![]() |
|
#1
|
||||
|
||||
|
BÂTIL SÖZLER
Öğle yemeği için şehriye pilavı, tavuk sote ve terbiyeli patates çorbası yaptım. Pişen yemeklerin altını birer birer kapatırken sıra çorbaya geldi ve hemen rahmetli babaannemin sözü kulağımda çınladı: "Çorba, 'Yandım rençber kızı!' dermiş. O yüzden ocaktan alırken bir bardak soğuk su ekle." Bir bardak suyu ekledim ama bu teknik tavsiye aklıma takıldı. Diğer yemekler serinlikte, yayıla yayıla mı pişmişti sanki? Onlar da aynı ateşe maruz kalmıştı ama çorbadan gayrı kimsenin sesi çıkmamıştı. Şehriyeler kaynar suyu içine çekerken yanmadı mı? Hatta en çok tavuk sotenin hakkıydı "Gıııt, gıııt! Yandım kııız!" diye feryat etmek. Hepsi lâl olmuş, bir tek çorba dile gelmişti... Sonra, çorbaya su katılmasının ne gibi faydaları olduğunu düşündüm. Kendimce birkaç neden buldum ama daha fazlası için küçük bir araştırma yapınca bakın nelerle karşılaştım: "Çorbanın altını kapatırken eklenen soğuk su, tamamen mutfaktaki fiziksel ve kimyasal süreçleri yönetmeyi amaçlayan teknik bir dokunuştur. Temel nedenleri ise şunlardır: -Pişme Sürecini Anında Durdurmak: Tencerenin tabanı ve çorba çok yüksek bir ısıya ulaştığı için ocak kapatılsa bile içindeki un, nişasta veya bakliyatlar kendi sıcaklığıyla pişmeye ve koyulaşmaya devam eder. Eklenen bir miktar soğuk su, sıcaklığı aniden düşürerek pişmeyi tam istenen noktada keser. -Kıvamı ve Parlaklığı Dengelemek: Pişme boyunca buharlaşan su nedeniyle çorba ocaktan alınacağı an beklenenden daha koyu hâle gelebilir. Bir miktar su eklemek kıvamı açar; çorbanın yüzeyindeki nişastanın matlaşmasını önleyerek ona pürüzsüz ve parlak bir görünüm kazandırır. -Kesilmeyi ve Kabuk Bağlamayı Önlemek: Özellikle yoğurtlu veya yumurta sarılı (terbiyeli) çorbalarda, ocağın altı kapatıldıktan sonra oluşan aşırı sıcaklık terbiyenin pıhtılaşmasına (kesilmesine) veya yüzeyin kabuk bağlamasına yol açabilir. Eklenen su tenceredeki şok sıcaklığı kırarak yapıyı korur." Sevgili babaannem, tüm bu teknik bilgileri bana ders anlatır gibi aktarmak yerine tek bir cümleyle olayı özetlemişti: "...Yandım rençber kızı!" Biz de çorbanın bu feryadına kayıtsız kalmayıp sorgusuz sualsiz hemen su yetiştirmiştik. Bu aydınlanmanın ardından zihnim çalışmaya devam etti. Çocukken bize söylenen, o zaman için büyük ehemmiyet arz eden ama zamanla lakayt baktığımız bir dizi bâtıl sözü hatırladım. "Eğer tuzu yere dökersen, mahşerde kirpiğinle toplarsın..." Gözümde canlanan sahne aynen şöyle olurdu: Bütün millet toplanmış, Mahşer meydanında dökülen bir avuç tuz... Kirpiğimi süpürge gibi kullanacağım ya, yüzümü yere koymuşum... Artık nasıl toplayacaksam! Üstelik herkes benim yerlerde sürünen bu hâlimi görecek ve belki de kahkahalarla gülecek. Off, ne rezil bir durum! Sonuç? Zinhar o tuzun tek bir gramı dahi yere dö-kü-le-mez! İsrafın önüne set çekmenin en yaman yolu. Bir başka misal: "Gece sakız çiğneyen, ölü eti çiğnemiş olur." Bütün gün sokakta koşturup sakız patlatmış olan bizler; eve gelip büyüklerin karşısında, hem de "ölü eti" niyetine şapırdata şapırdata sakız çiğneyeceğiz... Mümkün değil! Zaten birazdan akşam yemeği yenecek ve bir köşede yorgunluktan sızıp kalacağız. Peki ya sonra? Sonrasını, çocuklarıma "ölü eti" benzetmesini yapmadan gece sakız çiğnemenin zararlarını anlatmaya çalışırken anladım. Onlar "Bende bir şey olmaz!" diye direttiklerinde gerçekle yüzleştim: Öylece uyuyup kaldıklarında; kiminin boğazına kaçmasın diye sakızı ağzından yavaşça almak zorunda, kiminin de ertesi sabah saçına yapıştığı için saçlarını kesmek durumunda kaldım. Kel kel dolaşırken derslerini de almış oldular. Oysa bize sadece "ölü eti" dediklerinde anında tiksinip bu risklerden emin olmuşuz; kimsenin de başı ağrımamış. İşte o zaman anladım ki: Her bâtıl söz aslında bâtıl değildir. Arkasında bir hakikat, güvenliği sağlayan veya toplumsal kuralları koruyan pratik hikmetleri varmış. Herkes bu işin hikmetini kitabî bir dille aktaramayacağı; aktarsa da akılda kalmayacağı için sert, vurucu, dikkat çeken ve unutulmaz kısa cümlelerle olayı özetlemişler. Şimdi size desem ki: "Eşikte oturmak uğursuzluk getirir." "Aman sen de! Ne uğursuzluğu? Sen hâlâ öyle şeylere inanıyor musun?" diyebilirsiniz. O hâlde kapı eşiğinde oturan birini getirin gözünüzün önüne. Kalabalık bir ailede yaşıyor olsun. Millet eve girip çıkıyor, o ise eşikte bir o yana bir bu yana çekilerek yol vermeye çalışıyor. Gelenlerin kimi yorgun, kiminin eli dolu, kiminin de gönlü gamlı... Biri çıkıp demez mi: "Yahu çekil şuradan! Senin işin yok mu?" veya "Oturacak başka yer bulamadın mı?" Ne olacak? Ya saygıyla yer değiştirecek ya da edepsizliğe vurup "Sana ne! İstediğim yere otururum!" diye kavga başlatacak. İki gönülden biri kırılacak... Alın size uğursuzluğun ayak sesleri! Atalarımız az konuşarak çok şey anlatmanın kitabını yazmışlar. Dine, ilme ve insan ruhuna ters düşmeyen her veciz sözlerinden dolayı onlara rahmet diliyor; böylesine tecrübî bilgilerle ve nokta atışı tespitlerle hayatımıza yön verdikleri için şükranlarımı sunuyorum.
👍 Beğen
(0 Beğeni)
__________________
Yarına kaldı şarkılar aman Bu yaraya deva değil zaman Ateş düştüğü yeri yakar Bu düzeni bozuk dünya yalan.. |
![]() |
|
|