| Yusufiyeli |
04.03.24 17:32 |
23 Şubat 1915’te, İskenderun’da temelleri atılan gönüllü “Siyon Katır Alayı” askerî eğitimi tamamladıktan sonra, İngiliz Albay John Henry Patterson komutasında 500 asker, 750 katır ve 20 subaydan oluşacak bir biçimde Gelibolu’ya hareket etmek üzere 17 Nisan 1915’te gemilere bindirilecekti. Daha çok geri hizmetlerde kullanılan alay, Nisan 1915’te Çanakkale cephesinde Osmanlı ile çarpışmış ve 6 ölü, 40-50 yaralı vermişti. Yahudilere göre Katır Alayı, İngiltere kamuoyu ve Hükümet üzerinde, Siyon amaçları yönünde olumlu bir havanın esmesine ve davalarının benimsenmesine yol açmıştı. Siyonistler bunu, müttefikler cephesinden bekledikleri “siyasî ödüllerin müjdecisi” olarak kabul ediyorlardı. Hatta İsrail’in temellerinin atıldığı 2 Kasım 1917’deki “Balfour Bildirisi”nin ilanının önünü açtığını savunuyorlardı. Jabodinsky, yıllar sonra kaleme aldığı anılarında bu gerçeği şöyle tasdik edecekti: “Eğer biz, 2 Kasım 1917’de Balfour Bildirisi ile Filistin’de yurt edinme konusunda söz aldıksa, buna ulaşan yol, Gelibolu’dan geçmiştir.” Çanakkale Harbi’nden sonra görevine son verilen alayın yerine, Kudüs ve Filistin’i Osmanlı’dan almak için Sina-Filistin cephesinde savaşmak üzere Weizman’ın emriyle yine Vlademir Jabodinsky’nin organizatörlüğünde, “Kral Askerleri” ismiyle 5000 kişilik 4 alay tesis edilecekti. Kral Askerleri’nin Sina ve Filistin’in İngilizlerce işgalinde büyük katkıları dokunmuştu. General Bartholomeo, Ürdün’ün İngilizlerin eline geçmesi ve Şam yolunun açılmasında adı geçen askerlerin kendilerine olağanüstü faydalar sağladığını; “büyük bir kahramanlık misali vererek savaştılar” sözüyle teslim etmişti. Yahudi kökenli İngiliz Tarihçi Martin Gilbert ise, aynı mevzuda şu mühim bilgiyi nakletmektedir: “Birçok Yahudi, Türkiye’nin yenilgisinin Filistin’de bir Yahudi özerkliğine yol açmasını umuyordu. Yahudiler, müttefik ordularında görev alarak Türklerin bozguna uğratılmasını önemli bir amaç haline getireceklerdi. Allenby ordusu, Kudüs’ün kuzeyine doğru hareket etmeyi beklerken, 5000 Filistinli Yahudi silah altındaydı. ”Yahudilerin harp anındaki en büyük icraatlarından biri de, Sina-Filistin-Suriye cephesinde İngilizler adına casusluk yapmalarıydı. Filistin’in her yerinde, Aleksander Aronsohn’un öncülüğünde Yahudi aydınlar tarafından kurulan “Nili Cemiyeti” İngiliz istihbarat örgütüne gönüllü olarak fevkalade ehemmiyete sahip casusluk faaliyetinde bulunuyordu. Yahudi Tarihçi Martin, buna şöyle işaret etmektedir: “Filistin Yahudi’si Aleksander Aronsohn, Türkleri Filistin’den çıkartmanın bir yolunu bulmak amacıyla İngilizlere hizmet sundu. Ailesi, Filistin’de bir casus şebekesi kurmuştu. Şebekeyi İngilizlerin hizmetine verdi. Gazze ve Birüssebi arasında çöldeki su kaynaklarını iyi biliyorlardı. Bu bilgi, İngiliz kuvvetleri ileri harekâta geçecekleri vakit, çok işe yaradı.”Görgü şahitlerinden General Cevat Rıfat (Atilhan) yakalanan çok sayıda Yahudi casusun Şam’a sevk edilip Divan-ı Harp’te yargılandığını zikretmektedir. Medine Müdafii Fahreddin Paşa da hatıralarında hâdiseden şöyle bahsetmiştir: “Lawrens, bizim nereden ve ne zaman geleceğimiz hakkında bilgiyi, geceli gündüzlü muhabere halinde bulunduğu Yahudi casuslarının merkezi halindeki İngiliz makamlarından alarak hareket ediyordu. Yahudi casuslar, Filistin’in her tarafında olduğu gibi ta Amman dolaylarına kadar sızmışlardı.” Hatta Suriye’deki 4. Ordu Komutanı Cemal Paşa, yoğunlaşan casusluk vakalarından ötürü Yahudileri Filistin’den tehcire (zorunlu göçe) tâbi tutmak zorunda kalacaktı. Siyonistlerin de burada sözünü ettiğimiz gayretleri sonucunda, Osmanlı Cihan Harbi’nden mağlup çıkmış ve 1918’deki Mondros Ateşkesi ile fiilen dağılma sürecine girmişti. Filistin’de ise, Milletler Cemiyeti’nin kararıyla, İngiliz manda idaresi kurulmuş; başına da İngiliz vatandaşı Yahudi Siyonistlerden ve Balfour’un mimarlarından Herbert Samuel atanmıştı. William Ziff, “2 bin yıl sonra Filistin’e gelen ilk Yahudi yönetici” ifadesiyle vasıflandırdığı Samuel’in gelişini Yahudilerin “yeni bir Musa sevinci ve çılgınlığıyla karşıladıklarından” söz etmektedir. Artık İsrail’in inşası için hiçbir mâni kalmamış, her türlü şart ve zemin en elverişli kıvama getirilmişti. Yukarıdaki malûmatlara göre, Osmanlı’nın Siyonizm’e kurban gittiği gün gibi ortadadır. Sultan Abdülhamid’in şahsında Osmanlı, Filistin üzerindeki Siyonist baskıyı, yayılmacılığı yıkılma pahasına bertaraf etmeye çalışmış; bunu millî ve dinî bir dava ciddiyetinde benimseyerek tavizden şiddetle kaçınmıştı. Dün Osmanlı’nın yıkılışında başrolde olan Siyonistlerin, bugün de “Nil’den Fırat’a Büyük İsrail” hedefi doğrultusunda Türkiye’yi tehdit ettiği ise akl-ı selim sahipleri için malûm olan bir başka ürkütücü gerçektir. Dolayısıyla Türkiye’den beklenen, Yahudi’den dost olmayacağını tarihin şehadeti dâhilinde tekrar kavrayıp, “Osmanlı’nın Filistin’de sergilediği duyarlı politikanın mirasçısı” olduğunu göstermesidir.
(Ayşe Osmanoğlu, Babam Abdülhamid, İstanbul 1960, s.142; Henry F. Woods, Türkiye Anıları, Çev: F.Çoker, İstanbul 1976, s.139; S. Nafiz Tansu, Madalyonun Tersi, Madalyonun Tersi, İst.1970, s.15; Süleyman Kocabaş, Çarpıtılan Tarihimiz, İstanbul 2000, s.72-77, 98; Ali Cevat, Meşrutiyetin İlanı ve 31 Mart Hadisesi, Ankara 1960, s.62; İ.)
|