![]() |
ilaç kullanımı hakkında
Mûsâ Aleyhisselâm Hastalanınca, “Bu Hastalığa İyi Gelen İlaç İçin?” Dedilerse de, “İlaç İstemem, Hakk Teâlâ Şifasını Verir.” Dedi. Hastalık Uzayıp Ağırlaştı. Tekrar, “Bu Hastalığın İlacı Meşhûrdur ve Tecrübe Edilmiştir, Az Zamanda İyi Olursunuz?” Dedilerse de O, “Hayır, İlaç İstemem!” Dedi ve Hastalığı Arttı. O Vakit, “İlaç Kullanmazsan Şifâ İhsân Etmem” Diye Vahy Geldi. İlacı Alıp İyi Oldu Ama Sebebini Merak Etti. Hakk Teâlâ, “Sen Tevekkül Etmek İçin Benim Âdetimi, Hikmetimi mi Değiştirmek İstiyorsun? İlaçlara Faydalı Tesirleri Kim Verdi? Elbette Ben Yaratıyorum!” Buyurdu.
|
peki kanserin ilacinida hak teala bize bildirse olmazmi..dua ediyoruz ama şifa bulamıyoruz musa gibi..gel gorki ilacinida bilmiyoruz..demekki dua etmek para etmiyor ..
|
Cenab-ı Hak dahi "Duanız olmazsa ne ehemmiyetiniz var?" mealinde
قُلْ مَا يَعْبَؤُا بِكُمْ رَبّ۪ى لَوْلَا دُعَٓاؤُكُمْ ferman ediyor. Hem اُدْعُون۪ٓى اَسْتَجِبْ لَكُمْ emrediyor. Eğer desen: "Birçok defa dua ediyoruz, kabul olmuyor. Halbuki âyet umumîdir, her duaya cevab var ifade ediyor." Elcevab: Cevab vermek ayrıdır, kabul etmek ayrıdır. Her dua için cevab vermek var; fakat kabul etmek, hem ayn-ı matlubu vermek Cenab-ı Hakk'ın hikmetine tâbi'dir. Meselâ: Hasta bir çocuk çağırır: "Yâ Hekim! Bana bak." Hekim: "Lebbeyk" der.. "Ne istersin?" cevab verir. Çocuk: "Şu ilâcı ver bana" der. Hekim ise; ya aynen istediğini verir, yahut onun maslahatına binaen ondan daha iyisini verir, yahut hastalığına zarar olduğunu bilir, hiç vermez. İşte Cenab-ı Hak, Hakîm-i Mutlak hazır, nâzır olduğu için, abdin duasına cevab verir. Vahşet ve kimsesizlik dehşetini, huzuruyla ve cevabıyla ünsiyete çevirir. Fakat insanın hevaperestane ve heveskârane tahakkümüyle değil, belki hikmet-i Rabbaniyenin iktizasıyla ya matlubunu veya daha evlâsını verir veya hiç vermez. Eğer dua çok edildiği halde beliyyeler def'olunmazsa denilmeyecek ki: "Dua kabul olmadı." Belki denilecek ki: "Duanın vakti, kaza olmadı" Eğer Cenab-ı Hak fazl ve keremiyle belayı ref'etse; nurun alâ nur.. o vakit dua vakti biter, kaza olur. Demek dua, bir sırr-ı ubudiyettir. Hem, dua bir ubudiyettir. Ubudiyet ise semeratı uhreviyedir. Dünyevî maksadlar ise, o nevi dua ve ibadetin vakitleridir. O maksadlar, gayeleri değil. Meselâ: Yağmur namazı ve duası bir ibadettir. Yağmursuzluk, o ibadetin vaktidir. Yoksa o ibadet ve o dua, yağmuru getirmek için değildir. Eğer sırf o niyet ile olsa; o dua, o ibadet hâlis olmadığından kabule lâyık olmaz. Nasılki güneşin gurubu, akşam namazının vaktidir. Hem Güneş'in ve Ay'ın tutulmaları, küsuf ve husuf namazları denilen iki ibadet-i mahsusanın vakitleridir. Yani gece ve gündüzün nurani âyetlerinin nikablanmasıyla bir azamet-i İlahiyeyi ilâna medar olduğundan, Cenab-ı Hak ibadını o vakitte bir nevi ibadete davet eder. Yoksa o namaz, (açılması ve ne kadar devam etmesi, müneccim hesabıyla muayyen olan) Ay ve Güneş'in husuf ve küsuflarının inkişafları için değildir. Aynı onun gibi; yağmursuzluk dahi, yağmur namazının vaktidir. Ve beliyyelerin istilası ve muzır şeylerin tasallutu, bazı duaların evkat-ı mahsusalarıdır ki; insan o vakitlerde aczini anlar, dua ile niyaz ile Kadîr-i Mutlak'ın dergâhına iltica eder. Risale-i Nur külliyatı/ Sözler 317 |
| Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 21:16. |
Powered by vBulletin® Version 3.8.5
Copyright ©2000 - 2026, Jelsoft Enterprises Ltd.
havasokulu1.com