Havas Okulu  
Go Back   Havas Okulu > islam & Tasavvuf > islam & islami Konular > Ölüm & Kabir & Kıyamet


Her nefiste faniliğe isyan vardır


Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
  #1  
Alt 05.09.26, 02:13
Skoda - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Daimi Üye
 
Üyelik tarihi: 27.01.20
Bulunduğu yer: İstanbul
Mesajlar: 1,348
Forum Puanı: 2232
Etiketlendiği Mesaj: 36 Mesaj
Etiketlendiği Konu: 0 Konu
Standart Her nefiste faniliğe isyan vardır

HER NEFİSTE FANİLİĞE İSYAN VARDIR

Nefsin mayasında, fânîliğe isyan vardır. Hazret-i Âdem ile Havvâ Vâlidemiz’in Cennet’te yasak meyveye meyletmeleri de, orada ebedî kalacaklarını söyleyen şeytanın bu iğvâsına aldanmaları neticesinde gerçekleşmişti. Ham bir nefs; ölümden hoşlanmaz, fânî misafirhanede yerli edâsıyla oturmak ister, malına-mülküne, makamına-mevkiine sığınarak bunların kendisini kalıcı kılacağını zanneder. Fânî haz ve eğlencelerle meşgul olsa da, sürekli bir tatminsizlik içindedir. Var olanla yetinemeyip hep daha fazlasını ister. Bu ise sınırları zorlamaya, hattâ hayvanlar gibi ölçü ve kâide tanımayan bir hayat arzusuna götürür.

Nitekim nefsânî arzuların tatmininde aşırı serbestliğin bulunduğu Batı ülkelerinde, uyuşturucu, sapkınlıklar ve intihar çok yaygındır. Uyuşturucu kullananlar, aslında hayatın ağır çalkantıları ve med-cezirlerle dolu gerçeklerinden sıyrılmak, sahte ve vücudu öldürücü bir hayal âleminde dolaşmak için, hayatlarını ve istikbâllerini ziyan etmektedirler.

Terör gruplarının da bu tarz ilaçlarla mensuplarını kandırarak, intihar saldırısı gibi faaliyetleri gerçekleştirebilecek hâle getirdikleri bilinmektedir. Hâlbuki insanın gerçek tatmini, mânevî ve rûhîdir. Âyet-i kerîmede buyrulur:

“…Bilesiniz ki, kalpler ancak Allâh’ı anmakla mutmain olur (huzura kavuşur).” (er-Ra‘d, 28)
İnsan, bu mânevî tatmine ulaşamadığı müddetçe, yanlış limanlarda dolaşmaktan, sefâlet çarşısında saâdet aramaktan kurtulamayacaktır.

İslâm’ın maddî hususları da ihmal etmeyerek idealize etmesi, çok mühimdir. Çünkü, Budizm ve muharref Hristiyanlığın bilhassa Katolik şubesi gibi yollar, beşeriyeti mutlak bir zühde çağırmışlardır. Vahyin dışında saâdet arayıp fıtratın zıddına hareket ettikleri için, çok menfî neticelere dûçâr olmuşlardır. Bedene ıztırap vermek, ölüyü yakmak gibi yanlışlıklara sapmışlardır.

İslâm’da ise ifrat derecesinde bir zühd hayatı demek olan “ruhbanlık” yoktur. Ruh ve beden âhengi içinde huzurlu ve dengeli bir hayat vardır. Bir tarafa ehemmiyet verip diğer tarafı ihmal etmek yoktur. Her iki tarafın da hakkını gözetmek vardır. Zira insanın rûhu gibi bedeni de kendisine ilâhî bir emânet olarak verilmiştir. Şu hâdise ne kadar ibretlidir:

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir gün ashâb-ı kirâma kıyâmetten bahsetmişti. Onlar da çok duygulanıp ağladılar. Sonra içlerinden on kişi Osman bin Maz’ûn’un evinde toplandı. Aralarında Hazret-i Ebû Bekir ve Hazret-i Ali de vardı. Yaptıkları istişâre neticesinde, bundan böyle dünyadan el etek çekmeye, kendilerini hadım ettirmeye, gündüzlerini oruçla, gecelerini de sabaha kadar ibadetle geçirmeye, et yememeye, eşlerine olan muhabbet ve alâkayı azaltmaya, güzel koku sürünmemeye ve yeryüzünde gezip dolaşmamaya karar verdiler.

Bu haber Peygamber Efendimiz’e ulaşınca, kalkıp Osman bin Maz’ûn’un evine gitti, fakat kendisini evde bulamadı. Hanımına, Osman ve arkadaşlarının kendisine gelmeleri için haber bıraktı. Onlar da bir müddet sonra Peygamber Efendimiz’in huzûruna çıktılar. Efendimiz, karar aldıkları hususları kendilerine tek tek sayarak:

“–Bu konularda ittifak etmişsiniz, öyle mi?” dedi. Onlar da:

“–Evet yâ Rasûlâllah! Bizim böyle karar almakta hayırdan başka bir gâyemiz yoktur.” dediler. Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:

“–Şüphesiz ki ben bunlarla emrolunmuş değilim. Elbette sizin üzerinizde nefislerinizin hakkı vardır. Bazen oruç tutun, bazen tutmayın. Gece hem ibadet edin hem uyuyun. Ben hem ibadet ederim hem de uyurum. Oruç tuttuğum günler de olur, tutmadığım günler de. Et yediğim gibi hanımlarımla da alâkadar olurum. Kim benim sünnetimden yüz çevirirse benden değildir.”

Sonra ashâb-ı kirâmı toplayıp onlara bir konuşma yaptı ve şunları söyledi:

“Birtakım kimselere ne oluyor ki hanımlarıyla alâkadar olmayı, yeme-içmeyi, güzel koku sürmeyi, uyumayı ve meşrû olan dünya zevklerini kendilerine haram kılıyorlar!

Şüphesiz ki ben size keşiş ve ruhban olmanızı emretmiyorum. Benim dînimde et yemeyi terk etmek, kadınlardan uzaklaşmak bulunmadığı gibi, dünyadan el etek çekip manastırlara kapanmak da yoktur. Ümmetimin seyahati oruç,[6] ruhbanlıkları (takvâları) ise cihaddır.

Allâh’a ibadet ediniz, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayınız, hac ve umre yapınız, namazlarınızı kılınız, zekâtınızı veriniz, Ramazan orucunu tutunuz. Siz dosdoğru olunuz ki başkaları da öyle olsun.

Sizden önceki ümmetler, aşırılıkları yüzünden helâk oldular. Dîni kendilerine zorlaştırdılar, Allah da onlara zorlaştırdı. Bugün kilise ve manastırlarda bulunanlar, onların bakiyeleridir.” Bu hâdise üzerine şu âyet-i kerîme nâzil oldu:

“Ey îmân edenler! Allâh’ın size helâl kıldığı güzel ve temiz şeyleri kendinize haram etmeyin, haddi aşmayın. Çünkü Allah, haddi aşanları sevmez.” (el-Mâide, 87) (Vâhidî, s. 207-208; Ali el-Kārî, el-Mirkāt, I, 182-183)

Vehb bin Abdullah -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Selmân-ı Fârisî ile Ebu’d-Derdâ -radıyallâhu anhumâ-’yı kardeş yapmıştı. Bu sebeple Selman, Ebu’d-Derdâ’yı ziyaret ederdi. Bir ziyaret esnâsında onun hanımı Ümmü’d-Derdâ’yı oldukça eskimiş elbiseler içinde gördü. Ona:

“–Bu hâlin ne?” diye sorunca, kadıncağız:

“–Kardeşin Ebu’d-Derdâ dünya malına ve zevklerine önem vermez.” dedi. O esnâda Ebu’d-Derdâ hazırlattığı yemeği Selman’a ikram edip:

“–Buyrun, yemeğinizi yiyin, ben oruçluyum.” dedi. Selman:

“–Sen yemedikçe ben de yemem.” diye karşılık verdi. Bunun üzerine Ebu’d-Derdâ sofraya oturup yemek yedi.

Gece olunca Ebu’d-Derdâ teheccüd namazı kılmaya hazırlandı. Selman ona:

“–Uyu!” dedi. Ebu’d-Derdâ uyudu. Bir müddet sonra tekrar kalkmaya davrandı. Selman yine:

“–Uyu!” diyerek onu kaldırmadı. Gecenin sonlarına doğru Selman:

“–Şimdi kalk!” dedi ve her ikisi birlikte namaz kıldılar. Sonra Selman, Ebu’d-Derdâ’ya şöyle dedi:

“–Senin üzerinde Rabbinin hakkı vardır, nefsinin hakkı vardır, âilenin hakkı vardır. Her hak sahibine hakkını ver.” Ebu’d-Derdâ -radıyallâhu anh-, gidip olanları haber verince Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:

“–Selman doğru söylemiş.” buyurdu. (Buhârî, Savm 51, Edeb 86)

Yani İslâm’da, ifrat ve tefritten sakınarak îtidâl/denge üzere bir kulluk yaşamak esastır. Bu dengenin ölçüsü de Kur’ân ve Sünnet’tir. Ahmed Hamdi AKSEKİ dinlerin keyfiyetlerini, hulâsaten şöyle ifade etmiştir:

“Budizm, insana pasif, donuk ve âciz bir hiçliği tattırır. Âdeta miskinliği tâlim eder. (Nefsin arzularını terbiye etmek yerine yok ederek Nirvana’ya ulaşma gâyesiyle ruhları tatmin etmeye çalışır.)

Buna karşılık; hakkı tutup kaldırmak, mazluma yardım etmek, adâleti tesis etmek gibi aktif ve canlı olmayı, kudret ve faaliyeti gerektiren vazifeler, Budizm’de yoktur. Tek taraflıdır.

Bunun tam tersi olarak; Yahudîlik, beşer tabiatının yalnız maddî tarafını tatmin eder. Yahudîlik’te de insanî, derûnî, hissî ve vicdanî tecrid kaybolmuştur. Dinleri, dünyada azınlık olan bir toplumun, her türlü entrikayla siyâseten var olma mücadelesine dönüşmüştür. (Geriye yalnız) kavmî bir hamâset kalmıştır. Bu dinden, mâneviyat silinmiştir.

Hristiyanlık ise, beşer tabiatının muhabbet ve şefkat tarafını tatmin etmek ister, kudret tarafını tatmin edemez. İncil’in «Sağ yanağına bir tokat atana, sol yanağını çevir!» meâlinde olan nassı, bunun en bâriz delilidir. Hristiyanlık’ta ruhbanlık esası, beşerî temâyülleri baskı altına alan veya yok sayan ve tabiata aykırı olan bir şeydir. (Helâl de olsa bütün) dünyevî zevkleri kötü görmek, iyi bir hristiyan olmak için şarttır.

[Meselâ, beşerî müdâhalelerle aslından tamamen uzaklaşmış olan muharref Hristiyanlığın bozuk telâkkîsine göre, yıkanmak ve temizlenmek, dünyaya değer vermek demekti.

Müslümanlara ağır zulüm, işkence ve katliamlarıyla bilinen Kastilya Kraliçesi İzabellâ, koyu Katolik idi. Hiç yıkanmadığı için yanına yaklaşılmayacak derecede rezil kokardı. Tarihe Kirli İzabellâ diye geçmiştir. Ömrü boyunca sadece 2 kez yıkanmıştı. Bu ahmakça anlayış sebebiyle halk; Hristiyanlık taassubu yüzünden pis kokan hanımlarını bırakmış, sırf yıkanmaları sebebiyle hayat kadınlarına meyletmiş, yani toplumun uru olan fâhişelik revaç bulmuştu. Böylece aileyi çökerten zinâ hastalığı, ruhları ve nesilleri perişan etmişti. Tahrif edilmiş, insan mahsûlü bir dînin zavallı hâli!

Katolik ruhbanlar da evlenmezler. Fıtrata aykırı bir hayat sürdükleri için, ruhban sınıfı arasında, eşcinsellik ve çocukları istismar gibi çirkin hâdiseler vukû bulmuştur.

Yine Hristiyanlık, “Diğer yanağını çevir!” şeklindeki, -güya- saldırmaz duruşu da sürdürmemiştir. Haçlılar, dünyada eşi-benzeri görülmemiş vahşetlere imza atmış, hattâ mezhebi farklı olan kendi dindaşlarına bile katliamlar yapmaktan geri durmamışlardır.

Katolik Latinlerin, dördüncü haçlı seferinde (mîlâdî 1204) Ortodoks İstanbul’da yaptıkları zulüm, talan, katliam ve yıkım, hâfızalarda öyle yer etmişti ki, iki buçuk asır sonra Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul muhâsarası esnasında;

“‒Katoliklerden yardım isteyelim.” teklifine karşı Grandük Notaras;

“‒İstanbul’da kardinal şapkası görmektense, Türklerin sarığını görmeyi tercih ederim!..” demişti.]

İslâm dînine gelince; bu din, insan tabiatını ve yaratılıştan gelen fıtrî temâyüllerini tatmin etmekte, her birine meşru bir şekil vermekte ve bunlardan hiçbirini baskı altında hapsetmeyip yok saymamaktadır. O, insanlar arasında Allah sevgisine dayanan bir kardeşlik ve buna göre bir yardımlaşma esası kurmuştur. Böylece şefkat ve sevgiyi tahkim etmiştir. Bununla beraber fıtratımızın en ince noktalarına kadar bütün duygularımızı tatmin eden ve aynı zamanda beşerî tabiatımızın öbür tarafını, yani kudret ihtiyacını da temin eden kâideler koymuştur.”[7]

Daha önce de ifade ettiğimiz gibi İslâm’da “düalizm / iki veçhelilik” ve bu veçheler arasında “îtidâle riâyet”, en mühim esaslardandır. Bu sebeple İslâmiyet, tecrid prensibini de îtidâlde tutar. İbadetlerde kalbî keyfiyet kadar, şeklî husûsiyetlere de ehemmiyet verir. Sadece gönül temizliği veya hükmî temizlik ile iktifâ etmez, necâsetten tahâreti de şart koşar. Âyet-i kerîmede buyrulur:

“Ey îmân edenler! Allah ve Rasûl’ünün önüne geçmeyin!..” (el-Hucurât, 1)

Buna riâyet edilmediğinde, gözle görülmeyen ideal unsurlar, en ağır istismarlara uğrayabilmektedir. Bazı sahte sûfîlerin ve istikâmetten sapmış kimselerin; “Bizden şeklî ibadet kaldırıldı.” gibi hezeyanları, bu tecrid ve idealizmin ifratıdır. Mâneviyatta en ileri terakkîye sahip olan Allah Rasûlü’nden kalkmamış bulunan şeklî vazifeler, hiçbir kuldan da kalkmayacaktır. Şu hâdise, bu hakîkati ne güzel îzah etmektedir:

Abdülkâdir Geylânî Hazretleri der ki:

“Bir gün gözümün önünde bir nur peydâ olmuş ve bütün ufku kaplamıştı. Bu nedir diye bakarken, nurdan bir ses geldi:

«–Ey Abdülkâdir, ben senin Rabbinim. Bugüne kadar yaptığın amel-i sâlihlerden öyle hoşnudum ki, bundan böyle sana haramları helâl eyledim.» dedi. Ancak hitap biter-bitmez, ben bu sesin sahibinin şeytan -aleyhillâne- olduğunu anladım ve:

«–Çekil git ey mel’un! Gösterdiğin nur, benim için ebedî bir zulmettir/karanlıktır.» dedim. Bunun üzerine şeytan:

«–Rabbinin sana ihsân ettiği hikmet ve firâsetle yine elimden kurtuldun! Hâlbuki ben yüzlerce kimseyi bu usûl ile yoldan çıkarmıştım.» diyerek uzaklaştı. Ellerimi yüce dergâha açtım; bunun, Rabbimin bir fazl u keremi olduğu idrâki içinde şükürler eyledim.” Bu sözleri dinleyen cemaatten biri sordu:

“–Ey Abdülkâdir! Onun şeytan olduğunu nereden anladın?” Abdülkâdir Geylânî Hazretleri cevap verdi:

“–Sana haramları helâl kıldım, demesinden!..”

İşte bu, her mü’minin ömrü boyunca muhtaç olduğu bir firâsettir. Zira bir kul, sâlih amelleri ve güzel ahlâkı sebebiyle helâl-harama riâyet mükellefiyetinden muaf tutulacak olsaydı, evvelâ insanlığın Hakk’a kulluktaki zirvesi olan Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz muaf tutulurdu. O’na bile böyle bir imtiyaz tanınmadığına göre, hiç kimseye de tanınacak değildir. Bunun içindir ki Cüneyd-i Bağdâdî Hazretleri:

“Bir ki*şi*yi ha*va*da uçar*ken bile gör*se*niz, hâ*li Ki*tap ve Sün*ne*tʼe uy*mu*yor*sa bu bir (kerâmet değil) istidraç*tır.”[8] buyurmuştur.

Velhâsıl İslâm’daki tecrid/idealizm, hiçbir zaman gerçeklerden kopmaz. Zâhir ile bâtın arasında, ifrat ve tefritten uzak bir âhenk ve denge tesis eder.

Dipnotlar:

[1] Eflâtun (Platon) hissî ve aklî olarak kavrayabildiğimiz bu görünen âlemden başka, gerçek ve esas bir âlemin var olduğu (“ide”ler, “form”lar âlemi), dünyanın da o âlemin yansımasından ibaret bulunduğu fikrine varmıştır. Gerçeğe tefekkür ve tahayyül yoluyla ulaşılabileceğini, insan rûhunun ölümsüzlüğünü, bedenin ölümünden sonra rûhun ideler âlemine gideceğini savunmuştur. Ancak vahiyden kopuk olduğu için bir Yaratıcı fikrine ulaşamamış ve ideler âlemini kadim zannetmiştir. Eflâtun’un hocası Sokrates, aklı ve vicdanı ile düşünerek; kâinâtın insan için yaratıldığını, görünen her şeyin arkasında başka bir sebep olduğunu, sebepsiz hiçbir şey yaratılmadığını keşfetmiştir. Fakat Sokrates, Atina site devletinin belirleyip dayattığı tanrı inancına karşı çıkıp, herkesin içine doğan sese kulak vermek sûretiyle huzur bulacağını savunduğu için, zehir içirilerek îdam edilmiştir. Sokrates’e göre iyi olan, bedenin değil mânevî yapının iyiliğidir. Bu müsbet düşüncelere rağmen, takipçileri vahiyden kopuk bir yorumlama ile, “iyi” ve “doğru”ya ancak akıl ve düşünce ile ulaşılabileceğini, en büyük fazîletin akılla elde edilebilen “bilgi” olduğunu savunarak, mutlak hakîkatin ancak vahiy ile bilinebileceği gerçeğini ihmal etmişlerdir.

[2] Bkz. el-Bakara, 279. [3] Bkz. et-Tevbe, 111. [4] Feridüddin Attar, Tezkiretü’l-Evliyâ, s. 566, İlim ve Kültür Yay. Bursa 1984. [5] Kadı Iyâz, Şifâ, II, 28-29. [6]

Nefsi tezkiye etmek, riyâzat ve mücâhede ile mânen tekâmül edebilmek, ibret alıp tefekkür etmek gibi gâyelerle, eskiden bir hayli zor olan, uzun ve meşakkatli seyahatlere çıkmak tavsiye edilirmiş. Peygamber Efendimiz bunun yerine, mü’minin çoluk-çocuğunun yanında ve toplumun içinde kalarak bu riyâzat hâlini oruçla yaşamasını tavsiye etmiştir. İbn-i Abbas v’dan rivâyete göre Kur’ân-ı Kerîm’de geçen her “seyahat” kelimesiyle de “oruç” kastedilmektedir. [7] A. Hamdi Akseki, İslâm Fıtrî, Tabiî ve Umûmî Bir Dindir, İstanbul 2004, sf. 31-32. [8] İstidraç: Kerâmetin zıddı olarak; kâfir, münâfık, fâsık ve müteşeyyih kimselerden zuhûr eden bazı hârikulâde hâllerdir. Bu hâller birer ilâhî imtihan olup onları kademe kademe helâke sürükler.

(Bkz. el-A‘râf, 182-183)

__________________
Ne senle yaşanıyor
Ne de sensiz oluyor
Şu garip bomboş dünyada..
Alıntı ile Cevapla
  #2  
Alt 07.09.26, 20:07
Svg - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Vefalı Üye
 
Üyelik tarihi: 18.09.24
Bulunduğu yer: Olmak istemediği yerde
Mesajlar: 4,690
Forum Puanı: 2030
Etiketlendiği Mesaj: 182 Mesaj
Etiketlendiği Konu: 0 Konu
Standart

Güzel bir paylaşım oldu. Forumda böyle yazılara ihtiyaç var. Sağ ol.

__________________
Taşı havaya atıp kafasını altına tutana ne olur?
To view links or images in signatures your post count must be 10 or greater. You currently have 0 posts.
Alıntı ile Cevapla
Cevapla


Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık



Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 00:19.


Powered by vBulletin® Version 3.8.5
Copyright ©2000 - 2026, Jelsoft Enterprises Ltd.
havasokulu1.com