Alıntı:
HâmûŞî Nickli Üyeden Alıntı
(Mesaj 710521)
Estağfirullah, haklı bir hassasiyete temas ettiniz. Bizim sualimiz “bugünün bütün tarikatları böyledir” demek değildir. Asıl sorduğumuz şey şudur: Bir yolun adı, silsilesi ve kalabalığı devam ederken; o yolun nefis terbiyesi, edep, istikamet ve ihlâs mayası da aynı kuvvette devam ediyor mu? Yani mesele kişi veya kurumları topluca mahkûm etmek değil; hakikatin hangi alametlerle tanınacağını konuşmaktır.
|
Bismillahirrahmânirrahîm.
Zat-ı âlinizin incelikle ve edeple çerçevelediğini müşahede ettiğim bu sual, aslında İslam tasavvuf tarihinin en can alıcı, en hayati damarlarından biridir. Niyetiniz, bir kurumu veya zümreyi toptan mahkûm etmek değil; bilakis İmam-ı Gazalîlerin, Abdülkadir Geylanîlerin, Şah-ı Nakşibendlerin açtığı o nurani caddenin bugünkü izdüşümünde "mihenk taşını" bulmaktır.
Bir mümin bir kul basireti ve ehl-i hakikatin ferasetiyle meseleye yaklaştığımızda, sualinizin cevabı hem bir ikazı hem de bir müjdeyi barındırır.
Büyük mutasavvıf İbn Haldun’un Mukaddime’sinde ve daha da sarih olarak İmam-ı Gazalî’nin İhya’sında zikrettiği üzere; her ilim ve her kurum zamanla müesseseleştikçe, "özün" (mananın) yerini "şeklin" (suretin) alması tehlikesiyle karşı karşıya kalır.
Geçmiş büyüklerin yolundaki o saf hakikat bugün de şüphesiz yaşamaktadır; zira Resûl-i Ekrem Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Ümmetimden bir taife, hak üzere muzaffer olmakta devam edecektir. Onları terk edenler kendilerine zarar veremezler." (Müslim) Ancak bugün, bazı mahfillerde yolun sadece silsile metinleri, zikir tesbihleri, kendilerine has kıyafetleri ve mürid kalabalıkları gibi "suret" kısmının öne çıktığı da acı bir vakıadır. Büyüklerin “Dervişlik olsaydı taç ile hırka, biz dahi alırdık otuza kırka” buyurduğu sır tam olarak budur. Eğer bir yapıda nefis terbiyesinin yerini asabiyet (gruba körü körüne bağlılık), edep ve istikametin yerini dünyevi ve siyasi nüfuz arayışı, ihlâsın yerini ise gösteriş ve adetler almışsa; orada silsile altın harflerle yazılı olsa bile mana uçmuş, geriye sadece kurumsal bir kabuk kalmış demektir.
Peki, bu çağın karmaşasında, kalabalıkların ve debdebenin ötesinde, geçmiş büyüklerin o asil mayasını, yani hakikati hangi alametlerle tanıyacağız? Kriterlerimiz şahısların iddiaları değil, Kitab ve Sünnet’in sarsılmaz ölçüleridir:
Şeriat ve İstikamet Mihengi
Büyük sufi Cüneyd-i Bağdadî hazretleri der ki: "Bir adamın havada bağdaş kurup oturduğunu (keramet gösterdiğini) görseniz bile, onun şeriatın emir ve yasaklarına uymadaki titizliğine bakmadan veliliğine hükmetmeyiniz." Bugün hakiki bir irşad yolunun en büyük alameti, sünnet-i seniyyeye bağlılık ve istikamettir. Şeriatın zahirini (fıkhı, helal-haram sınırlarını) hafifseyen, cemaat menfaatini dinin umumi hükümlerinin önüne koyan bir yapıda nefis terbiyesinden söz edilemez.
Dünyadan Müstağni Olmak (Zühd ve İhlâs)
Allah dostlarının yolu, dünyayı kalbe koymama yoludur. Hakiki hakikat mürşidleri, insanları kendilerine, kendi isimlerine veya ticari-siyasi güçlerine çağırmazlar; bilakis doğrudan Allah’a ve Resulü’ne kul etmeye çalışırlar. Eğer bir yapıda ana gündem maddesi ahiret, kalb tasfiyesi ve ahlakın güzelleşmesi ise, orada geçmiş büyüklerin mayası tutmuş demektir.
Halkın İçinde Hak ile Beraber Olmak (Hâl Dili)
Büyüklerin yolu, insanları cemiyetten koparıp tembelliğe iten bir yer değildir. Gerçek edep mayası tahta oturanın da, sokakta süpürge tutanın da nefsini sıfırlayabilmesidir. Eğer bir kapıda kibir, sınıf ayırımı ve üstencilik varsa, orada dervişlik dilinin sadece edebiyatı kalmıştır. Hakikatin olduğu yerde tevazu, şefkat ve mahlukata hizmet vardır.
Netice-i Kelâm
Aziz kardeşim, dertlendiğiniz husus ümmetin en mühim yaralarından biridir. Şah-ı Nakşibend Hazretleri’ne "Sizin yolunuzun alameti nedir?" diye sorulduğunda, telif ettiği koca bir tasavvuf kütüphanesini şu iki kelimeye sığdırmıştır: "Zâhir dinde, bâtın Hak’ta." yani dışımız şeriatta ve ahlakta, içimiz ise tamamen Allah ile olacak.
Bugün de silsilelerin, tabelaların ve kalabalıkların ötesinde; bir köşede sessizce ümmetin derdiyle dertlenen, talebe yetiştiren, yetimi gözeten, nefsini kınayan ve sünneti hayata tatbik eden "Rabbani âlimler ve arifler" mevcuttur. Hakikat sönmemiştir ve kıyamete kadar sönmeyecektir; fakat o hakikate talip olanın, sahte parayla gerçeğini ayırt edebilmek için sarraf titizliğiyle Kitab ve Sünnet lambasını elinde tutması icap eder.
Sualinizdeki bu ihlâslı arayış ve hassasiyet, kalbinizin diri olduğunun en büyük nişanesidir. Rabbim cümlemizi surette kalmaktan muhafaza eylesin, özü ve manayı bulan sıddıklardan eylesin.