler, ne mezhep imamları ne de asırlarına yön vermekle vazifeli, İmam-ı Gazalî, İmam-ı Rabbanî, Abdulkadir-i Geylânî gibi mümtaz zâtlar böyle bir yolda gitmişlerdir. Onlar bütün gayretlerini "nübüvvet vazifesi" dediğimiz, insanları irşat etme, ikaz etme, hakkı sevdirme, bâtıldan nefret ettirmede merkezleştirmişlerdir. Bu kutsî vazife ise istiğrak değil, sahv yâni uyanıklık hâlinde icra edilebilir. Nitekim, Muhyiddin-i Arabî de “Bizim mertebemize çıkmayan kitabımızı okumasın.” buyurmakla, meşrebinin hususî kaldığını beyan etmiş bulunuyor. |
Süt çoçuğuna bulgur verilmez ,dişi kırılır ...Şimdiki inananların emsali süt çocuklarına tekabül eder ...Bu yüzden Bu devrin Ruhuna uygun değildir ...Bu devrin sorunu iman sorunudur yani işin A sındadır insanlık bu tip subjektif haller, objektif bir seyri suluk Ruhani olarak görülemez ...Objektiflik Herkes tarafından uygulanabilirlilik gerektirir .Hz Muhammed dir Buna en büyük örnek ...
|
ALLAH razı olsun paylaşım icin
|
| Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 11:37. |
Powered by vBulletin® Version 3.8.5
Copyright ©2000 - 2026, Jelsoft Enterprises Ltd.
havasokulu1.com