Alıntı:
HâmûŞî Nickli Üyeden Alıntı
(Mesaj 702269)
Cinleri kendine bağladığını söyleyen kimse, o bağın kendisini neye bağladığını hiç tartmış mıdır?
Cinleri kendine bağlamaktan, onlardan hizmet almaktan ve onları hükmü altına koymaktan söz eden çoktur. Lâkin burada asıl sorulması gereken şey, kurulduğu söylenen bağın yalnız karşı tarafa mı işlediği, yoksa kuran kişiyi de görünmeyen bir surette bir şeye bağlayıp bağlamadığıdır.
Zira insan bazen tasarruf ettiğini zanneder; fakat fark etmeden tasarrufun içine girer. Emrettiğini sanır; fakat o emrin kendisinden ne aldığını tartmaz. Bu sebeple benim acizane düşüncem şudur: ''HER BAĞ, YALNIZ BAĞLANANI DEĞİL, BAĞLAYANI DA BİR ŞEYE BAĞLAR. ASIL MESELE DE O BAĞIN MAHİYETİNİ DOĞRU TARTABİLMEKTİR.''
Peki siz değerli kardeşlerimce böyle bir bağda asıl tehlike, karşı tarafı bağlamak iddiası mıdır; yoksa bağın insanın kendi üzerinde ne kurduğunu fark edememesi midir?
|
Esselâmu aleyküm hocam. Müsaadeniz olursa bu konuyla ilgili naçizane fikrimi beyan etmek isterim. Kur’ân, cinlerin insanın emrine verilmiş varlıklar olduğu iddiasını genel bir kural olarak kabul etmediğini, Bu durumun yalnızca peygamberlerden biri olan Süleyman’a mahsus bir mucize olarak zikredildiğini okumuştum ki ayettede şöyle ifade ediliyor.
“Rabbim! Bana benden sonra kimseye nasip olmayacak bir mülk ver.” (Sad 38/35)
klasik müfessirlerden fahreddin er-râzî bu ayetin tefsirini yaparken cinlerin itaati ve emre verilmesinin nübüvvet mucizesi olduğunu ve bunun sıradan insanlar için bir tasarruf alanı sayılamayacağını söylüyor
Bağın hakikati ,tasarruf mu, İstilâ mı konusuna gelince de
büyük mutasavvıf İmam Gazâlî, İhyâ-u Ulûmi’d-Dîn adlı eserinde, gayb varlıklarıyla temas arayışının çoğu zaman nefis ve şeytanın bir istidracı olabileceğini belirtiyor. Ona göre insan bazen tasarruf ettiğini zanneder, fakat hakikatte tasarruf edilen hâline gelir. Her bağ iki taraflıdır,İnsan bir şeyi hükmü altına aldığını zannederken, kalbini ona bağlamış olabilir.Bu nedenle mutasavvıflar, gayb varlıklarıyla ilişki kurma iddiasını taalluk olarak değerlendirirler yani kalbin Allah’tan başkasına yönelmesi.
Zannımca esas endişe meselenin, cinleri bağlamak değil, asıl meselenin kalbin neye bağlandığının farkına varabilmektir.
büyük sûfî Abdülkadir Geylaninin sohbetlerindeki ikazlardan,okuduğum,istifade edebildiğim kadarıyla,Hak yolcusunun himmeti keramet aramak değil, istikamet aramaktır.
Tasavvuf literatüründe meşhur bir kaide vardır ki oda İstikamet, kerametten üstündür. yani hak yolunda olan kişi için ölçü Allah’a kullukta sebattır, gaybî tasarruf iddiaları değil.
Benim anlayışım eksik veya hatalı olabilir. Eğer vakit ayırıp değerlendirirseniz hem doğrusu nedir öğrenmiş olurum hem de istifade etmiş olurum.