![]() |
musallat türleri
Kendi analizim;
(eksik veya hatalı olabilir) 1-günah yoluyla insanın farkında olmadan vücuduna yerleşip, ona iyice günaha sokan. bu musallat türünde kişi musallatın farkında değil . (Zuhruf suresi 36.ayetteki gibi) 2-insanın istemeden cinlere zarar vermesi durumunda, büyü yoluyla gelen,gelişi güzel yapılan işlemler sonucunda gelip gelip vücuda yerleşip insana eziyat ezen sürekli vücudda gezen bazen sataşan. Bu musallatta kişi kendinde bir sıkıntı olduğunu bilir. 3-diğer bir musalatta türüde sanırım yine belli yüksek okumalarda istemeden alemden çekilen dikkat ve celp sebebiyle uğrak şeklinde. yani arada yokluyor. |
Alıntı:
azazilin gorevlendirmesi gibi, büyücü cinlerin göndedikleri gibi... |
Kur'an, “Şeytanı dost kabul edip onun gönüllü askeri durumunda olan müşrikler, kendi tercihleriyle ilişkileri dışında, diğer insanlara cinler musallat olamaz" derken, bunun tersini kim iddia ederse etsin, Müslüman, Allah'ı tas- dik eder; O'nun hükmüne ters hiçbir görüşü kabul edemez. "Bir mümin erkek veya bir mümine kadının, Allah ve Rasulü bir emir ve hüküm verdiğinde artık işlerinde bundan başkasını seçme hakları olamaz. Allah'ın ve Rasulünün emrine itaat etmeyenler doğru yoldan açıkça sapmışlardır." (Ahzab, 36)
Bu konuyla ilgili ayetleri hatırlatayım: "Şüphesiz, kullarım üzerinde senin hiçbir hakimiyetin, tasallutun olmayacaktır. Vekil olarak Rabbin yeter!"( İsra, 65); "Kullarımın üzerinde senin bir nüfuzun, musallatlığın olamaz. Ancak sana uyan sapıklar bunun dışındadır." (Hicr 42)"Doğrusu şeytanın iman edenler ve yalnız Rablerine güvenenler üzerinde bir nüfuzu, musallat olması yoktur." (Nahl 99)Devamındaki ayette onların müşrikler olduğu belirtilir: "Onun nüfuzu sadece, kendisini dost edinenler ve Allah'a şirk/ortak koşanlar üzerindedir. (0, sadece onları kandırabilir)." (Nahl 99-100) Bilindiği gibi; bu ayetlerde geçen "sultan" kelimesine, mealler; "hakimiyet, ağırlık, yaptırım gücü, nüfuzu, etkili gücü, sulta, saltanat, musallat olma, etki, kandırmaya gücü, etkin gücü" şeklinde anlam verirler. "Gerçek şu ki; şeytanın, iman eden ve yalnız Rablerine tevekkül eden kimseler üzerinde bir hakimiyeti, musallat olması yoktur." Bu ayette bahsedilen şeytandır. Şeytan, cinle- rin en şerlilerinin adıdır. Şeytanın gücü bu ise, diğer cinlerin daha büyük değildir. (Nahl 99) Yine, şeytanın ahiretteki itirafı: "İş bitirilince şeytan da diyecek ki: "Şüphesiz Allah, size gerçek olanı söz verdi. Ben de size söz verdim ama yalancı çıktım. Zaten benim sizi zorlayacak bir gücüm yoktu. Ben sadece sizi çağırdım, siz de hemen bana geliverdiniz. O halde beni kınamayın, kendinizi kınayın. Artık ben sizi kurtaramam, siz de beni kurtaramazsınız. Şüphesiz ben, daha önce sizin, beni Allah'a ortak koşmanızı kabul etmemiştim. Şüphesiz, zalimlere elem dolu bir azap vardır." İbrahim 22) |
Alıntı:
|
Alıntı:
Yine büyü yapılmıştır onu devamıdır veya, bir hocaya bir kısım kabilenin düşman olup, ailesine soyuna musallat olmak istemesi şeklinde sanırım. Bakım yapan hoca risk altındadır diye denmiyor boşuna. |
Alıntı:
Bu ayetin bir öncesinde Kur'an'dan yüz çeviren ve iki ayaklı şeytanların musallat olduğu müşriklerden söz edilmektedir. "Bu Kur'an Mekke ve Taif'in iki zengin ve itibarlı şahsına indirilmesi gerekmez miydi? Rabbinin rahmetini (kimin peygamber olacağını) kararlaştırmak onlara mi kalmış?" [Zuhruf süresi ayet 32] Müşrikler, "Eğer bu Kur'an bir beşere indirilecekse risalete Muhammed'den ziyade Mekke'nin eşrafından Velid b. Muğire veya Utbe b. Rabia, Taifin eşrafından da Urve b. Mes'ud es-Sekafi veya Hubeyb b. Amr gibi kimseler layıktır" diyorlardı.( Taberi tefsiri, c. 21, s. 592-594.)Görüldüğü üzere ayetin bağlamı; Mekke ve Taif in bunca zengini var iken, Kur'an bula bula Muhammed'e mi indirilmiş diyenler hakkındadır. Kur'an'dan yüz çevirenler kıyamet günü kendilerini saptıran arkadaşlarına (şeytan dostlarına) "Keşke seninle benim aramda doğu ile batı kadar mesafe olsaydı" diyecekler. [Zuhruf süresi ayet 38] |
Alıntı:
Ben genç bir kardeşiniz olarak; yazılan tefsirler,alimlerin kitapları ve islami kaynaklara herzaman kesin doğrudur gözüyle bakmam. Kim yazarsa,açıklarsa açıklasın Yüce Allahın kelamı olan Kuranı kerim dışında yazılan her kitap,görüş,yorum bir beşer ürünüdür, okurum faydalanarım ama ha tamam bu kesin böyleymiş demem. Ne diyor peygamber efendimiz: bende sizin gibi bir insanım. gülerim,ağlarım,çarşıda pazarda gezerim,yerim,içerim. Bana rabbinizin bir tek ilah olduğu vahiy olunuyor. Zuhruf 36. ayetten benim anladığım bu, sonuçta Allah benide yaratmış akıl vermiş değilmi? |
Alıntı:
|
Alıntı:
|
Alıntı:
|
Alıntı:
|
Alıntı:
|
Alıntı:
|
Alıntı:
Allah’ın emirleri ve yasakları tabiki yoruma açık değildir, neyse o dur. |
Alıntı:
Benim vurgulamak istediğim… okuduğumuz her tefsiri..meali veya alim görüşünü “mutlak doğru” gibi görmemek… Çünkü sonuçta her müfessir de bir insandır… elinden geldiğince anlamaya çalışır ama yanılma payı olabilir… Bu sebeple ne körü körüne taklit… ne de kendi heva ve düşüncelerimizle hüküm vermek doğru olur… En güzeli… Kur’an merkezli bir anlayışla… ehil olanların ilmine danışarak… hakkaniyetli bir denge kurmaktır… Rabbim bizleri Kur’an’ı doğru anlayan… ilmiyle amel eden… tevazu sahibi kullarından eylesin… |
Alıntı:
Lakin burada ince bir çizgi var… Kur’an’daki her ayeti doğrudan bugünün kişi ya da sistemlerine uyarlamak bazen ayetin nüzul bağlamını gölgeleyebiliyor… Allah’ın kelamı elbette çağları aşan bir mucize… ama her döneme hitap etmesi… onu her dönemin olayına “tam denk” düşürmek anlamına gelmez… Mesela senin örnek verdiğin Bakara 205… evet, fesadı, neslin ve ekinin bozulmasını anlatıyor… ama bu sadece bugünün küresel sistemine değil… tarih boyunca Allah’a karşı gelen tüm zümrelere işaret eden bir uyarıdır… Yani ayetin manasını evrensel görmek güzel… ama onu tek bir tarihsel veya politik kavrama indirgememek gerekir… |
Alıntı:
Alıntı:
Bu iki fiilin kişinin yaptığı işi ifade ettiği de söylenmiştir. "Tevella," yani, ey Muhammed, senin yanından dönüp gitti; "Sea" ise ayaklarıyla yürüyüp yol kesti ve orada fesat çıkardı, anlamına gelir. Bu şekilde açıklamalar da İbn Abbas ve başkalarından nakledilmektedir. Bu her iki çeşidiyle de sa'y, fesattır. Koşmak anlamında sa'y etmek kullanıldığı gibi, amel ve kazanç hakkında da kullanılır. Filan kişi ailesi için sa'yetmektedir, derken onların faydası için çalışmaktadır, denilmek istenir. "Yok etmeye" buyruğu "fesat çıkarmaya" buyruğu üzerine atfedilmiştir. Ubeyy'in kıraatinde (aynı manada olmak üzere): (veliyuhlik) şeklindedir. el-Hasen ve Katade ise bu kelimeyi son harfini ötreli olarak okumuşlardır. Bu okuyuşun açıklanması ile ilgili birkaç görüş vardır. Bir görüşe göre: "Hoşuna gider" fiiline atfedilmiştir. Ebu Hatim de der ki: Bu kelime "fesat çıkarmaya (çalışır)" üzerine atfedilmiştir. Çünkü bunun anlamı: Fesat çıkarmaya.... yok etmeye çalışır" şeklindedir. Ebu İshak der ki: O helak olur, anlamındadır. İbn Kesir'den ise "ya" harfi üstün sondaki "kef" harfi de ötreli olmak üzere şeklinde okuduğu rivayet edilmiştir. Aynı şekilde (ekin ve nesil anlamlarına gelen) kelimeleri de bu fiilin faili olmaları sebebiyle merfu okunmuşlardır. (Buna göre mana: Ve ekin ve nesil helak olur, şeklinde olur.) Bu aynı zamanda el-Hasen'in, İbn Ebi İshak'ın, Ebu Hayve ile İbn Muhaysın'ın da kıraatleridir. Abdülvaris bunu Ebu'l Amr'dan da rivayet etmiştir. Bazıları ise bu kelimeyi "ya" ve "lam" harfleri üstün olarak ve ondan sonra gelen "ekin" anlamındaki kelimeyi de ötreli olarak okumuşlardır. Ayet-i kerimede kastedilen kişi ekinleri yakıp eşekleri kesmek suretiyle fesat çıkartan el-Ahnes'tir. Bunu et-Taberi söylemiştir. Başkaları da şöyle der: Fakat bu ayet-i kerime bütün insanlar hakkında umumidir. Kim onun davranışı gibi amel ederse bu şekilde bir lanete ve cezaya hak kazanır. Kimi ilim adamı şöyle der: Bir eşek öldüren yahut da bir harman yığınını yakan bir kimse kınanmayı hak eder, Kıyamet gününe kadar uğursuzluk onun yakasını bırakmaz. Mücahid der ki: Burada anlatılmak istenen şudur: Zalim kimse yeryüzünde fesat çıkartır. Allah da yağmur yağdırmaz, böylelikle ekin de nesil de helak olur, gider. Bir görüşe göre ise ekinden kasıt kadınlar, nesilden kasıt da çocuklardır. Bunun böyle olmasının sebebi şudur: Münafıklık, sözbirliğini ortadan kaldırır, parçalanmaya ve çarpışmaların ortaya çıkmasına sebep olur. Bu da insanların helak olmasına nedendir. ez-Zeccac bu manada açıklamada bulunmuştur. Yeryüzünde sa'yetmek (koşmak; mealde; çalışmak) hızlıca yürümek demektir. Bu ise insanlar arasında fitneyi ve kavgayı çıkarmayı ifade eder. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. Hadis-i şerifte şöyle denilmektedir: "İnsanlar zalimi görüp de onun ellerini yakalamazlarsa (yapmak istediği zulümden alıkoymazlarsa) aradan faz- la bir zaman geçmeksizin Allah Teala kendi katından bir ceza ile hepsini cezalandırır." (Ebu Davud, Melahim 17; Tirmizi, Tefsir 5. sure 17; Ibn Mace, Fiten 20; Müsned, I, 2, 5,7) Yüce Allah'ın: “Ekini ve nesli yok etmeye çalışır" buyruğundaki ekin (el- hars): Sözlükte yarmak demektir. Kendisi ile yerin yarıldığı şeye mihras (karasaban ve benzeri aletler) de buradan gelmektedir. Hars aynı zamanda malı kazanmak ve toplamak da demektir. Hadis-i şerifte şöyle denilmektedir: “Ebediyyen yaşayacakmışsın gibi dünyan için hars yap (kazan)." (İbnu'l-Esir, en-Nihaye, 1, 359; el-Azizi, es-Siracu'l-Münir, I, 232'de yakın manada, zayıf olduğu kaydıyla) Hars aynı zamanda ekin, hurras ise çiftçiler demektir. "Kur'an'ı hars et" denildiği zaman onu etüd et, incele denmek istenir. "Dişi devenin harsedilmesi" ise güçsüz düşünceye kadar sırtında yol alınması demektir. "Ateşin harsedilmesi" ateşin karıştırılması demektir. Mihras da tandırın ateşinin kendisiyle karıştırıldığı şey demektir. Bu açıklamaları el-Cevheri yapmıştır. Nesil ise her dişiden çıkan yavruya verilen addır. Bu kelime asıl anlamı itibariyle çıkmak ve düşmek demektir. O bakımdan saçın dökülmesine, kuşun tüyünün dökülmesine de denilir. Şu ayet-i kerimelerde de aynı kökten gelen fiiller kullanılmıştır: "Hemen Rablerinin huzuruna sür'atle gidiverirler" (Yasin, suresi ayet 51); "Ve onlar her yüksekçe yerden sür'atle gelirler." (Enbiya, suresi ayet 96) Derim ki: Ayet-i kerime çiftçiliğe, yeri ekmeye ve ağaç dikmeye -bunu çiftçiliğe hamlettiğimiz takdirde- delalet etmektedir. Aynı şekilde nesle talip olmaya da delildir. Nesil ise hayvanın artmasıdır. İnsan hayatı da bununla ayakta durur. Bu, sebepleri terketmeyi teklif edenlerin görüşlerini reddetmektedir. "Allah ise fesadı sevmez." el-Abbas b. el-Fadl der ki: Fesad demek harab olmak demektir. Said b. el-Müseyyeb der ki: Dirhemlerden kesmek, yeryüzünde fesat çıkarmak cümlesindendir. Ata der ki: Ata b. Münebbih adında bir adam bir cübbe giyerek ihrama girdi. Peygamber (sav) ona o cübbeyi üzerinden çıkarmasını emretti. (Buhari, Hacc 17; Müslim Hacc 6; Tirmizi Hacc 20) Katade dedi ki: Ben Ata'ya şöyle sordum: Biz böyle bir kimsenin o cübbeyi yarması gerekir, diye işitirdik. Ata dedi ki: Muhakkak Allah fesadı sevmez. Derim ki: Ayet-i kerime genel ifadesiyle -arzda olsun, malda olsun, din- de olsun- her türlü fesadı kapsamına almaktadır. Yüce Allah'ın izniyle sahih olan görüş de budur. Şöyle de denilmiştir: Allah'ın fesadı sevmemesinin anlamı, salah ehli olan kimselerin fesad yapmasını sevmez ya da dinen fesadı sevmez, demektir. Bunun, Allah fesadı emretmez, anlamına gelme ihtimali de vardır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. (Kaynak: İmam Kurtubi, El-Camiu Li Ahkami’l Kur’an, Terceme ve Notlar: M. Beşir Eryarsoy, 3. Cild sayfa : 146, 147, 148, 149, Buruc Yayınları) |
Alıntı:
Alıntı:
|
Alıntı:
|
Alıntı:
|
Alıntı:
Daha önce ifadeye çalıştığım gibi Meal-tefsir hazırlamak için Arap diline ve bilhassa Kur'an'ın nazil olduğu dönem- deki Arap diline vukufiyet gerekli şarttır, fakat kesinlikle yeterli şart değildir. Bu iş için siyer, hadis, kıraat gibi diğer dini ilimlerin yanında Arap kültür tarihi ve bilhassa Yahudilik ve Hıristiyanlık eksenli dinler tarihi gibi farklı alanlarda da bilgi ve donanım sahibi olmak gerekir. Hali hazırda ikiyüzlü rakamlara ulaşmış meallerin bir kısmı, değil ekserisi bütün bu ilimlere vukufiyeti olmayan Arap alfabesini dahi bilmeyen kişiler tarafından hazırlanmıştır. Birçok meal sahibininse Kur'an'ı harekesiz olarak okuyabilecek düzeyde Arapça bilgisine sahip olmadığı malumdur. Evet, tefsir Allah'ın muradını anlama çabasıdır. Murad-ı ilahi nüzul vasatında Hz. Peygamber ve sahabenin hayat tecrübesi içinde en doğru şekilde anlaşılmıştır. Tefsir Allah'ın muradını re'sen ve ibtidaen anlamaktan öte, vakti zamanında anlaşılmış olan anlamı ortaya çıkarma çabasıdır. Bu çabada rivayet/nakil bilgisini esas almak zorunludur. Rivayet ve nakil ise zorunlu olarak tarih bilgisine dayanmak durumundadır. Çünkü rivayet tarihsel süreçte nesilden nesile intikal yoluyla gelen bir bilgi kaynağıdır. Bu kaynakla ilgili sahihlik zayıflık problemi ayrı bir tartış- ma konusudur. Eski alimlerimiz tefsirin sema (işitme) ve rivayete dayandığını söylemişlerdir. Unutmamak gerekir ki yanlış okumalar ve yanlış anlamalar, yanlış sonuçlar doğurur. Kur'an'ı kendi nüzul bağ- lamından soyutlayarak salt lafzın delaletlerinden hareketle anlamaya çalışmak, bile bile yanlış yapmayı göze almak olur. Klasik dönemlerde müfessirler özellikle fikhi hüküm istihracında ayetleri nüzul bağlamından soyutlayarak yorumlamışlardır; ancak bu yorumları el-ibretü bi-umumi'l- lafz la bi-hususi's-sebeb, yani "sebebin hususiliğine değil, lafzın umumiliğine itibar edilir" kaidesinden hareketle mümkün mertebe namusuyla yapmaya çalışmışlardır. Bu kaidenin tatbiki ayetlerin özel nüzul sebeplerini bilmeyi ve bu bilgi işığında genel hükümler üretmeyi gerektirir. Bununla birlikte, özel bir hadise üzerine nazil olan ayetlerden genel hükümler çıkarma hususunda kimi zaman. "Bu ayetten böyle bir hüküm nasıl çıkar?" dedirtecek türden izahların mevcudiyeti de bilinmektedir. Mesela Fahreddin er-Razi, ya beni ademe hitabıyla başlayan A'raf suresi 31. ayeti namazda setr-i avretin vücubuna delil gösterme hususunda, “Bu ayet Ka'be'yi çıplak halde tavaftan men etmek için nazil olmadı mı?" tarzında bir soru sormuş ve bu soru- “Biz usul-i fıkıhta, sebebin hususiliğine değil, lafzim umumiliğine itibar edileceğini açıklamıştık" diye cevaplamıştır. Kurtubi de ayeti aynı mantıkla yorumlamış ve aynı hükmü çıkarmıştır. Bunun yanında mealin bizatihi sahihliği de önemli bir konudur. Sahihlik hususunda temel şart, Kur'an metninden anlaşılan mananın belli bir yorum/te'vil anlayışına uygunluğudur. Burada söz konusu olan yorum anlayışı ise temelde belli bir kelam sistemine dayanmak durumundadır. Sonuçta herhangi bir ayetin ne şekilde te'vil ve tercüme edileceğini dilbilimsel kurallardan çok kelami kabuller ve prensipler belirler. Çünkü genel dini düşünce ve bakış açısı temelde kelami sisteme göre şekillenir. Kelamin her itikadi mezhep açısından ideoloji kavramıyla eşdeğer bir mana taşıdığı bile söylenebilir. Kur'an çevirisi söz konusu olduğunda, kelami ilkelere uygun düşen meal doğru, ters düşen meal yanlıştır. burada aslolan, dilbilimsel gerekçeler/deliller değil kelami ilkeler ve prensiplerdir. Sonuçta her te'vil ve meal, sıhhat ve meşruiyet onayını öncelikle belli bir kelami sistemden alır. Nispeten geç dönemlere ait tefsirler arasında Maverdi'nin en-Nüket ve'l-Uyun, Zemahşeri'nin el-Keşşaƒ, Fahreddin er-Razi'nin et-Tefsiru'l-Kebir ya da Mefatihu'l Gayb, Kurtubi'nin el-Cami, Ebu Hayyan'ın el-Bahru'l- Muhit adlı eserleri de önemli gördüğüm tefsirler arasında yer almakta, çünkü bu tefsirlerde Kur'an ayetlerinin klasik dönemlerde ne tür konularla irtibatlandırıldığını ve dolayısıyla özgün anlamların nasıl kaybolmaya başladığını görebiliyorsunuz. Yine klasik dönemlere ait kaynaklardan Ebu Cafer et-Tusi ve Tabersi gibi Şii müfessirlere ait et- Tibyan ve Mecmeu'l-Beyan adlı eserler de benim nazarım-da çok kıymetlidir. Çünkü bu eserler sayesinde Ebu Bekr el-Esamm, Ebu Ali el-Cübbai, Ebu Müslim el-İsfehani ve Ka'bi gibi Mu'tezili müfessirlerin kimi zaman son derece orijinal yorumlarına ulaşabiliyorsunuz. Son ve modern döneme ait tefsirler arasında ise çok zengin bir muhtevaya sahip olmasından dolayı Alusi'nin Ruhu'l-Meanisi ile bilhassa İbn Aşur'un et-Tahrir ve't-Tenvir'i önemlidir. Şu anki fikrime göre en değerli tefsir İbn Aşur'a aittir. Doksan yıllik cumhuriyet dönemindeki en kıymetli tefsir ise Elmalılı Hamdi Yazır'ın Hak Dini Kur'an Dili adlı eseridir. Tercüme tefsirler meselesine gelince, bir kere bu eserlerin bir kısmının tefsir niteliğinde olduğunu düşünmüyorum. Mesela, Seyyid Kutub'un Fi Zilai'l-Kur'an adlı eserini tefsir kategorisinde değil ideolojik metin bağlamında değerlendiriyorum. Bir müslüman olarak onu yad ediyor ve Mısır'daki mücadelesini İslam davası olarak görüyorum. Başka türlü görmem de mümkün değil zaten, zira ben herşeyden önce müslüman bir insanım. Ancak bu eseri telif edildiği zaman, zemin ve toplumsal gerçeklikten soyutlayarak okumanın tefsir adına bir ideolojik metin okumaktan başka bir anlam ifade ettiğini düşünmüyorum ve bu şekilde okunmasının da çok zararlı sonuçlar doğuracağına inanıyorum. Buna mukabil Mevdudi'nin Tefhimü'l-Kur'an adlı eserinin ilmi açıdan daha faydalı olacağı kanaatindeyim. Muhammed Esed gibi isimlere ait meal-tefsir çalışmalarını ise, ilkesiz modernist yaklaşımın tipik örneklerinden ve ülkemizdeki modernist Kur'ancıların da ilham kaynakların- dan biri olarak gördüğümden, tasvip etmediğim gibi tavsiyede etmiyorum. Bununla birlikte çizgi olarak pek farklı olmamakla birlikte, Muhammed Abduh ve Reşid Rıza'nın Menar tefsirini okumanın faydalı olacağını düşünüyorum. Aynı şekilde İzzet Derveze'nin Kur'an ve tefsirle ilgili çalışmalarını da önemsiyorum. Zira bütün bu eserler en azından tefsirin el yordamıyla yapılabilir bir iş olmadığı konusunda okuyucuyu terbiye edecek ve ona haddini bilmesi gerektiği fikrini ilham edecek bir ciddiyete sahiptir. Klasik eserlere gelince, bildiğiniz gibi Mukatil b. Süleyman'ın et-Tefsiru'l-Kebir'inden Fahreddin er-Razi'nin Mefatihu'l-Gayb'ina, Taberi'nin kuşa çevrilmiş Camiu'l- Beyan'ından Beyzavi'nin çevirmen tarafindan perişan edilmiş Envaru't-Tenzil'ine kadar sayısız Arapça tefsirin Türkçe tercümesi mevcut. Ben bu klasik eserlerin ticari veya başka saiklerle özensiz biçimde çevrilip halkın önüne getirilmesinin kesinlikle çok yanlış olduğu kanaatindeyim. Esasen tefsir ilmindeki temel hedef, dini alanda yeni bir inşa faaliyetine girişip İslam'ı yeniden ortaya koymak değil, uzun tarihi tecrübede Kur'an dışında oluşan ve tartışılan ve fakat bir şekilde Kur'an'a bağlanan sayısız kelami, siyasi, fikhi, felsefi, tasavvufi meseleyi ayıklamak ve böylece dini alandaki fikir ve görüş kalabalığını azaltmaktır. Ancak bu ayıklama ve azaltma işi Kur'an'ın konusu olmayan meselelerin tartışılmasını da ister istemez kaçınılmaz kılmaktadır. Çünkü geleneksel tefsir literatürü, özellikle Fahreddin er-Razi ve Şihabüddin el-Alusi gibi müfessirlerin tefsirlerinde görüleceği üzere, ansiklopedik nitelikte olduğundan mezhebi, kelami, felsefi, fikhi, tasavvufi boyutlu her mesele Kur'an'ın konusuymuş gibi algılanmakta ve ayetlerin tefsirinde bu konulara değinilmeyip ilk ve asli mananın aktarılmasıyla iktifa edildiğinde hem tefsirde çok önemli konuların atlandığı gibi bir algı oluşmakta hem de tarihsel süreçte ortaya çıkan meseleler çerçevesinde üretilen yorumlar ilk ve asli mananın etrafında çeper ve hatta kalın bir duvar oluşturmakta ve dolayısıyla nüzul dönemini yansıtan açıklamalar tabir caizse bidat gibi algılanmaktadır. Bir örnek vermek gerekirse, Bakara süresi 146. ayetteki " اَلَّذ۪ينَ اٰتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَعْرِفُونَهُ كَمَا يَعْرِفُونَ اَبْنَٓاءَهُمْۜ -ifadesi, günümüzdeki hemen her müslüman tarafından, "Onlar Muhammed'i öz oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar" şeklinde anlaşılır; çünkü meallerin hemen hepsinde "" (onu tanıyıp bilirler) lafzındaki gaip zamiri (hu) parantez arasında "Hz. Muhammed" diye açıklanır. Fakat bu açıklama geç dönem tefsir kitaplarına dayanır. Oysa Mukatil b. Süleyman " اَلَّذ۪ينَ اٰتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَعْرِفُونَهُ كَمَا يَعْرِفُونَ اَبْنَٓاءَهُمْۜ " ifadesini, "O Yahudiler Beyt-i Haram'ın öteden beri kıble olduğu gerçeğini tıpkı kendi oğullarını tanıyıp bildikleri gibi bilirler" diye açıklamış ve başka bir açıklamada bulunma ihtiyacı duymamıştır.(Mukatil Tefsir birinci cilt sayfa 85, 86) Taberi de ayeti aynı şekilde açıklamış ve üstelik bunu İbn Abbas, Katade, Rebii, Süddi, İbn Cüreyc gibi sahabe, tabiin ve tebe-i tabiin alimlerinden nakille tek açıklama olarak aktarmıştır.(Taberi, Camiu’l- Beyan ikinci cilt sayfa 670-671 ) |
Alıntı:
|
Alıntı:
|
Alıntı:
|
@[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] biraz saçma bir soru olacak ama yanlış değilsem duygu ve düşüncelerimizi biliyorlar yani misal ben içimden konuşsam o beni nasıl anlıyor içimden konustugumda yani Türkçe konusmuyorum içimden
Bir de vesvese dışında düşüncelerimi kontrol edebilirler mi |
Rüyada birkaç defa pis, siyah görünümünde kadın hissiyatlı gördüm bazende erkek görüyorum anlamadım+bir de dün yakaza halindeyken erkek sesinde biri bir şey söylüyor ama ses anlaşılmıyor
|
Alıntı:
|
| Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 22:07. |
Powered by vBulletin® Version 3.8.5
Copyright ©2000 - 2026, Jelsoft Enterprises Ltd.
havasokulu1.com