![]() |
“ilk Cevher” ve Nûr-ı Muhammedî
Selamün aleyküm,
Klasik bazı metinlerde, kâinatın yaratılışına dair “ilk cevher” veya “Nûr-ı Muhammedî” kavramına temas ediliyor ve bu metinlerde bütün varlığın, ilâhî bir tertip içinde o nuranî aslî cevherden yaratıldığı ifade ediliyor. Bu anlatımlar akaid açısından bağlayıcı bir hüküm olarak mı görülmeli, yoksa tasavvuf ehlinin varlığı izah ederken kullandığı temsili ve hikmet dili olarak mı anlaşılmalı? Bu meselede ehil kardeşlerin ölçülü izahlarını istifade niyetiyle dinlemek isterim. |
'Aleykum selâm cân :)
Öncelik ile takma adınızın,kullanıcı adınızın pek gözel,pek iyi olduğunu sözleyeyim.Mevlânâ Celâleddîn Belhî(Kuddise sirruhu) kendisine,özüne ''Hâmûş(خاموش)'' der idi.''Hâmûş(خاموش)'' sözcüğü Fârsça bir sözcüktür ve ''Sessiz,suskun'' anlamlarındadır. ''Nûri Muhammedî'' kavramı 'akîdeten doğrudur,gerçektir ya'nî bağlayıcıdır.Neden?Çün kim ''Nuri Muhammedî'' kavramı bir hadîs kavramıdır.Hadîs şudur:''Allâhın ilk yarattığı benim nûrum idi ve 'Alî ile ben 'ayni nûrdanız.''.Uş bu hadîs yalnızca Şî'î/'Alevî kaynaklarda değil,Sunnî/Bekrî kaynaklarda da geçmektedir.Şeyh Ekber Muhyîddîn Muhammed İbnu 'Arabîye göre ''Hakîkati Muhammediyye'',''Nûr'' olması bakımından 'âlemi yaratma ilkesidir ve 'âlemin aslıdır.''Nûri Muhammedî'' kavramı,Yeni Çerilerin,Seyyid Hacci Bektaş Velî adına okudukları gülbângda da yer almaktadır.Gülbâng şudur:''Allâh Allâh eyvallâh!Baş 'uryân,sîne puryân,kılıç alkan!Bu meydânda neçe başlar kesilirler olmaz hîç soran!Allâh Allâh!Nûru Muhammed nebî;pîrimiz,hunkârımız Hacci Bektaş Velî!Demine diyelim hû!''.Ve'l-hâsili kelâm ''Nûri Muhammedî'' kavramı hadîsin,tasavvûfun,tarîkatın kavramıdır. Saygılar,sevgiler cân :) Allâh eyvallâh :) Hakk eyvallâh :) |
Alıntı:
Nazik iltifatın ve “Hâmûş” kelimesine yaptığın zarif işaret için teşekkür ederim; hüsn-ü zannına sığınırım. “Nûr-ı Muhammedî” meselesine temasın, tasavvuf literatüründeki yerini hatırlatması bakımından kıymetlidir. Nitekim başta Şeyh-i Ekber İbnü’l-Arabî olmak üzere birçok mutasavvıf, Hakîkat-i Muhammediyye kavramını varlığın ilk tecellîsi bağlamında derin şekilde işlemiştir. Bu yönüyle kavramın tasavvuf ve tarikat dilinde köklü bir yer tuttuğu açıktır. Bununla birlikte, usûl açısından küçük bir kayıt düşmek yerinde olur kanaatindeyim: “Allah’ın ilk yarattığı benim nurumdur…” lafzıyla meşhur rivayet hakkında muhaddisler arasında farklı değerlendirmeler bulunduğu bilinmektedir. Bu sebeple ulemânın bir kısmı meseleyi itikadî bağlayıcılıktan ziyade tasavvufî te’vil ve hikmet dili çerçevesinde ele almayı daha ihtiyatlı görmüştür. Yeniçeri gülbânglarında ve Bektaşî erkânında bu kavramın yer alması da, Nûr-ı Muhammedî düşüncesinin özellikle Anadolu irfanında ne kadar kökleştiğini göstermesi bakımından ayrıca dikkat çekicidir. Hâsılı, bu kavramın tasavvuf geleneğinde güçlü bir yeri olduğu muhakkaktır; ancak hadis usulü ve akaid ölçüleri gözetilerek birlikte okunmasının daha selametli olacağı kanaatindeyim. katkın için teşekkür ederim. Sürç-i lisan ettiysek ehli olan kardeşler tashih buyursun. |
Sessizlik, sükut ve huzur... ⚘
|
Hâmûşî mahlasını özellikle seçtim.
Zira irfan yolunda büyüklerin ortak nasihati şudur: Hakikate yaklaşan dilini değil, kalbini konuşturur. Mevlânâ Hazretleri’nin zaman zaman kendisine “Hâmûş” demesi de bu inceliğe işaret eder. Çünkü seyr u sülûkte bir merhale vardır ki, söz çoğaldıkça hâl azalır. İbn Atâullah el-İskenderî’nin de işaret ettiği üzere, bazı hakikatler anlatmakla değil, susup taşımakla korunur. Bu isim bir iddia değil; bilakis kendime bir hatırlatmadır: Az konuşmak, çok murakabe etmek ve nasip olursa sözü hâle yaklaştırmak… Sürç-i lisan ettiysem ehli tashih buyursun. |
Alıntı:
Hadîs ve 'akîde usûlünce,âsâlince bir sorun olamayacağını yine dillendireyim.Neden?Çün kim bu metin bir hadîstir dolayısı ile 'akîdedir.Bu arada tüm Ehli Beyt 'ulemâsı bu metnin hadîs olduğunu dolayısı ile 'akîde olduğunu sözlemiştir. Saygılar,sevgiler cân :) Allâh eyvallâh :) Hakk eyvallâh :) |
Alıntı:
Bu meselede mümkün olursa @[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] @[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] ve @[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] ehil büyüklerimizin de görüşlerini ve ilmî değerlendirmelerini paylaşmaları bizler için faydalı olacaktır. |
Alıntı:
Hadis-i şerifinde de bu sıralamayı görmek mümkündür. Bu bilgilerden şu noktaya dikkat çekmek istiyoruz; ilk yaratılış mefhumu nisbidir. Âlimlerin büyük çoğunluğu, bu nisbiliği nazara alarak konuyu değerlendirmiş ve arştan sonra ilk yaratılan eşyanın kalem olduğunu söylemişledir.(bk. İbn Hacer, a.g.e). Bir kısım âlimler, ilk yaratılan varlığın Hz. Muhammed (a.s.m)'in nuru olduğu hususunu, aynı nisbiliği esas alarak değerlendirmiş ve önce Hz. Muhammed (a.s.m)'in nuru, sonra su, sonra arş, sonra da kalemin yaratıldığını söylemişlerdir.(bk. Keşfü'l-Hafa, 1/265-266) Allah, göklerle yeri yaratmadan elli bin sene önce, mahlukatın kaderini yazdı. Arşı da su üzerindeydi." (Müslim, Kader, 2/16) "Şu gördüğün büyük âleme büyük bir kitab nazarıyla bakılırsa, Nur-u Muhammedî (asm) o kitabın kâtibinin kaleminin mürekkebidir." (Mesnevi-i Nuriye, Habbe.) Hadis-i şerif ve Mesnevi'deki ibare beraber düşünüldüğünde, Allahu a’lem kalemden maksat kader kalemi olabilir. Nur-u Muhammedî (a.s.m.) ise mürekkebi hükmünde olur. Öyleyse mukadderat olarak ilk yaratılan kader kalemi, makdurat olarak ise Peygamberimiz (a.s.m.)'in nuru olur. |
Alıntı:
Cumhurun akaid çizgisinde: İlk yaratılanın kalem olduğu görüşü daha kuvvetli kabul edilmiştir. Nûr-u Muhammedî yaklaşımı: Tasavvuf büyüklerince manevî hakikat ve temsil dili içinde yorumlanmıştır. İki metni uzlaştırma çabası mümkündür; ancak bunu kesin akaid hükmü gibi takdim etmek ihtiyat gerektirir. |
Alıntı:
|
Alıntı:
Bizim gibi talipler için en emniyetli yolun, cumhurun çizdiği çerçeveyi esas alıp büyüklerin hikmetli ifadelerini de yerli yerine koyarak okumak olduğu daha net anlaşılıyor. Katkınız için tekrar teşekkür ederim, istifademiz ziyade oldu. Allah ilminizi bereketlendirsin. |
Merhabâ cânlar :)
Bu arada tasavvûf ve tarîkat bir 'ilimdir.Tasavvûf ve tarîkat ''Bâtin(Kalb,hâtir,rûh) 'İlmi''dir.Kurândan ve Sunnetten murekkeb bir 'ilimdir.Gerek Sunnî tasavvûf ve tarîkat 'ulemâsının gerek ise Şî'î tasavvûf ve tarîkat 'ulemâsının ezici çoğunluğu ilk yaratılmış olanın ''Nûri Muhammed'' olduğu görüşündedir.El-Hakk!Doğru olan,gerçek olan budur.Söz konusu 'ahâdîs ve 'akâ'id ise Ehli Beyt(Hazerât Muhammed,Fâtima,'Alî,Hasan,Huseyn) ve Ehli Beytin 'ulemâsı ''Nûri Muhammed'' için ''İlk Yaratılmış'' demiştir. Kısaca eklemiş olayım cânlar :) Saygılar,sevgiler :) Allâh eyvallâh :) Hakk eyvallâh :) |
Alıntı:
Kuşkusuz sufiler, bu düşüncelerini hem bazı Kur'an ayetlerine hem de bir kısım rivayetlere dayandırmaktadırlar. Bu nedenle söz konusu ayet ve rivayetlerin birbirinden ayrı olarak tasnif edilmeleri ve her bir grubun ilgili disiplinin yöntemlerine göre değerlendirilmeleri gerekmektedir. Evvela ayetlerin ulumu'l-Kur'an yöntemine göre incelenmesine çalışılmalı. İkinci olarak ise rivayetlerin ulumu'l-hadis ve rivayet yöntemlerine göre değerlendirilme si yapılmalıdır. Böylelikle ilgili metinlerin delalet ve sübut açısından neye karşılık geldikleri ve bunlardan yola çıkılarak bir inancın oluşması imkanı tesbit edilmeye çalışılmalıdır. Sufilerin delil olarak ileri sürdükleri ayetleri ve rivayetleri değerlendirirken önemli açmazlarla karşı karşıya olduğumuzu peşinen kabul etmemiz gerekmektedir. Zira sufiler, nasların delalet yönlerini ilgili disiplinlerde alışılagelen yöntemlerden farklı teknikler geliştirerek tesbit etmektedirler. Kimi zaman sübjektif bir takım kanaatlerden oluşan yorumlar, delil olarak ileri sürülebilmektedir. Bu konuda bir fikir vermesi açısından bir-iki örnek vermek yerinde olacaktır: İsmail Fenni Ertuğrul'un İbnü'l-Arabi'nin Firavun'un "Ben sizin en yüce rabbinizim"(Naziat süresi 24. Ayet) sözünün haklı olduğu iddiasından dolayı, aldığı eleştirileri cevaplarken kullandığı ifadeler oldukça manidardır. Ertuğrul şunları kaydetmektedir: "Şeyhin Firavunun "Ben sizin en yüce Rabbinizim" sözü doğrudur" demesinden maksadı şudur: O zaman tahakküm ve tasallut itibariyle Firavun'dan daha büyük kimse olmadığı için, kendisinin en büyük devlete sahip olduğu şeklindeki sözü sihirbazlara göre doğrudur. İbnü'l-Arabi, irfanı arayanların tüm vehimlerden kurtulmalarını ve hakiki tevhidi, gereği gibi tüm eşyada müşahede etmelerini istemiş ve bu uğurda bütün tenkid ve karalamaları göze alarak meydana atılmıştır.( İsmail Fenni Ertuğrul, Vahdet-i Vücud ve İbn Arabi (nşr. Mustafa Kara), İstanbul 1991, s. 228-229.) Aynı şekilde Firavun'un Hz. Musa ile aralarındaki diyalogta, ilahlık iddiasında bulunarak Hz. Musa'yı buna zorlamasını da şu şekilde yorumlamaktadır: "Firavun ona tevhid lisanıyla "eğer benden başkasını ilah edinirsen seni zindana atarım" demiştir. Yani, ben her ne kadar Ademoğlu isem de, Hakkın suretlerinden bir suret olduğum için onun aynıyım. Eğer benden başkasını ilah edinirsen seni zindana atarım" demek istemiştir. ".( İsmail Fenni Ertuğrul, Vahdet-i Vücud ve İbn Arabi (nşr. Mustafa Kara), İstanbul 1991, s. 72.) Bu tarz yorumlar, ancak insanın içi okunarak yapılabilir. Firavun bugün yaşamadığına göre onun içini okuma imkanımız bulunmamaktadır. Kaldı ki yaşasa bile, niyetini anlamak için onun beyanını kabul etmekten başka seçeneğimiz bulunmamaktadır. Ayrıca Firavun'un gerçekten böyle söylemek istediğini kabul etsek bile tevhid inancının genel bağlamı içerisinde bu söz/niyeti kabul etmemiz mümkün müdür? Sufiler, burada "keşif/ilham" dedikleri, hiçbir zaman çerçevesi belirlenemeyecek olan bilgi kaynağını devreye sokmaktadırlar. Burası sözün bittiği yerdir. Bu konuda söz söyleme imkanımız olmadığına göre bize düşen, delil olarak ileri sürülen ayetlerin ve rivayetlerin ulum-I diniye yöntemlerine göre kaynak değerlerini tespit etmektir. Şayet sadece keşfi verilere dayanılarak bunların kaynak olduğu belirtiliyorsa, dediğim gibi burası sözün bittiği yer yerdir. Ancak bu tür bir bilginin İslam alimlerinin geliştirdiği bilgi teorisi kapsamında hiçbir anlam ifade etmeyeceğinin de bilinmesi gerekmektedir. Burada karşılaştığımız bir başka sorun ise bu sahada kalem kullanan tasavvufçuların, her yerde her zaman aynı şeyleri kaydetmemeleridir. Bir yerde bir yorum veya tesbiti yapıp ön plana çıkarırlarken, aynı hususu başka bir yerde farklı bir şekilde değerlendirilmektedir- ler. Bu duruma örnek olarak ülkemizde tasavvuf konusunda otoritesi tartışmasız olan bir zatın aynı konuda iki ayrı yerde yazdıklarını nakletmem, tasavvuf söz konusu olduğunda, ne tür bir zorlukla karşı karşıya olduğumuz hususunda fikir verecektir. "Hak Teala'da bir muhabbet/sevgi belirdi. Buna taayyun-i hubbi (sevgi belirtisi) dendi. Sevgi tecellisi ve sevginin zuhuru demek de mümkündür. İlk belirti bu olduğu için buna "taayyun-i evvel" de dendi. Taayyun-i hubbi bir nur/ışık şeklinde belirmiş olduğundan buna nur dendiği gibi aynı zamanda bir gerçek olduğundan hakikat adını da aldı. Diğer bütün nurlar bu nurun yansımaları, diğer bütün gerçekler bu hakikatin gölgeleri niteliğinde olduğundan ilk nuru ve ilk hakikati, ondan sonraki nurlardan ve hakikatlerden ayırt etmek için O'na Nuru'l-Envar, Hakikatu'l-Hakaik (nurların kaynağı olan ilk nur, hakikatlerin menşei olan ilk hakikat) dendi. İlk yaratılan bu nur ve bu hakikattir. Sonra meleklerin, peygamberlerin ve evliyanın nurları ve hakikatleri de dahil olmak üzere diğer bütün nurları ve hakikatleri O'ndan ve O'nun için yarattı. İşte ilk yaratılan, sevgi olarak vücuda getirilen nura ve hakikate, Nur-i Muhammedi veya Hakikat-I Muhammedi dendi. Bu Hz. Muhammed'in (s.a.v.) hüviyet-i maneviyesidir."( Süleyman Uludağ, "Hz. Muhammed (s.a.v.)'in manevi hüviyeti: Hakikat-I Muhammediyye", Yeni Dünya Dergisi, Nisan 2005, s. 7-8.) Aynı müellifin başka bir yerde Nur-i Muhammedi hakkında yazdıkları ise şunlardır: "Risale'de [Kuşeyri Risalesi] Nur-i Muham- medi ve Hakikat-i Muhammediye görüşü yoktur. Nur-i Muhammedi görüşü hicri üçüncü asırdan itibaren tasavvufta öne sürülmeye başlanmıştır. Yahudi Filozofu Philon'un "ilahi kelime” görüşü ile İbnü'l-Arabi'nin "Hakikat-ı Muhammediye" telakkisi arasında bir yakınlık görülmüştür. Hıristiyanlıkta Hz. İsa'yı bu şekilde (logos) anlayan din alimleri mevcuttur."(Süleyman Uludağ, Tasavvuf İlmine Dair Kuşeyri Risalesi, İstanbul 1999, s. 26.) Mutasavvıflar nasların zahiri ile çatışan söylemlerini zaman zaman sır perdesinin arkasına gizlenerek zaman zaman da herkesin bunları anlayacak seviyede olmadığını iddia ederek savunmaktadırlar. Bu konuda Filibeli Ahmet Hilmi'nin söyledikleri manidardır. O, İbnü'l-Arabi'nin tasavvufun kıymetli bir hazinesi olduğunu ifade ettikten sonra onun eserlerini şerh edenlerin bu eserleri daha da muğlak hale getirdiklerini belirtmektedir: “Asar-ı Muhiddin'i şerh ve tefsir zevatın birçoğu, tasavvuf ve süluk ile münasebet-i tammeleri olmadığından zaten muallak ve müşkül olan o eserleri daha da muğlak müşkil bir şekle koymuşlardır.” (Filibeli Ahmet Hilmi, Hikmet Yazıları (Neşriyat Ahmet Koçak), İstanbul 2005, s, 328) |
Alıntı:
|
Alıntı:
Kuşkusuz Nur-i Muhammedi teorisinin temellerini atanlar, Müslüman sufilerdir. Zaten bunun doğal bir sonucu olarak, bu teoride İslami tabir ve motifler sıklıkla kullanılmıştır. Teorinin Müslümanların peygamberi olan Hz. Muhammed merkezli olarak oluşturulması, başlı başına bir İslami renk ve muhteva kazandırmaktadır. Ancak söylemindeki tüm özgünlüğüne rağmen, anılan teorinin Müslümanlara has bir teori olduğunu söylemek imkansızdır. Zira teorinin ortaya çıktığı coğrafya ile Müslümanlarla komşu olan kadim kültürler incelendiğinde, benzer inanç ve anlayışların oralarda da bulunduğu kolayca anlaşılmaktadır. Sufilerin Nur-i Muhammedi anlayışı irdelendiğinde, bunun bir benzerinin Şiilerde de bulunduğu görülmektedir. Nur-i Muhammedi anlayışı ile masum imam anlayışının her ikisi de nübüvvet eksenli olarak ve Şia'nın kısmen zamansal bir önceliği olsa da eş zamanlı denilebilecek bir gelişme süreci yaşamıştır. Ancak bu anlayış, sufilerde velayet merkezli, Şia'da ise masum imam merkezli olarak düşünülmüştür. Bu anlamda, sufilerin Nur-i Muhammedi anlayışı ile Şiilerin masum imam anlayışı ve buna bağlı olarak geliştirdikleri insan, alem ve Allah ilişkisi üzerine oluşturdukları algı, her ikisinde de benzerlik arz etmektedir. Kaynakları ve tarihi süreci incelendiğinde Nur-i Muhammedi inancının İslami kaynaklardan daha çok, farklı kültürlerden esinlenerek oluşturulduğu ortaya çıkmaktadır. Müslümanlar bu anlayışı, Hz. Peygamber'e uyarlayarak ve buna İslami tabir ve söylemleri ekleyerek içselleştirmeye çalışmışlardır. Dini bir inancın oluşturulmasında Kur'an ve hadisler belirleyici olduğundan, bu süreçte Müslümanlar, buralardan deliller aramaya çalışmışlardır. Bu aşamadan itibaren, kimi zaman Nur-i Muhammedi inancı harici kaynaklarının gölgesinde şekillendirilmiş, bazen de delil olarak getirilen ayet ve hadisler aynı istikamette yorumlanarak bir netice elde edilmeye çalışılmıştır. Kuşkusuz çoğu zaman bağlamından koparılan ayetlerle hadis olarak sunulan asılsız rivayetler, delil olarak ileri sürülmüştür. Ancak delil olarak ileri sürülen nasların hiçbiri, normal şartlarda anlaşılan/anlaşılması gereken anlamlarıyla Nur-i Muhammedi inancına işaret etmemektedir. Zaten İslam'ın ilk yıllarında böylesi bir anlayışın bulunmaması da bunu göstermektedir. "Nur-i Muhammedi teorisi doğru mudur, yanlış mıdır?" gibi bir soru ve bu soruya verilebilecek muhtemel cevaplar dinin ve özellikle de onun inanç boyutunu temellendiren kelam ilminin kapsamının dışındadır. Meselenin teorik tutarlılığını tartışmak, kozmoloji ve ontoloji disiplinlerinin konusudur. Bunlar, söz konusu teorinin bilimsel ve felsefi çerçevesi hakkında olumlu ya da olumsuz bir kanaate varabilirler. Kelam ilmi ise bunun bir inanç olarak kabul edilmesi için şayet mevcut ise- dini/İslami kaynaklarının olup olmadığını tesbit etmekle ilgilenir/ilgilenmelidir. Ayrıca tesbit edilen kaynakların bir inanç oluşturma konusunda yeterli olup olmadıklarını sorgulayarak ve ulaştığı neticeleri değerlendirerek bir inanç için yeterli olup olmadıklarını da tespit eder. Konunun felsefi ve bilimsel meşruiyetinin tartışılmasını ise, ilgili mercilere bırakmakla yetinir. Nur-i Muhammedi teorisi, bu yöntemle değerlendirilip kaynakları ortaya konulduğunda, bu meselenin dini değil, felsefi bir mesele. olduğu hiçbir tereddütte yer bırakmayacak bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Buna göre, meseleyi dini bir inanç olarak sunmak, teknik olarak mümkün değildir. Gerçekten de bu mesele, dini metinlerin yönlendirmelerinden daha çok, ilgili sufilerin benimsemesi ve daha sonra dini metinlerden delil aramaları neticesinde bir inanç haline getirilmiştir. Sufiler, dini metinlerden delil arama sürecindeki, değerlendirmelerinde bile kendilerini felsefenin dil ve yöntemlerinden kurtaramamışlardır. Sonuç olarak sufilerin ilk dönemlerde, kelamcılara paralel olarak ilk yaratılan varlık konusunda hudus delilini, alemin sonradan ve Allah'ın ilim irade ve kudret sıfatlarının doğrultusunda meydana geldiğini kabul ettiklerini söylememiz mümkündür. Söz gelimi Tüsteri, "Hudus delili'ne uygun olarak Allah'ın ilk olarak "Nur-i Muhammedi'yi yarattığını ifade ederken ondan sonra gelen Hallac ve- İbnü'l-Arabi, Nur-i Muhammedi'nin Allah'tan zuhur ettiğini belirtmişlerdir. Buna göre, söz konusu zuhurun iradi bir yaratma değil, kendiliğinden bir feyezan ve taşma neticesinde meydana geldiği yönünde fikir beyan etmişlerdir. Aynı şekilde zuhur eden bu nurun ezeli olduğunu da savunmuşlardır. Bu durum, kelam alimlerinin Allah'tan başka her şeyin hadis olduğuna dair temel ilkesiyle çelişmekte olup ciddi bir problem olarak karşımıza çıkmaktadır. Bütün bunlara bağlı olarak, Nur-i Muhammedi düşüncesi, felsefi bir teori olarak her ne kadar problem teşkil etmiyor ise de, bunu dini bir inanç olarak kabul etmek mümkün değildir. |
| Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 16:00. |
Powered by vBulletin® Version 3.8.5
Copyright ©2000 - 2026, Jelsoft Enterprises Ltd.
havasokulu1.com