Havas Okulu

Havas Okulu (https://www.havasokulu1.com/)
-   Sorularınız (https://www.havasokulu1.com/sorulariniz/)
-   -   Eşyanın ilmi (https://www.havasokulu1.com/sorulariniz/106474-esyanin-ilmi.html)

sersare 14.10.26 18:34

Eşyanın ilmi
 
Eşyanın ilmi hakkında bilgi bulamadım buralarda bu konu ile ilgili bir uygulama konu veya kitap var mı yoksa süt içeçek birine pirzola yedirmek gibi bir şey mi olur bu konuyu merak ettim şimdi bu konuda tavsiye verirseniz sevinirim.hürmet muhabbet dua ve selam ile...

Gazve 14.10.26 20:01

Eşya ilmi ile kast ettiğiniz nedir @[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]

Gazve 14.10.26 20:05

@[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] mesaj yazarken 60 saniye geçmeden mesaj atamazsınız ve bekleyincede 2 kere aynı mesajı yazıyor bilginiz olsun

Yusufiyeli 14.10.26 20:07

Alıntı:

sersare Nickli Üyeden Alıntı (Mesaj 722698)
Eşyanın ilmi hakkında bilgi bulamadım buralarda bu konu ile ilgili bir uygulama konu veya kitap var mı yoksa süt içeçek birine pirzola yedirmek gibi bir şey mi olur bu konuyu merak ettim şimdi bu konuda tavsiye verirseniz sevinirim.hürmet muhabbet dua ve selam ile...

Değerli kardeşim Bakara süresi 31. Ayeti ve tefsirlerini tetkik et. İbn Abbas'tan yine bir rivayette İnsanların varlıkları birbirinden temyiz etmek, ötekisinden berikisini ayırmak için kullandıkları bütün adlar, varlıklar, hayvanlar, gökyüzü yeryüzü, düzlük, deniz, şu ve bu... Bunların hepsini öğretti."
Ve Reruviye an Ebi Hatim. Yine İbn Abbas'tan başka bir rivayette; "Allahu Teala hazretleri Adem aleyhisselam'a varlıkları öğrettiği gibi kaderin esrarını da, Levh-i Mahfuz'u da öğretti."
Böylece her şeyi o kadar öğretti ki fısıltıyı öteki fısıltıdan, çok az şeyle fark eden şeyi ötekisinden fark edilecek şekilde öğretti. Zürriyetinin isimlerini öğretti. Meleklerin isimlerini öğretti. İsimleri öğretti ama o isimlerin müsemmalarının kimler olduğu hakkında ashabin, alimlerin fikirleri böylece kaydedilmiş.
Allahu Teala hazretleri Adem aleyhisselam'a varlıkları öğretti, tanitti.
Sümme aradahüm. "Sonra onları arz etti."
Bu varlıkları, yaratıkları meleklere sundu, gözlerinin önüne serdi; "Söyleyin bakalım, bunlar nedir?" diye onları imtihan etti.
Burada hüm zamiri geçiyor. Hüm, canlı varlıklar için kullanılan bir zamir. Bu ayet-i kerimenin başka kıraatleri de var. Mesela, İbn Mes'ud radıyallahu anh, aradahünne okumuş. Übeyy b. Ka'b radıyallahu anh kiraatinde de aradaha var. Bizim kıraatimizde Kur'an-ı Kerim'in bu ayet-i kerimesi aradahüm şekliyle karşımızda bulunuyor. Hüm, akıl sahibi varliklar için kullanılan bir zamir olduğu için, bazıları buradan delil olarak evlatlarının tek tek isimlerini; "Bu Ahmet'tir, bu Mehmet'tir... Bu Cebrail'dir, bu Azrail'dir, bu İsrafil'dir..." diye böyle zi-ruh (ruh sahibi) ve zi-akıl (akıl sahibi) varlıkları düşünmüşler.
Ama müfessir İbn Kesir diyor ki; "Bu hüm zamirinin kullanılması böyle bir mana ifade etmez. Tağlib cihetiyle Arapça'da vardır; zi-ruh ve zi-hayat olmayan varlıklar da dahil edilerek ifade böyle kullanılmış olabilir. Bunun başka ayet-i kerimelerde misalleri vardır. Bütün yaratıkların da bu hüm zamiri altında ifade edilmesi Arapça'nın kavaidine aykırı değildir." diye bir ayet-i kerimeyi misal getirmiş: (İbn Kesir,Cilt 1, 223.)
Va'llahu haleka külle dabbetin min ma'. "Allah her canlı hayvanı
sudan yarattı."
Dabbe, "yeryüzünde deb' eden, kımıldayıp hareket eden yaratık" demek. Bitkiler yerlerinde sabit duruyorlar ama işte böcekler, yılanlar, kuşlar vs. müteharrik varlıklar.
Ayet-i kerime; "Her dabbeyi, yeryüzünde hareket eden her canlı hayvani sudan yarattı." buyuruyor.
Feminhüm. Burada da hüm zamirini eklemiş. Halbuki bunların hepsi zi-ruh, hüm zamirine layık varlıklar değil; ama tağlib suretiyle bu ayet-i kerimede de kullanılmış.
Fe-minhüm men yemşi ala batnihi. “Bu yaratıkların bir kısmı karnı üstünde yürürler."
Mesela yılanlar; ayakları yok, karnı üstünde yürürler. Bu yüzden “sürüngen" diyoruz.
Ve minhüm men yemşi ala ricleyn. "Kimisi iki ayak üstünde yürüyor." İşte insanlar, maymunlar, kuşlar...
Ve minhüm men yemşi ala erba'. "Bir kısmı da dört ayaklı."
Atlar, kuzular gibi...
Yahluku'llahu ma yeşa'. "Allah nasıl dilerse, neyi dilerse öyle ya- ratır." Inna'llahe ala külli şey'in kadir. "Allah şüphesiz her şeye kadirdir."
Bu ayet-i kerimede hüm zamirinin hem zi-ruh olanlar hem de diğer varlıklar için kullanıldığının misali var. Binaenaleyh, sümme arada- hüm'deki hüm zamiri sadece zi-ruh insanlara, meleklere ait değil, öteki varlıklara da şamildir, manasını ifade etmiş oluyor. İbn Kesir böylece bu manayı tercih ettiğini göstermiş oluyor.
Diyor ki; "Her varlığın ismini Allah, Adem aleyhisselam'a zatlarıyla, sıfatlarıyla, hareketleriyle öğretti. Sonra da zürriyetine öğretti."
(Kaynak: Bakara Süresi Tefsiri 1, Prof.Dr. Mahmud Esad Çoşan, Server Yayınları, Sayfa: 245-247)

Yusufiyeli 14.10.26 20:16

NOT: Yapay zeka ile işim olmadığını müdellel kılmak için arada sırada istifade ettiğim kaynakların resimlerini paylaşacağım.
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]

sersare 14.10.26 21:17

Esyanin hakikati tv kumanda saat ne derseniz diyin aksesuar degil yani hakikatin tayini asli biz sanki bilmiyoruz muhakkak bilen vardir.suleyman as muhru yuzugu musa as asasi belki hurafecilige iter emin olamadim kotu olasiliktan Allah a siginirim

Yusufiyeli 14.10.26 22:24

Alıntı:

sersare Nickli Üyeden Alıntı (Mesaj 722708)
Esyanin hakikati tv kumanda saat ne derseniz diyin aksesuar degil yani hakikatin tayini asli biz sanki bilmiyoruz muhakkak bilen vardir.suleyman as muhru yuzugu musa as asasi belki hurafecilige iter emin olamadim kotu olasiliktan Allah a siginirim

Şayet sembollerden bahsediyorsan Semboller, bana göre kainatın yazılım kodlarıdır. Nasıl ki bir bilgisayar sistemi kodlarla çalışıyorsa, içinde yaşadığımız bu ilahi sistem de sembollerle çalışır. Bu semboller yalnızca rüyalarda değil, hayatın tam içinde de karşımıza çıkar. Tıpkı rüyadaki gibi aynı dille bizimle konuşurlar. Çünkü hayatın ve rüyanın dili birdir:
Sembol dili. Semboller kendi içinde bölümlere ayrılır. Bunlardan birincisi, Allah'ın yarattığı doğal varlıklardır. İnsan dışındaki tüm varlıklar bu kapsamdadır: Ağaçlar, kuşlar, hayvanlar, taşlar, nehirler, dağlar... Bunların her biri yaratılışta sembol değerlerle donatılmıştır. Kur'an'da şöyle buyrulur: “Ve Allah Adem'e bütün isimleri öğretti...” (Bakara Suresi, 31. Ayet)
Bu ayetten yola çıkarak diyebiliriz ki; yaratılışta eşya, yani insan dışındaki tüm varlıklar, Allah tarafından bir 'isim'le, yani bir anlamla kodlandı. İşte bu isimlerin karşılığı bugün bizde 'sembol' olarak zuhur ediyor. Yani her bir varlık hem bir kelime hem bir mana taşıyıcısıdır. Bizim görevimiz, bu anlamları çözmek, bu kadim dili yeniden hatırlamaktır. Doğal varlıkların sembol değerleri sabittir ve değişmez. Çünkü bu semboller, Allah'ın yaratırken verdiği hakiki anlamlarla örülüdür. Yani kuş, yaratılıştan beri kuş; yılan yaratılıştan beri yılandır. Anlamı, işlevi, sembol karşılığı yaratıldığı andan itibaren bellidir. Kainat kitabında bu varlıklar, Allah'ın satır satır yazdığı kelimeler Bu doğal semboller kendi içlerinde de olağanüstü bir düzene sahiptir. Örneğin: Hayvanlar, genel karakter özelliklerimizi sembolize eder.
Örneğin, yılan "değişim "i anlatır. Değişime karşı tavrımızı fark etmek için yalnızca kendimize
Ağaçlar, genetik kodlarımızı, DNA'mızı anlatır. Her ağaç farklı bir yapıyı, köklenme biçimini, soydan gelen bir özelliği temsil eder. Çiçekler, duygulara karşılık gelir.
Her bir çiçek, bir duygu notasına dokunur ve bizdeki farklı duygusal titreşimleri anlatır.
Görüldüğü gibi yaratılıştan itibaren her şey belli bir düzene göre anlamlandırılmış, gruplandırılmış ve sembol diline yerleştirilmiştir.
Bu, Allah'ın kudretinin bir tecellisidir.
Ve biz bu dili hatırladıkça, kendimizi de, hayatı da daha derinlemesine anlayabiliriz.
Sembollerin ikinci kısmı, insan eliyle üretilmiş eşyalarla ilgilidir. Bu eşyalar doğrudan Allah tarafından yaratılmamış; insanın eliyle, aklıyla, ihtiyacı ve niyetiyle ortaya çıkmıştır. Ancak bu, onların sembol değeri taşımadığı anlamına gelmez. Tam aksine, bu eşyalar da taşıdıkları niyetle bir anlam kazanır.
Nasıl ki Allah, doğal varlıkları yaratırken onlara bir isim, bir anlam, bir niyet yüklediyse; insan da eşya üretirken ilk anda bir niyet taşır. İşte bu eşyaların sembol bugün bir eşya farklı şekillerde kullanılsa bile, onun sembol dili ilk niyetinde gizli- değerleri, üretildikleri andaki ilk niyete ve kullanım amacına dayanır. Bu yüzden dir. Sembolleri anlamak isteyen biri, eşyanın hangi amaçla, hangi ihtiyaçla ve hangi düşünceyle ortaya çıktığını araştırmalıdır.
Bazı örneklerle bu daha da netleşir: Sandalye ve Sosyal Statü: Eskiden halk meydanlarında herkes ayakta durur, yalnızca soylulara, önemli kişilere oturacak yer verilirdi. Bu oturma yerleri bazen sıradan sandalyeler ya da tahtlar olurdu. Yani sandalye, bir kişinin toplum içindeki yerini, değerini ve statüsünü sembolize etmeye başlamıştı. rüyalarda ya da sembol dilinde sandalye hala sosyal statüyü anlatır. Kişinin rBugün her ne kadar hepimiz sandalyeyi farklı amaçlar için kullansak daüyasındaki sandalye ne kadar gösterişli ve yüksekse, kişinin toplum içindeki etkisi ya da gücü de o kadar büyük olabilir.
Küpe ve Hatırlama: Günümüzde küpeler estetik ya da süs amaçlı takılıyor gibi görünse de, bu eşyaların ilk anlamı çok daha derindi. Eski zamanlarda çocuklara verilen önemli öğütlerin unutulmaması için kulağa ip bağlanır, bu ip zamanla küpeye dönüşür. Kulağın delinmesi ve oraya bir şey takılması, "duyduğunu hatırla” anlamına gelirdi. Zira insan, daha önce duyduğu bir bilgiyi hatırlamaya çalışırken refleksle kulağına dokunur. İşte bu sembol üzerinden baktığımızda, küpe rüyası ya da hayat içinde karşılaşılan bir küpe, unuttuğumuz bir bilgiyi ya da bize daha önce verilmiş bir öğüdü hatırlamamız gerektiğini fısıldıyor olabilir.
Halı ve Gelenek: Bugün halılar zeminimizi örtmek, soğuktan korunmak amacıyla kullanılsa da, tarihsel olarak halı bir kültürün izlerini taşırdı. Dokuyan kişi, ait olduğu geleneğin inançlarını, motiflerini, sembollerini halıya işlerdi. Bu yüzden bir halıya bakan kişi onun hangi topluma ait olduğunu anlayabilirdi.
Halı yalnızca fiziksel konforu değil, sembol dilinde kişinin bağlı olduğu gelenekleri, aidiyet duygusunu, hatta ne kadar gelenekçi bir yapıya sahip olduğunu anlatır. Halının ilk üretim amacı, bir kültürel hafıza taşıyıcısı olmaktı.
(Kaynak: Semboller Sözlüğü, Yeter Kocaoğlu sayfa 13-16, ŞİRA yayınları)

nonick 15.10.26 02:29

arkadaş eşyanın hakikati konusundan bahsediyor sanırım kimse anlamamış. eşyanın hakikati eşyanın hakikati diye diye bir çok tasavvuf kitabında geçiyor acaba nedir bu eşyanın hakikati bende merak ediyordum bir ara bilen açıklasın.

Yusufiyeli 15.10.26 08:18

Vahdet-i vücud felsefesinin en büyük temsilcisi olan İbnü’l-Arabi, Allah’ın dışında varlık kabul etmemiştir. Ona göre; alem de yukarıda izah edildiği gibi Allah’ın sıfatlarının bir tecellisinden ibaret olup, onun varlığı Allah’ın varlığı ile kaimdir. Alemin varlığı bir gölgeden ibarettir.( İbnü’l-Arabi, Fususu’l-Hikem, Trc. N. Gençosman, s. 73-74.) Yani alem itibari varlık olup, vehim ve hayalden ibarettir. Gölge ise kendine sebep olan varlığın vücudundan başka bir vücuda sahip değildir. Bu sebeple mutasavvıflar eşyanın his ve aklımıza nisbetle görülen varlığına “gölge varlık” demişlerdir ki, vehmi ve hayali varlık demektir. Eşya her an değişmekte olduğu halde, bizim duyularımız bu değişmeyi fark etmekten acizdir. Mesela bir insanın gençliği ile ihtiyarlığı arasındaki değişiklikten, yaşadığı her ana bir pay düşer. Ama bunu bir anda fark edemeyiz. Halbuki o her an değişmektedir. Yine, kar, buz, bulut, su buharı hayali şeyler olup, bunların suyun vücudundan başka vücudları yoktur. Suyun muhtelif şartlarda aldıkları muhtelif şekillerden ibarettir. Kar, buz vb. şeylerin hayali oluşları, onların sadece zihinde mevcut şeyler olduğu anlamında değil, duyularımıza nisbetle mevcut oldukları manasındadır. Sadece zihni varlıklar olsaydı, onları tahayyül edenin yok olmasıyla onlar da yok olurlardı. Halbuki, kar, buz vs. şartlar değişip suya dönüşmedikçe bakidirler ve dışarıda mevcutturlar. Kar bizi üşütür, buz yukarıdan düşse başımızı yarar. Şu halde bunlara hayaldir demek, hakikati inkardır. Mutasavvıfların eşyaya hayal ve vehim demeleri, eşyanın duyulara nisbetle olan varlığından sarf-ı nazar ederek, kainatta tecelli etmekle beraber zat itibariyle değişmeyen Hakk’ın vücudundan başka bir şey görmemeleri itibariyledir. Şu halde alem duyulara ve onlara tabi olan akla göre hakiki, basiret gözüne göre hayalidir. Sofistler’e göre ise eşyanın hiçbir hakikati yoktur. Halbuki mutasavvıflara göre; eşyanın hakikati vardır ve bu da onlarda tecelli eden Allah’ın varlığından ibarettir. İ. Fenni Ertuğrul, mutasavvıfların eşyanın hayal olduğuna dair çok önceden ileri sürdükleri tezin, bugün Avrupa tabiat alimleri tarafından tasdik edildiğini söylemiş ve buna örnekler vermiştir.
(Kaynak: Ana Hatlarıyla Tasavvuf Tarihi
Prof.Dr. Osman Türer ATAÇ YAYINLARI )

Yusufiyeli 15.10.26 10:34

Cüneyd-i Bağdadi ve Hallac gibi ilk dönem sufilerinden itibaren dile getirilen varlığın birliği düşüncesi (vahdet-i vücud) ilk kez İbnü’l-Arabi tarafından sistematik bir temele oturtulmuştur. “Vahdet-i vücud” terimini eserlerinde kullanmadığı halde vahdet-i vücud eksenindeki tevhid anlayışı İbnü’l-Arabi’nin eserlerinden yola çıkılarak görünürlük kazanmıştır. Bu ontolojiye göre “varlık” anlamı ile “vücud” varlığı kendinden olan Hakk’a, “vahdet” ise Hakk’ın tekliğine işaret eder. Mutasavvıflara özgü bir tevhid yorumu olan vahdet-i vücuda göre hakiki varlık bir olan Hakk’ın varlığından ibarettir. Görünen ve görünmeyen bütün varlık alemi ise Hakk’ın çeşitli mertebelerde zuhur ve tecellileridir.İbnü’l-Arabi yalnız mutasavvıfların tevhid anlayışını sistematize etmekle kalmamış; Allah-insan, alem-insan ilişkilerine de kıymetli katkılar sunmuştur. Kur’an-ı Kerim’de “ahsen-i takvim” ve “elest bezmi” kavramları ile vurgulanan insanın kemal ve yaratılış serüvenini İbnü’l-Arabi; meratib-i vücud (varlık mertebeleri), ayan-ı sabite (eşyanın sabit hakikatleri), istidad-ı ezeli (aynların ezeli istidatları), teceddüd-i emsal, halk-ı cedid gibi kendine özgü anahtar terimler ışığında yorumlamıştır. tasavvufta eşyanın hakikati meselesi özellikle a‘yan-ı sabite kavramıyla açıklanıyor. Bunu biraz daha sadeleştirirsek: İbnü’l-Arabi’ye göre eşyanın hakikati, yalnızca dış dünyada gördüğümüz şeylerden ibaret değildir. Her varlığın Allah’ın ilminde bir hakikati vardır. A‘yan-ı sabite denilen kavram, eşyanın Allah’ın ilmindeki bu sabit hakikatlerini ifade eder. Burada önemli bir ayrım var: Allah’ın ilmindeki hakikat ile o şeyin dış dünyada yaratılmış olarak var olması aynı değildir. Eşya, Allah’ın ilminden bağımsız bir varlık kaynağına sahip değildir. Benim anladığım kadarıyla burada eşyanın varlığını inkar etmekten ziyade, onun varlığının kendinden olup olmadığı meselesi var. Mesela ağaç da vardır, taş da vardır, su da vardır. Bunları hayal deyip geçemeyiz. Fakat tasavvuf ehli, eşyanın varlığını Allah’tan bağımsız düşünmüyor. Gölge örneği de sanırım bunu anlatmak için veriliyor. Gölge vardır ama kendi başına bir varlığı yoktur; varlığı aslına bağlıdır. Eşyanın hayal veya gölge olarak görülmesi de bana göre bu açıdan anlaşılmalı. Yani mesele eşya yoktur demek değil, eşyanın hakiki ve bağımsız varlığının bulunmadığını söylemektir. Sofistlerin eşyanın hakikatini inkar etmesiyle tasavvuftaki bu anlayışı birbirine karıştırmamak gerekir.


NGB 15.10.26 13:20

Üstteki açıklamalara binaen yani destekleyici açıklama yapalım.
Orda biraz günümüz insanının anlamayacağı terimler var.
Kısa öz açıklama şu şekil eşyadan kasıt herşeyi içine alır.
Dağ-taş-sandalyesinden masasına kadar işte bunlarda yaratılıştaki görevlerini yerine getirmekle görevliler.

Aziz Mahmud Hüdai KS bir eserde dere kenarında otururken bir nida duyar nida YA daim ya daim bakar ve o sesin dereden geldiğini anlar aynı şekilde kuşlarda ağaçlarda zikir ederde işte normal avam bişey göremez o zikirleri ancak Kalp gözü açık olanlar görür deniyor.Allah CC bazılarına zikir etme görevi vermiş bunu anlıyoruz.

Hatta bir eserde şöyle yazıyordu evliyanın biri havada uçarken şimdi bazısı diyecek bu süpermen mi :d evet süpermen ama pelerini yok :d
gece uçuşu yapıyor ve yere bakınca bazı evlerden nur çıktığını bazı evlerden ise kıpkırmızı alevler yükseldiğini görüyor sonra anlıyorki nur olanlar Allahın yolunda olanların yaşadığı ev işte alev çıkanlar ise haram yiyip haram işleyip içki kumar zina ve başka günahlar gibi düşünmek lazım.Hal böyle olunca evde bir eşya oda işte duruma göre ordaki kişinin durumunu yansıtıyor.Affedersiniz adamın zıçtığı bok bile haram olursa ev ne yapsın.Haliyle alev ve duman çıkarır.Buda durumun yansıması.

Hal böyle olunca bazısı bu yazılanlara inanır.Bazısıda hadi canım öyle şeymi olur bunlar dine sokulan masallar yada la fontainde masallar der geçer.
En doğrusunu Allah CC bilir.

NGB 15.10.26 13:58

[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]



[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]


Şu menkıbe değişik bir örnek.

sersare 15.10.26 14:14

burada eşyanın hakikatinin yada esyanın ilmin havas ile ilgili değil daha derin daha leduni olduğunu anlayabilirmiyim yani buna ulaşmak istemekle yada calışmakla olurmu

queenkonna 16.10.26 16:26

Alıntı:

Yusufiyeli Nickli Üyeden Alıntı (Mesaj 722726)
Cüneyd-i Bağdadi ve Hallac gibi ilk dönem sufilerinden itibaren dile getirilen varlığın birliği düşüncesi (vahdet-i vücud) ilk kez İbnü’l-Arabi tarafından sistematik bir temele oturtulmuştur. “Vahdet-i vücud” terimini eserlerinde kullanmadığı halde vahdet-i vücud eksenindeki tevhid anlayışı İbnü’l-Arabi’nin eserlerinden yola çıkılarak görünürlük kazanmıştır. Bu ontolojiye göre “varlık” anlamı ile “vücud” varlığı kendinden olan Hakk’a, “vahdet” ise Hakk’ın tekliğine işaret eder. Mutasavvıflara özgü bir tevhid yorumu olan vahdet-i vücuda göre hakiki varlık bir olan Hakk’ın varlığından ibarettir. Görünen ve görünmeyen bütün varlık alemi ise Hakk’ın çeşitli mertebelerde zuhur ve tecellileridir.İbnü’l-Arabi yalnız mutasavvıfların tevhid anlayışını sistematize etmekle kalmamış; Allah-insan, alem-insan ilişkilerine de kıymetli katkılar sunmuştur. Kur’an-ı Kerim’de “ahsen-i takvim” ve “elest bezmi” kavramları ile vurgulanan insanın kemal ve yaratılış serüvenini İbnü’l-Arabi; meratib-i vücud (varlık mertebeleri), ayan-ı sabite (eşyanın sabit hakikatleri), istidad-ı ezeli (aynların ezeli istidatları), teceddüd-i emsal, halk-ı cedid gibi kendine özgü anahtar terimler ışığında yorumlamıştır. tasavvufta eşyanın hakikati meselesi özellikle a‘yan-ı sabite kavramıyla açıklanıyor. Bunu biraz daha sadeleştirirsek: İbnü’l-Arabi’ye göre eşyanın hakikati, yalnızca dış dünyada gördüğümüz şeylerden ibaret değildir. Her varlığın Allah’ın ilminde bir hakikati vardır. A‘yan-ı sabite denilen kavram, eşyanın Allah’ın ilmindeki bu sabit hakikatlerini ifade eder. Burada önemli bir ayrım var: Allah’ın ilmindeki hakikat ile o şeyin dış dünyada yaratılmış olarak var olması aynı değildir. Eşya, Allah’ın ilminden bağımsız bir varlık kaynağına sahip değildir. Benim anladığım kadarıyla burada eşyanın varlığını inkar etmekten ziyade, onun varlığının kendinden olup olmadığı meselesi var. Mesela ağaç da vardır, taş da vardır, su da vardır. Bunları hayal deyip geçemeyiz. Fakat tasavvuf ehli, eşyanın varlığını Allah’tan bağımsız düşünmüyor. Gölge örneği de sanırım bunu anlatmak için veriliyor. Gölge vardır ama kendi başına bir varlığı yoktur; varlığı aslına bağlıdır. Eşyanın hayal veya gölge olarak görülmesi de bana göre bu açıdan anlaşılmalı. Yani mesele eşya yoktur demek değil, eşyanın hakiki ve bağımsız varlığının bulunmadığını söylemektir. Sofistlerin eşyanın hakikatini inkar etmesiyle tasavvuftaki bu anlayışı birbirine karıştırmamak gerekir.


yusufiyeli hocam suhreverdi'nin nurlar felsefesini de dinlemek isterim sizden onda da bir nevi vahdeti vucud var. Her sey nurul envarin nur mertebelerinden ibaret diyor

Yusufiyeli 16.10.26 16:52

Alıntı:

queenkonna Nickli Üyeden Alıntı (Mesaj 722808)
yusufiyeli hocam suhreverdi'nin nurlar felsefesini de dinlemek isterim sizden onda da bir nevi vahdeti vucud var. Her sey nurul envarin nur mertebelerinden ibaret diyor

Değerli kardeşim İşrak felsefesini incelerken en çok nazari dikkatimi celb eden husus, hakikate ulaşmak için yalnızca aklın kafi görülmemesi. Bu düşüncenin kurucusu Sühreverdi. Ona göre insan aklıyla araştırır, düşünür, deliller ortaya koyar ama hakikati kavramanın bir de sezgi ve manevi tecrübe tarafı vardır.
İşrak kelimesi doğan güneşin etrafa yaydığı ışık anlamına geliyor. Sühreverdi de varlığı ışık üzerinden açıklıyor. Her şeyin kaynağı olarak Nurü'l-Envar'ı, yani Nurların Nuru'nu kabul ediyor. Varlıklar da bu nurla ilişkileri ve nurun dereceleri üzerinden açıklanıyor. Burada Farabi ve İbn Sina'nın sudur anlayışına benzeyen taraflar var ama Sühreverdi, ışık kavramını merkeze alarak kendine özgü bir sistem kuruyor.
Bana göre burada asıl üzerinde durulması gereken şey, akıl ile sezgi arasındaki ilişki. Çünkü insan bir konuda çok şey okuyabilir, çeşitli bilgiler edinebilir ama o bilgiyi gerçekten kavramak başka bir meseledir. Sühreverdi'nin düşüncesinde de akli bilgiyle manevi tecrübe arasında böyle bir ayrım var.
Sühreverdi hakikate ulaşmanın iki yolundan söz ediyor: Bahs ve teellüh. Bahs dediği, araştırmak, düşünmek, akıl yürütmek ve delillerle sonuca ulaşmak. Teellüh ise insanın manevi yönden olgunlaşması, nefsini terbiye etmesi ve ahlaki bakımdan arınmasıyla ilgili. Yani bir tarafta okuyup araştırmak, diğer tarafta insanın kendi iç dünyası üzerinde çalışması var.
Aslında ikisini birbirinden tamamen ayırmak bana doğru gelmiyor. İnsan hem araştırmalı hem de kendisini sorgulamalı. Sadece bilgi sahibi olmak, insanın mutlaka olgunlaşacağı anlamına gelmiyor. Aynı şekilde, bir insanın manevi tecrübe yaşadığını söylemesi de onun her konuda doğru bilgiye ulaştığını göstermez. Bu ikisi arasında bir denge kurulması gerektiğini düşünüyorum.
Sühreverdi'nin düşüncesinin kaynaklarına baktığımızda İbn Sina'yı, Yeni Eflatunculuğu, Pisagorculuğu, eski İran düşüncesini ve çeşitli tasavvufi gelenekleri görüyoruz. Zünnun-ı Mısri, Bayezid-i Bistami, Hallac-ı Mansur ve Gazzali gibi isimlerle de düşüncesi arasında bağlantılar kuruluyor. Yani Sühreverdi kendisinden önceki düşünce birikiminden yararlanıyor. Fakat önemli olan, bunları olduğu gibi tekrar etmek yerine kendine özgü bir anlayış içerisinde bir araya getirmesi.
Eski İran düşüncesindeki ışık ve karanlık meselesi de dikkat çekici. Zerdüşti gelenekte iyilik ve kötülük, ışık ve karanlık arasındaki mücadele önemli bir yere sahip. Sühreverdi'nin felsefesinde de nur ve karanlık temel kavramlar. Fakat buradan hareketle ikisini tamamen aynı kabul etmek doğru olmaz. Sühreverdi'nin düşüncesinde Nurü'l-Envar tektir. Dolayısıyla onun nur anlayışını, Zerdüştlükteki iyilik ve kötülük ilkeleriyle doğrudan bir tutmak mümkün değil.
Bir de Hermes meselesi var. Hermes, eski bilgelik geleneklerinde önemli bir figür olarak karşımıza çıkıyor. İslam düşüncesinde de bazıları onu Hz. İdris'le ilişkilendirmiş. Ancak bu özdeşliğin kesin olduğunu söyleyemeyiz. Tarih boyunca farklı düşünceler birbirinden etkilenmiş olabilir ama her benzerliği doğrudan bir bağlantı olarak görmek de doğru olmaz.
Benim asıl dikkatimi çeken konulardan biri, Sühreverdi'nin ilim ve hikmet konusunda ortaya koyduğu yaklaşım. Geçmişte büyük alimlerin ve filozofların yaşamış olması, onlardan sonra yeni bir şey söylenemeyeceği anlamına gelmiyor. İlim belli bir dönemde veya belli insanların elinde sona ermez. İnsanlar araştırmaya ve düşünmeye devam eder.
Bugün de bu konuda iki farklı anlayış görüyorum. Bir kesim, geçmişte söylenmesi gereken her şeyin söylendiğini, artık bize düşenin eskilerin söylediklerini uygulamak olduğunu düşünüyor. Diğer kesim ise geçmişte yaşayanları küçümseyip bugünkü bilgilerin her bakımdan daha üstün olduğunu kabul ediyor.
Bence iki yaklaşım da doğru değil. Ebu Hanife'yi, İmam Şafii'yi veya İbn Sina'yı yok sayarak bir yere varamayız. Çünkü bugün sahip olduğumuz düşünce birikiminin oluşmasında geçmişteki insanların büyük emeği var. Fakat bu isimleri önemli görmek, onların her söylediğini sorgulanamaz kabul etmek anlamına da gelmez.
Geçmişten öğreneceğiz, gerektiğinde farklı düşüneceğiz ve yeni sorular soracağız. Bir düşünürün büyüklüğü, kendisinden sonra gelenlerin düşünmesini engellemesinde değil, onlara yeni ufuklar açmasında aranmalı. Sühreverdi'nin bu yönünü önemli buluyorum. İlim ve hakikat arayışının geçmişte tamamlanmış bir iş olarak görülmesine karşı çıkıyor.
Varlık anlayışına dönersek, Sühreverdi'ye göre bütün varlık düzeni nur kavramıyla açıklanıyor. Nurü'l-Envar'dan başlayarak farklı derecelerdeki nurlar ve varlıklar ele alınıyor. Maddi dünya ise bu düzenin daha aşağı bir derecesinde bulunuyor. Bu nedenle onun düşüncesinde ışık yalnızca gözle gördüğümüz bir şey değil, varlığın kendisini anlamamızı sağlayan temel bir kavram.
Sühreverdi'nin el-Gurbetü'l-Garbiyye, yani Batı Gurbeti adlı eseri de bu açıdan düşündürücü. İnsan bazen her şey yolunda olsa bile içinde bir eksiklik hissedebiliyor. Sühreverdi'nin düşüncesi açısından bu durum, insanın kendi hakikatinden uzak kalması ve asıl kaynağına yönelme arzusu üzerinden yorumlanabilir. Elbette bunu herkesin yaşadığı hüznün tek sebebi olarak görmemek gerekir. Burada daha çok insanın manevi arayışını anlatan bir düşünce söz konusu.
Sühreverdi'nin ardından bu düşünceyi devam ettirenler de olmuş. Özellikle Molla Sadra, İşrak felsefesinden yararlanarak İbn Sina'nın felsefesini, tasavvufi düşünceyi ve kelam geleneğini bir araya getiren yeni bir anlayış geliştirmiş. Bu da bir düşüncenin sonraki nesiller tarafından nasıl geliştirilip farklı bir boyuta taşınabileceğini gösteriyor.
Benim bu konudan çıkardığım sonuç şu: İnsanın hakikati araması sadece okuyup bilgi edinmekten ibaret değil. Düşünmek, araştırmak, kendini sorgulamak ve ahlakını geliştirmek de bu yolun bir parçası. Fakat manevi tecrübe yaşadığını söyleyen herkesi de sorgulamadan kabul etmemek gerekir. Akıl ve delil de önemlidir.
Kısacası, bana göre Sühreverdi'nin üzerinde durulması gereken tarafı, akli araştırmayla manevi olgunlaşmayı bir arada ele alması ve hakikat arayışını geçmişle sınırlamamasıdır. Ne geçmişi bütünüyle reddetmek doğru ne de geçmişte söylenen her şeyi son söz olarak görmek. Öncekilerin birikiminden yararlanıp düşünmeye devam etmek gerekiyor. Çünkü hakikat arayışı, insanın kendisini geliştirmesiyle devam eden bir yolculuk.

queenkonna 16.10.26 19:46

Alıntı:

Yusufiyeli Nickli Üyeden Alıntı (Mesaj 722809)
Değerli kardeşim İşrak felsefesini incelerken en çok nazari dikkatimi celb eden husus, hakikate ulaşmak için yalnızca aklın kafi görülmemesi. Bu düşüncenin kurucusu Sühreverdi. Ona göre insan aklıyla araştırır, düşünür, deliller ortaya koyar ama hakikati kavramanın bir de sezgi ve manevi tecrübe tarafı vardır.
İşrak kelimesi doğan güneşin etrafa yaydığı ışık anlamına geliyor. Sühreverdi de varlığı ışık üzerinden açıklıyor. Her şeyin kaynağı olarak Nurü'l-Envar'ı, yani Nurların Nuru'nu kabul ediyor. Varlıklar da bu nurla ilişkileri ve nurun dereceleri üzerinden açıklanıyor. Burada Farabi ve İbn Sina'nın sudur anlayışına benzeyen taraflar var ama Sühreverdi, ışık kavramını merkeze alarak kendine özgü bir sistem kuruyor.
Bana göre burada asıl üzerinde durulması gereken şey, akıl ile sezgi arasındaki ilişki. Çünkü insan bir konuda çok şey okuyabilir, çeşitli bilgiler edinebilir ama o bilgiyi gerçekten kavramak başka bir meseledir. Sühreverdi'nin düşüncesinde de akli bilgiyle manevi tecrübe arasında böyle bir ayrım var.
Sühreverdi hakikate ulaşmanın iki yolundan söz ediyor: Bahs ve teellüh. Bahs dediği, araştırmak, düşünmek, akıl yürütmek ve delillerle sonuca ulaşmak. Teellüh ise insanın manevi yönden olgunlaşması, nefsini terbiye etmesi ve ahlaki bakımdan arınmasıyla ilgili. Yani bir tarafta okuyup araştırmak, diğer tarafta insanın kendi iç dünyası üzerinde çalışması var.
Aslında ikisini birbirinden tamamen ayırmak bana doğru gelmiyor. İnsan hem araştırmalı hem de kendisini sorgulamalı. Sadece bilgi sahibi olmak, insanın mutlaka olgunlaşacağı anlamına gelmiyor. Aynı şekilde, bir insanın manevi tecrübe yaşadığını söylemesi de onun her konuda doğru bilgiye ulaştığını göstermez. Bu ikisi arasında bir denge kurulması gerektiğini düşünüyorum.
Sühreverdi'nin düşüncesinin kaynaklarına baktığımızda İbn Sina'yı, Yeni Eflatunculuğu, Pisagorculuğu, eski İran düşüncesini ve çeşitli tasavvufi gelenekleri görüyoruz. Zünnun-ı Mısri, Bayezid-i Bistami, Hallac-ı Mansur ve Gazzali gibi isimlerle de düşüncesi arasında bağlantılar kuruluyor. Yani Sühreverdi kendisinden önceki düşünce birikiminden yararlanıyor. Fakat önemli olan, bunları olduğu gibi tekrar etmek yerine kendine özgü bir anlayış içerisinde bir araya getirmesi.
Eski İran düşüncesindeki ışık ve karanlık meselesi de dikkat çekici. Zerdüşti gelenekte iyilik ve kötülük, ışık ve karanlık arasındaki mücadele önemli bir yere sahip. Sühreverdi'nin felsefesinde de nur ve karanlık temel kavramlar. Fakat buradan hareketle ikisini tamamen aynı kabul etmek doğru olmaz. Sühreverdi'nin düşüncesinde Nurü'l-Envar tektir. Dolayısıyla onun nur anlayışını, Zerdüştlükteki iyilik ve kötülük ilkeleriyle doğrudan bir tutmak mümkün değil.
Bir de Hermes meselesi var. Hermes, eski bilgelik geleneklerinde önemli bir figür olarak karşımıza çıkıyor. İslam düşüncesinde de bazıları onu Hz. İdris'le ilişkilendirmiş. Ancak bu özdeşliğin kesin olduğunu söyleyemeyiz. Tarih boyunca farklı düşünceler birbirinden etkilenmiş olabilir ama her benzerliği doğrudan bir bağlantı olarak görmek de doğru olmaz.
Benim asıl dikkatimi çeken konulardan biri, Sühreverdi'nin ilim ve hikmet konusunda ortaya koyduğu yaklaşım. Geçmişte büyük alimlerin ve filozofların yaşamış olması, onlardan sonra yeni bir şey söylenemeyeceği anlamına gelmiyor. İlim belli bir dönemde veya belli insanların elinde sona ermez. İnsanlar araştırmaya ve düşünmeye devam eder.
Bugün de bu konuda iki farklı anlayış görüyorum. Bir kesim, geçmişte söylenmesi gereken her şeyin söylendiğini, artık bize düşenin eskilerin söylediklerini uygulamak olduğunu düşünüyor. Diğer kesim ise geçmişte yaşayanları küçümseyip bugünkü bilgilerin her bakımdan daha üstün olduğunu kabul ediyor.
Bence iki yaklaşım da doğru değil. Ebu Hanife'yi, İmam Şafii'yi veya İbn Sina'yı yok sayarak bir yere varamayız. Çünkü bugün sahip olduğumuz düşünce birikiminin oluşmasında geçmişteki insanların büyük emeği var. Fakat bu isimleri önemli görmek, onların her söylediğini sorgulanamaz kabul etmek anlamına da gelmez.
Geçmişten öğreneceğiz, gerektiğinde farklı düşüneceğiz ve yeni sorular soracağız. Bir düşünürün büyüklüğü, kendisinden sonra gelenlerin düşünmesini engellemesinde değil, onlara yeni ufuklar açmasında aranmalı. Sühreverdi'nin bu yönünü önemli buluyorum. İlim ve hakikat arayışının geçmişte tamamlanmış bir iş olarak görülmesine karşı çıkıyor.
Varlık anlayışına dönersek, Sühreverdi'ye göre bütün varlık düzeni nur kavramıyla açıklanıyor. Nurü'l-Envar'dan başlayarak farklı derecelerdeki nurlar ve varlıklar ele alınıyor. Maddi dünya ise bu düzenin daha aşağı bir derecesinde bulunuyor. Bu nedenle onun düşüncesinde ışık yalnızca gözle gördüğümüz bir şey değil, varlığın kendisini anlamamızı sağlayan temel bir kavram.
Sühreverdi'nin el-Gurbetü'l-Garbiyye, yani Batı Gurbeti adlı eseri de bu açıdan düşündürücü. İnsan bazen her şey yolunda olsa bile içinde bir eksiklik hissedebiliyor. Sühreverdi'nin düşüncesi açısından bu durum, insanın kendi hakikatinden uzak kalması ve asıl kaynağına yönelme arzusu üzerinden yorumlanabilir. Elbette bunu herkesin yaşadığı hüznün tek sebebi olarak görmemek gerekir. Burada daha çok insanın manevi arayışını anlatan bir düşünce söz konusu.
Sühreverdi'nin ardından bu düşünceyi devam ettirenler de olmuş. Özellikle Molla Sadra, İşrak felsefesinden yararlanarak İbn Sina'nın felsefesini, tasavvufi düşünceyi ve kelam geleneğini bir araya getiren yeni bir anlayış geliştirmiş. Bu da bir düşüncenin sonraki nesiller tarafından nasıl geliştirilip farklı bir boyuta taşınabileceğini gösteriyor.
Benim bu konudan çıkardığım sonuç şu: İnsanın hakikati araması sadece okuyup bilgi edinmekten ibaret değil. Düşünmek, araştırmak, kendini sorgulamak ve ahlakını geliştirmek de bu yolun bir parçası. Fakat manevi tecrübe yaşadığını söyleyen herkesi de sorgulamadan kabul etmemek gerekir. Akıl ve delil de önemlidir.
Kısacası, bana göre Sühreverdi'nin üzerinde durulması gereken tarafı, akli araştırmayla manevi olgunlaşmayı bir arada ele alması ve hakikat arayışını geçmişle sınırlamamasıdır. Ne geçmişi bütünüyle reddetmek doğru ne de geçmişte söylenen her şeyi son söz olarak görmek. Öncekilerin birikiminden yararlanıp düşünmeye devam etmek gerekiyor. Çünkü hakikat arayışı, insanın kendisini geliştirmesiyle devam eden bir yolculuk.

cok begenerek okudum hocam tesekkur ederim Allah razi olsun bilgilendirdiginiz icin tesekkur ediyorum gül1

Yusufiyeli 16.10.26 20:37

Alıntı:

queenkonna Nickli Üyeden Alıntı (Mesaj 722818)
cok begenerek okudum hocam tesekkur ederim Allah razi olsun bilgilendirdiginiz icin tesekkur ediyorum gül1

Estağfurullah, Allah (c.c.) cümlemizden razı olsun.


Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 17:34.

Powered by vBulletin® Version 3.8.5
Copyright ©2000 - 2026, Jelsoft Enterprises Ltd.

havasokulu1.com


1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149