Havas Okulu

Havas Okulu (https://www.havasokulu1.com/)
-   Sorularınız (https://www.havasokulu1.com/sorulariniz/)
-   -   Allah'ın haberi sıfatlarından olan el, yüz, göz sıfatlarını nasıl algılamalyız ? (https://www.havasokulu1.com/sorulariniz/92857-allahin-haberi-sifatlarindan-olan-el-yuz-goz-sifatlarini-nasil-algilamalyiz.html)

JustMention 03.07.24 23:06

Allah'ın haberi sıfatlarından olan el, yüz, göz sıfatlarını nasıl algılamalyız ?
 
Hayırlı geceler herkese.heart1Allah'ın haberi sıfatlarından olan vech (yüz) ayn(göz) yed(el) gibi sıfatlarını nasıl algılamalıyız ? Sünni kelamcılar örneğin Allah'ın ''el'' sıfatını Rabbimizin şanına yakışır şekilde ''Allah'ın gücü'' şeklinde yorumlamışlardır.Buna benzeyen yorumları vardır alimlerimizin.Hanbeli ve ehli hadis alimleri ise yanlış yorum yapmasınlar diye yorum yapmaktan kaçınmışlardır.

Peki biz nasıl algılamalıyız?

1)Örneğin Allah'ın ''el'' sıfatındaki el bizimkine benzeyen bir organ mı ?

2)İnsandaki ilim ve akıl sınırlı olduğu için bizim bu sıfatları yorumlamaktan kaçınmalı mıyız ?

3)Bu sıfatları mecazi anlamda mı algılamalıyız ? Örneğin Allah'ın göz sıfatıyla bütün her şeyi görmesi gibi

Not : Bu konu biraz derin sanırım forumdaki bilgili arkadaşlarımızdan,hocalarımızdan bu konu ile ilgili bilgilerinden istifade etmek istiyorum.Sanırım konu biraz tartışmaya açık ama kendi kanaatimce Allah'ın eli,gözü,yüzü olduğunu bizdeki sınırlı irade,ilim ve akıl ile algılayamayız.Ancak Rabbimizin herşeyin hakimi,herşeyin onun elinde olduğunu,rabbimizin herşeyi gördüğünü sınırlı aklımız ve irademiz ile algılayabiliriz.Bir yanlışım varsa düzeltirseniz çok mutlu olurum.Herşeyin en doğrusunu Allah bilir.

Cazgircinx 03.07.24 23:23

Bu yazılanların köken olarak hepsi aynı kapıya çıkıyor.

Peygamber Efendimiz s.a.v min buyurduğu gibi : Allahın yedi kudret Eli..

Yani Allahın gücü tasarrufu ..
Gören göz yada Allahın nuru... gibi..


✔️Fetih Sûresi 10. Ayet ;
Herhalde sana bey'at edenler ancak Allah'a bey'at etmektedirler. Allah'ın eli onların ellerinin üzerindedir. Kim ahdi bozarsa ancak kendi aleyhine bozmuş olur. Kim de Allah'a verdiği ahde vefa gösterirse Allah ona büyük bir mükâfat verecektir.

Hburakk 03.07.24 23:36

Alıntı:

JustMention Nickli Üyeden Alıntı (Mesaj 622805)
Hayırlı geceler herkese.heart1Allah'ın haberi sıfatlarından olan vech (yüz) ayn(göz) yed(el) gibi sıfatlarını nasıl algılamalıyız ? Sünni kelamcılar örneğin Allah'ın ''el'' sıfatını Rabbimizin şanına yakışır şekilde ''Allah'ın gücü'' şeklinde yorumlamışlardır.Buna benzeyen yorumları vardır alimlerimizin.Hanbeli ve ehli hadis alimleri ise yanlış yorum yapmasınlar diye yorum yapmaktan kaçınmışlardır.

Peki biz nasıl algılamalıyız?

1)Örneğin Allah'ın ''el'' sıfatındaki el bizimkine benzeyen bir organ mı ?

2)İnsandaki ilim ve akıl sınırlı olduğu için bizim bu sıfatları yorumlamaktan kaçınmalı mıyız ?

3)Bu sıfatları mecazi anlamda mı algılamalıyız ? Örneğin Allah'ın göz sıfatıyla bütün her şeyi görmesi gibi

Not : Bu konu biraz derin sanırım forumdaki bilgili arkadaşlarımızdan,hocalarımızdan bu konu ile ilgili bilgilerinden istifade etmek istiyorum.Sanırım konu biraz tartışmaya açık ama kendi kanaatimce Allah'ın eli,gözü,yüzü olduğunu bizdeki sınırlı irade,ilim ve akıl ile algılayamayız.Ancak Rabbimizin herşeyin hakimi,herşeyin onun elinde olduğunu,rabbimizin herşeyi gördüğünü sınırlı aklımız ve irademiz ile algılayabiliriz.Bir yanlışım varsa düzeltirseniz çok mutlu olurum.Herşeyin en doğrusunu Allah bilir.

Selamın Aleyküm dostum. Allah en doğrusunu bilir.

Vech sıfatı nereye bakarsanız beni görürsünüz demek olabilir.
Göz ise sürekli yarattıklarımı bilirim,görürüm demek olabilir.
El ise herşeye gücünün yettiği manasına gelebilir. Bunlar bana çağrıştırdığı şeyler. Ben Rabbimin bana verdiği akılla yorum yaptım. Rabbim en doğrusunu bilendir.

HâmûŞî 03.07.24 23:44

sevgili kardeşim Allah, mekandan ve zamandan münezzeh olduğu gibi, mahlukata benzemekten de münezzehtir. Sonsuz olan Allah'a yer, zaman ve yaratılmışlara benzer özellikler vermek uluhiyete aykırıdır.

Hburakk 03.07.24 23:48

Alıntı:

TEBRİZ-İ Nickli Üyeden Alıntı (Mesaj 622837)
sevgili kardeşim Allah, mekandan ve zamandan münezzeh olduğu gibi, mahlukata benzemekten de münezzehtir. Sonsuz olan Allah'a yer, zaman ve yaratılmışlara benzer özellikler vermek uluhiyete aykırıdır.

Amenna ve Saddakna Rabbim Mekandan ve zamandan münezzehtir.Nerede ararsak oradadır.O demez mi ben insana şah damarından daha yakınım diye.

Bir diğer husus ise güzel kardeşim. Vahdet-i Vücud hakkında ne düşünüyorsun?

HâmûŞî 04.07.24 00:03

Alıntı:

Hburakk Nickli Üyeden Alıntı (Mesaj 622839)
Amenna ve Saddakna Rabbim Mekandan ve zamandan münezzehtir.Nerede ararsak oradadır.O demez mi ben insana şah damarından daha yakınım diye.

Bir diğer husus ise güzel kardeşim. Vahdet-i Vücud hakkında ne düşünüyorsun?

değerli kardeşim Tevhîdin tasavvuftaki nihâî noktası vahdet-i vücûddur Vahdet-i vücûd, gerçek varlık birdir, o da Hakk’ın varlığıdır. O’ndan başka hakîkî vücûd sâhibi bir varlık, O’ndan başka “kâim bi-nefsihî” bir vücûd mevcûd değildir. Diğer varlıkların vücûdu O’nun vücûduna nisbetle yok hükmündedir. Çünkü onların varlıkları O’nun varlığına bağlıdır. “Lâ mevcude illa hu” (Ondan başka mevcut yoktur.)

Hburakk 04.07.24 00:13

Alıntı:

TEBRİZ-İ Nickli Üyeden Alıntı (Mesaj 622848)
değerli kardeşim Tevhîdin tasavvuftaki nihâî noktası vahdet-i vücûddur Vahdet-i vücûd, gerçek varlık birdir, o da Hakk’ın varlığıdır. O’ndan başka hakîkî vücûd sâhibi bir varlık, O’ndan başka “kâim bi-nefsihî” bir vücûd mevcûd değildir. Diğer varlıkların vücûdu O’nun vücûduna nisbetle yok hükmündedir. Çünkü onların varlıkları O’nun varlığına bağlıdır. “Lâ mevcude illa hu” (Ondan başka mevcut yoktur.)

Değerli kardeşim burada bahsetmek istediğim nokta "Vech sıfatı nereye bakarsanız beni görürsünüz demek olabilir."
yazımdı. Tam olarak bunu düşünerek bu konuya değinmiştim. Selametle

Yusufiyeli 04.07.24 04:49

Alıntı:

JustMention Nickli Üyeden Alıntı (Mesaj 622805)
Hayırlı geceler herkese.heart1Allah'ın haberi sıfatlarından olan vech (yüz) ayn(göz) yed(el) gibi sıfatlarını nasıl algılamalıyız ? Sünni kelamcılar örneğin Allah'ın ''el'' sıfatını Rabbimizin şanına yakışır şekilde ''Allah'ın gücü'' şeklinde yorumlamışlardır.Buna benzeyen yorumları vardır alimlerimizin.Hanbeli ve ehli hadis alimleri ise yanlış yorum yapmasınlar diye yorum yapmaktan kaçınmışlardır.

Peki biz nasıl algılamalıyız?

1)Örneğin Allah'ın ''el'' sıfatındaki el bizimkine benzeyen bir organ mı ?

2)İnsandaki ilim ve akıl sınırlı olduğu için bizim bu sıfatları yorumlamaktan kaçınmalı mıyız ?

3)Bu sıfatları mecazi anlamda mı algılamalıyız ? Örneğin Allah'ın göz sıfatıyla bütün her şeyi görmesi gibi

Not : Bu konu biraz derin sanırım forumdaki bilgili arkadaşlarımızdan,hocalarımızdan bu konu ile ilgili bilgilerinden istifade etmek istiyorum.Sanırım konu biraz tartışmaya açık ama kendi kanaatimce Allah'ın eli,gözü,yüzü olduğunu bizdeki sınırlı irade,ilim ve akıl ile algılayamayız.Ancak Rabbimizin herşeyin hakimi,herşeyin onun elinde olduğunu,rabbimizin herşeyi gördüğünü sınırlı aklımız ve irademiz ile algılayabiliriz.Bir yanlışım varsa düzeltirseniz çok mutlu olurum.Herşeyin en doğrusunu Allah bilir.

Kur’ân-ı Kerim’de Allah’ın yüzü (vechullah), eli (yedullah), gelmesi (mecî’), arşın üstünde oturması (istivâ) gibi açık manaları itibariyle Yüce Allah’a nisbet edilemeyecek bazı ayetler vardır. İslami literatürde “müteşâbihât” denen bu ifadeler birden çok manaya geldiğinden âlimler tarafından yorumlanmışlardır. Bu ayetlerdeki teşbihler Kur’ân dilinin edebî yapısından kaynaklandığı kadar ilahi kelâmın insana hitap etmesinden, dilin anlatım imkânlarıyla sınırlı olmasından ve insanın anlayacağı şekilde ifadelendirilerek indirilmesinden kaynaklanmaktadır. Bu tür ifadelerden bazıları şunlardır: “Allah’ın eli onların ellerinin üstündedir” (Fetih süresi ayetler 8-10), “Her şey yok olacaktır, yalnızca celâl ve ikram sahibi Allah’ın yüzü kalacaktır” (Rahman suresi ayetler 26-27), “Rahmân arşa istivâ etti/oturdu” (Tâhâ suresi ayet 5), “Rabbin geldiği ve melekler saf saf dizildiği zaman” (Fecr suresi ayet 22). Haberî sıfatlar hususunda muhafazakâr âlimler yorum yapmaktan kaçınmış “keyfiyeti/nasıllığı bilinmeksizin” ifadesini kullanarak ayetlerdeki manaları olduğu gibi kabul etmişlerdir. Ancak İslâm coğrafyasının genişlemesinin ve farklı milletlerden pek çok kimsenin Müslüman olmasının tesiriyle insanların ayetleri yanlış yorumlamasına meydan bırakmamak için belli sınırlarda yorumlar yapılmıştır. Örneğin “Allah’ın yüzü” ifadesi Allah’ın varlığı anlamında; “Allah’ın eli” Allah’ın kudreti anlamında anlaşılmış, “Allah’ın arşa istivâ etmesi” ise Allah’ın melekûtu/yönetimi olarak açıklanmıştır. Nitekim Türkçemizde de benzer ifadeler kullanmakla beraber kelimelerin açık anlamlarını kastetmeyiz. “Senin yüzünden bunlar oldu!” dediğimizde kastettiğimiz “senin varlığın sebebiyle” demektir. “Belediye başkanı koltuğuna oturdu” dediğimizde “Başkan görevinin başına geçti” demek isteriz. Tevrat ve İncil’in zamanla tahrif edilmesi neticesinde Allah’ın insan biçimli (antropomorfist) bir tasvirle anlatıldığına şahit oluyoruz. Tevrat’ta yorulup dinlenen (Tekvin 1/2), cennette gizlenen (Tekvin 3/8), pişman olan (Çıkış 32/14), kıskanan (Çıkış 20/6) bir Tanrı’dan söz edilirken Hristiyanlıkta da Hz. İsa’nın Tanrı’nın oğlu olduğu inancı etrafında örülen ve tevhidi ortadan kaldıran bir ilah tasavvuru söz konusu olmuştur. Kur’ân’da Allah Teâlâ ile ilgili ifadelerin hiçbirisi Müslümanlar tarafından böylesi bir tahrife uğratılmamış, O’nun şanına yakışmayan benzetmeler yapılmamıştır. Âl-i İmrân suresinin 7. ayetinde müteşâbih ifadelerin ardına düşenlerin kalplerinde eğrilik olduğu (iyi niyetli olmadıkları) bildirilmiş, bu ayetlerin manasını Allah’ın bilebileceği belirtilerek ilimde derinleşenlerin de bu konuya dalmayan, (söylenenlere) iman eden insanlar olduğunu bildirilmiştir.

JustMention 04.07.24 10:36

Alıntı:

Yusufiyeli Nickli Üyeden Alıntı (Mesaj 622932)
Kur’ân-ı Kerim’de Allah’ın yüzü (vechullah), eli (yedullah), gelmesi (mecî’), arşın üstünde oturması (istivâ) gibi açık manaları itibariyle Yüce Allah’a nisbet edilemeyecek bazı ayetler vardır. İslami literatürde “müteşâbihât” denen bu ifadeler birden çok manaya geldiğinden âlimler tarafından yorumlanmışlardır. Bu ayetlerdeki teşbihler Kur’ân dilinin edebî yapısından kaynaklandığı kadar ilahi kelâmın insana hitap etmesinden, dilin anlatım imkânlarıyla sınırlı olmasından ve insanın anlayacağı şekilde ifadelendirilerek indirilmesinden kaynaklanmaktadır. Bu tür ifadelerden bazıları şunlardır: “Allah’ın eli onların ellerinin üstündedir” (Fetih süresi ayetler 8-10), “Her şey yok olacaktır, yalnızca celâl ve ikram sahibi Allah’ın yüzü kalacaktır” (Rahman suresi ayetler 26-27), “Rahmân arşa istivâ etti/oturdu” (Tâhâ suresi ayet 5), “Rabbin geldiği ve melekler saf saf dizildiği zaman” (Fecr suresi ayet 22). Haberî sıfatlar hususunda muhafazakâr âlimler yorum yapmaktan kaçınmış “keyfiyeti/nasıllığı bilinmeksizin” ifadesini kullanarak ayetlerdeki manaları olduğu gibi kabul etmişlerdir. Ancak İslâm coğrafyasının genişlemesinin ve farklı milletlerden pek çok kimsenin Müslüman olmasının tesiriyle insanların ayetleri yanlış yorumlamasına meydan bırakmamak için belli sınırlarda yorumlar yapılmıştır. Örneğin “Allah’ın yüzü” ifadesi Allah’ın varlığı anlamında; “Allah’ın eli” Allah’ın kudreti anlamında anlaşılmış, “Allah’ın arşa istivâ etmesi” ise Allah’ın melekûtu/yönetimi olarak açıklanmıştır. Nitekim Türkçemizde de benzer ifadeler kullanmakla beraber kelimelerin açık anlamlarını kastetmeyiz. “Senin yüzünden bunlar oldu!” dediğimizde kastettiğimiz “senin varlığın sebebiyle” demektir. “Belediye başkanı koltuğuna oturdu” dediğimizde “Başkan görevinin başına geçti” demek isteriz. Tevrat ve İncil’in zamanla tahrif edilmesi neticesinde Allah’ın insan biçimli (antropomorfist) bir tasvirle anlatıldığına şahit oluyoruz. Tevrat’ta yorulup dinlenen (Tekvin 1/2), cennette gizlenen (Tekvin 3/8), pişman olan (Çıkış 32/14), kıskanan (Çıkış 20/6) bir Tanrı’dan söz edilirken Hristiyanlıkta da Hz. İsa’nın Tanrı’nın oğlu olduğu inancı etrafında örülen ve tevhidi ortadan kaldıran bir ilah tasavvuru söz konusu olmuştur. Kur’ân’da Allah Teâlâ ile ilgili ifadelerin hiçbirisi Müslümanlar tarafından böylesi bir tahrife uğratılmamış, O’nun şanına yakışmayan benzetmeler yapılmamıştır. Âl-i İmrân suresinin 7. ayetinde müteşâbih ifadelerin ardına düşenlerin kalplerinde eğrilik olduğu (iyi niyetli olmadıkları) bildirilmiş, bu ayetlerin manasını Allah’ın bilebileceği belirtilerek ilimde derinleşenlerin de bu konuya dalmayan, (söylenenlere) iman eden insanlar olduğunu bildirilmiştir.

Allah razı olsun hocam,kafamdaki bu soruyuda sizin sayenizde çözmüş oldum heart1

Güzel hocam gününüz hayrolsun hepsini detaylı olarak araştırdım sizin yazdığınız bu yazıyı detaylıca okudum not aldım defterime.Yalnız sizi rahatsız etmiyorsam bir sorum daha var hocam.Allahın haberi sıfatlarından olan ''gelmesi'' kelimesini biraz daha açıklayabilirmisiniz.Şuan tek sorum o kaldı şimdiden Allah sizden razı olsun heart1rose4

Hak etmiyorum 06.07.24 09:28

Alıntı:

JustMention Nickli Üyeden Alıntı (Mesaj 622805)
Hayırlı geceler herkese.heart1Allah'ın haberi sıfatlarından olan vech (yüz) ayn(göz) yed(el) gibi sıfatlarını nasıl algılamalıyız ? Sünni kelamcılar örneğin Allah'ın ''el'' sıfatını Rabbimizin şanına yakışır şekilde ''Allah'ın gücü'' şeklinde yorumlamışlardır.Buna benzeyen yorumları vardır alimlerimizin.Hanbeli ve ehli hadis alimleri ise yanlış yorum yapmasınlar diye yorum yapmaktan kaçınmışlardır.

Peki biz nasıl algılamalıyız?

1)Örneğin Allah'ın ''el'' sıfatındaki el bizimkine benzeyen bir organ mı ?

2)İnsandaki ilim ve akıl sınırlı olduğu için bizim bu sıfatları yorumlamaktan kaçınmalı mıyız ?

3)Bu sıfatları mecazi anlamda mı algılamalıyız ? Örneğin Allah'ın göz sıfatıyla bütün her şeyi görmesi gibi

Not : Bu konu biraz derin sanırım forumdaki bilgili arkadaşlarımızdan,hocalarımızdan bu konu ile ilgili bilgilerinden istifade etmek istiyorum.Sanırım konu biraz tartışmaya açık ama kendi kanaatimce Allah'ın eli,gözü,yüzü olduğunu bizdeki sınırlı irade,ilim ve akıl ile algılayamayız.Ancak Rabbimizin herşeyin hakimi,herşeyin onun elinde olduğunu,rabbimizin herşeyi gördüğünü sınırlı aklımız ve irademiz ile algılayabiliriz.Bir yanlışım varsa düzeltirseniz çok mutlu olurum.Herşeyin en doğrusunu Allah bilir.

O yarattığı hiç bir şeye benzemez. Eğer el sıfatı bir organ olsaydı veya biz mahlukata benzeseydi bu Allahın şanına yakışmazdı. O hiç bir şeye benzemez. Bu tür sıfatlar mecazi anlamda kullanılır. Mesela Allahın kudret eli büyüktür dersem mecazi bir anlamda kullanırım yoksa haşa Allahın el uzvu var demek küfür olur. Allah celle celalühu hiçbir şeye benzemez ve hiç bir şeye muhtaç değildir. Uzvada muhtaç değil bir mekanada muhtaç değil. Allahın gözleri yok bizimki gibi çünkü bu tür şeylere muhtaç değildir ama her şeyi görür. Eğer cevabım kalbini rahat etmediyse "dinimiz islam" Sitesine girip soru hattından onlara soru sorun.

JustMention 06.07.24 11:18

Alıntı:

Hak etmiyorum Nickli Üyeden Alıntı (Mesaj 623452)
O yarattığı hiç bir şeye benzemez. Eğer el sıfatı bir organ olsaydı veya biz mahlukata benzeseydi bu Allahın şanına yakışmazdı. O hiç bir şeye benzemez. Bu tür sıfatlar mecazi anlamda kullanılır. Mesela Allahın kudret eli büyüktür dersem mecazi bir anlamda kullanırım yoksa haşa Allahın el uzvu var demek küfür olur. Allah celle celalühu hiçbir şeye benzemez ve hiç bir şeye muhtaç değildir. Uzvada muhtaç değil bir mekanada muhtaç değil. Allahın gözleri yok bizimki gibi çünkü bu tür şeylere muhtaç değildir ama her şeyi görür. Eğer cevabım kalbini rahat etmediyse "dinimiz islam" Sitesine girip soru hattından onlara soru sorun.

Allah razı olsun hocam.heart1Hepsini araştırdım dedikleriniz çok doğru.Yalnızca Allah'ın ''gelmesi'' sıfatını idrak edemedim Allah'ın gelmesi sıfatı tam olarak nedir yani Allah'ın bize yakın olması mı kast ediliyor yoksa başka bir şey mi ? eğer biliyosanız cevap verirseniz çok mutlu olurum

Hak etmiyorum 06.07.24 13:26

Alıntı:

JustMention Nickli Üyeden Alıntı (Mesaj 623466)
Allah razı olsun hocam.heart1Hepsini araştırdım dedikleriniz çok doğru.Yalnızca Allah'ın ''gelmesi'' sıfatını idrak edemedim Allah'ın gelmesi sıfatı tam olarak nedir yani Allah'ın bize yakın olması mı kast ediliyor yoksa başka bir şey mi ? eğer biliyosanız cevap verirseniz çok mutlu olurum

Gelmesindeki kastınızı biraz açarsanız güzel olur. Allah bir mekana muhtaç değildir ve ilmiyle her yerdedir. Allah celle celalühu zaten her şeye yakındır ve haberdardır. Siz hangi anlamda sorduğunuzu biraz daha açarsanız iyi olur.

JustMention 06.07.24 14:16

Alıntı:

Hak etmiyorum Nickli Üyeden Alıntı (Mesaj 623495)
Gelmesindeki kastınızı biraz açarsanız güzel olur. Allah bir mekana muhtaç değildir ve ilmiyle her yerdedir. Allah celle celalühu zaten her şeye yakındır ve haberdardır. Siz hangi anlamda sorduğunuzu biraz daha açarsanız iyi olur.

Hocam linki hemen bırakayım bu videonun 14.33 dakikasında haberi sıfatlar kısmında Allah'ın ''gelmesi''şeklinde bir sıfat yazıyor.Ben tam olarak bu sıfatı anlamadım .

HâmûŞî 06.07.24 15:58

sevgili kardeşim Bir kısım İslam âlimleri, Allah Kur’ân’da elinden, yüzünden, gözünden ve gelmesinden söz etmektedir. Biz bunların mahiyetini, nasıl olduklarını bilemeyiz, çünkü Allah bize
bildirmemiştir. Biz sadece bu sıfatlarını kabul ederiz. Bu sıfatların keyfiyetlerinden, nasıl olduklarından bahsetmeyiz şeklinde görüş beyan etmişlerdir. Bir kısım İslam âlimleri ise Allah’ın
elini, yüzünü, gözünü ve gelmesini yorumlamışlar, tevil etmişlerdir. Bu âlimlerin yorumuna
göre, Allah’ın elinden maksat, gücü, kudreti ve nimetidir. Allah’ın yüzünden maksat O’nun
zatı ve rızasıdır. Allah’ın gözünden maksat, ilmi, yardımı, himayesi, gözetimi ve denetimidir.
Allah’ın gelmesinden maksat emrinin gelmesidir. Allah’ın arşı istivasından maksat; arşı istila
etmesi ve arşa hâkim olmasıdır. Allah’ın inmesinde maksat, nimet ve rahmetinin inmesidir.
Allah’ın yakın olmasından maksat, af, merhamet ve yardımının yakın olmasıdır. Allah’ın beraber olmasından maksat, O’nun kullarının her halini görmesi, bilmesi, murakabesi, ve onlara
yardım etmesidir

Hak etmiyorum 06.07.24 20:39

Alıntı:

JustMention Nickli Üyeden Alıntı (Mesaj 623506)
Hocam linki hemen bırakayım bu videonun 14.33 dakikasında haberi sıfatlar kısmında Allah'ın ''gelmesi''şeklinde bir sıfat yazıyor.Ben tam olarak bu sıfatı anlamadım .

Kusura bakmayın linki göremedim

JustMention 06.07.24 20:40

Alıntı:

Hak etmiyorum Nickli Üyeden Alıntı (Mesaj 623560)
Kusura bakmayın linki göremedim

Özür dilerim linki koymayı unutmuşum,hemen linki bırakayım...
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]

Hak etmiyorum 06.07.24 21:25

Alıntı:

JustMention Nickli Üyeden Alıntı (Mesaj 623561)
Özür dilerim linki koymayı unutmuşum,hemen linki bırakayım...
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]

Öncelikle eşari ve maturididen uzak durun. Orada bahsedilen sıfatlar ayetlerde veya hadislerde geçtiği için tevil edilmiş Sünni alimlerce aslında onlarda bu tür ayetleri tevil etmezlerdi ama bazı sapıklar çikip saçma sapan anlamlar yüklediği için alimler tevil etmek zorunda kalmışlar. Mesela vahabiler istiva ayetine haşa oturdu dediği için bu sapıklığa Sünni alimlerimiz cevap vermiş zaten. Hem Allah Celle celalühu arşı yaratmadan önce neredeydi diye sorsan sadece sana bakar cevap veremezler yada alakasız bir kaç şeyi evirip çevirip saçma sapan anlam yükler ler. Zaten o ablanın örnek verdiği bazı ayetler mecazi anlamda kullanılıyor. O gelme ile ilgili ayetin nerede ve nasıl geçtiğini söylemediği için âyette gelme anlamı ne anlamda kullanılmış bilmiyorum. O yüzden bir şey söyleyemem. Zaten hoca falanda değilim. Az buçuk bilgim vardı size cevap yazdım elhamdülillah. Size o yüzden site ismi verdim sorun diye. Size dönüş yaptıklarında buraya yazarsanız bende öğrenmiş olurum. Allah razı olsun. İyi akşamlar

JustMention 06.07.24 23:22

Alıntı:

Hak etmiyorum Nickli Üyeden Alıntı (Mesaj 623572)
Öncelikle eşari ve maturididen uzak durun. Orada bahsedilen sıfatlar ayetlerde veya hadislerde geçtiği için tevil edilmiş Sünni alimlerce aslında onlarda bu tür ayetleri tevil etmezlerdi ama bazı sapıklar çikip saçma sapan anlamlar yüklediği için alimler tevil etmek zorunda kalmışlar. Mesela vahabiler istiva ayetine haşa oturdu dediği için bu sapıklığa Sünni alimlerimiz cevap vermiş zaten. Hem Allah Celle celalühu arşı yaratmadan önce neredeydi diye sorsan sadece sana bakar cevap veremezler yada alakasız bir kaç şeyi evirip çevirip saçma sapan anlam yükler ler. Zaten o ablanın örnek verdiği bazı ayetler mecazi anlamda kullanılıyor. O gelme ile ilgili ayetin nerede ve nasıl geçtiğini söylemediği için âyette gelme anlamı ne anlamda kullanılmış bilmiyorum. O yüzden bir şey söyleyemem. Zaten hoca falanda değilim. Az buçuk bilgim vardı size cevap yazdım elhamdülillah. Size o yüzden site ismi verdim sorun diye. Size dönüş yaptıklarında buraya yazarsanız bende öğrenmiş olurum. Allah razı olsun. İyi akşamlar

Hocam Maturidilerden ve Eşarilerden neden uzak duralım ki? Ben Hanefiyim.Benim bildiğim hanefiler itikatta maturudi, şafiiler ise eşari oluyor.Onu anlamadım sadece.Siteye sormama gerek yok çünkü yukarıda tebrizi hocam gereken açıklamayı yapmış zaten derinlemesine araştırdım.rose1heart1

Yusufiyeli 07.07.24 10:28

Alıntı:

JustMention Nickli Üyeden Alıntı (Mesaj 622946)
Allah razı olsun hocam,kafamdaki bu soruyuda sizin sayenizde çözmüş oldum heart1

Güzel hocam gününüz hayrolsun hepsini detaylı olarak araştırdım sizin yazdığınız bu yazıyı detaylıca okudum not aldım defterime.Yalnız sizi rahatsız etmiyorsam bir sorum daha var hocam.Allahın haberi sıfatlarından olan ''gelmesi'' kelimesini biraz daha açıklayabilirmisiniz.Şuan tek sorum o kaldı şimdiden Allah sizden razı olsun heart1rose4

Allah’ın gelmesi yakınlığı/yaklaşması:
‘’Kim bana bir karış yaklaşırsa, ben ona bir zira yaklaşırım. Kim bana bir zira yaklaşırsa, ben ona bir kulaç yaklaşırım. Kim bana yürüyerek gelirse ben ona koşarak gelirim.’’(Buhari, Tevhid, 15,43; Müslim, Zikr, 3,18,19,21)
‘’Kulum, nafilelerle bana yaklaştıkça ben onu severim. Onu sevdiğimde işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum. Benden isterse ona veririm. Bana sığınırsa onu korurum.’’(Müsned VI. 256)
Özellikle ikinci hadisle ilgili olarak mecaz ve kinaye tespiti yapılmak suretiyle müşkil çözülebilmektedir. Burada Allah’ın ibadetlerle kendisine yaklaşan kulunun işiten kulağı ve gören gözü olması ifade edilmektedir. İbn Hacer ‘’Allah2ın kulak ve gözü nasıl olur?’’ şeklindeki bir soruya çeşitli tevillerin yanısıra bu ifadenin kula yardım ve onu teyid etmekten murad ve kinaye olduğunu söyleyerek müşkili gidermeye çalışmıştır.’’ (İbn Hacer, 13. 146) Ayni de İbn Hacer’le aynı kanaattedir. (Ayni, Umde, 19, 49)
Şarihlerimiz kısaca hadisi böyle ele almışlar, ancak olayı seven sevgi ve sevgili içerisinde ele alanlarda vardır. İbn’l-kayyım bunlardan biridir. Sözü ona bırakalım.
Müminin kalbi bu dereceye vardığı zaman, kendisine yakınlık ve beraberlik tablosu açılır ve Allah (cc)’ın kendisi ile birlikte semaları üzerinde, arşı üzerinde, mahlukatından uzak, yaratma ve emir vermekle birlikte kendisinden gaib olmadığını müşahede eder. Kulun indinde tazim ve iclal ile birlikte bu sıfata ünsiyet hasıl olur. Kendisi yalnızlık duyarken O’nunla ünsiyet eder, zayıf iken kuvvet bulur. Hüzünlü iken O’nunla ferahlık duyar. Kaybetmiş iken O’nun sayesinde bulur. İşte o zaman şu hadis-i kudsinin tadını elde eder:
‘’Kulum nafilelerle bana yaklaştıkça ben onu severim. Onu sevdiğimde işiten kulağı gören gözü tutan eli yürüyen ayağı olurum. Benden isterse ona veririm. Bana sığınırsa onu korurum’’ (Müsned, 6. Cilt 256)
Mutlak olarak hayatın en hoşu bu kulun hayatıdır. Çünkü bu kul sevmekte ve sevilmekte Rabbine yaklaşmakta, rabbi de ona yakın olmaktadır. Kalbini aşırı şekilde kuşattığından, zikrini adet edindiğinden rabbi onun sevgilisi olmuştur. Bütün himmetini onun hoşnudluğuna bağlaması işitmesi görmesi eli ve ayağı mesabesindedir. Eğer kul tutarsa, onunla tutar yürürse onunla yürür.
İşte bu gayeye götüren yolculuk (seyr-i sülük) tur. Ozaman kul için suluku esnasında huzur, heybet, murakabe, başka düşünceleri yok etme ve batınını tahliye etme gibi sulükün bütün dalları bir araya gelir.
Bu ‘’gitme’’ nin aslı ise, O’nun muradı, arzusu sebebi ile kendi arzusundan ve kendi haz ve nasibinden uzaklaşmanın aksine bütün nasibin ve muradının sevgilinin olmasıdır. Sevgilisine herhangi bir şeyle biraz yaklaşan buna karşılık kendisinden kat kat fazlası ile mükafat görür. Yaklaşmalar içinde en ütünü kulun zahiri ve batıni vücudu ve bütün benliğiyle sevgilisine yaklaşmasıdır.
Birinci delili: Allah Teala’nın şu sözüdür: ‘’Kim Allah’tan korkarsa (Allah) ona bir çıkış yeri ihsan eder. Onu hatır ve hayaline gelmeyecek bir cihetten rızıklandırır. Kim Allah’a güvenip dayanırsa O kendisine yetişir.’’ (Talak suresi 2 ve3. Ayetler) Burada Allah Teala görüldüğü gibi iki mükafatı birbirinden ayırır. Kendine güvenen (tevekkül eden) kimseye kendisinin ona YETİŞMESİ ve kafi olması ile mükafatını verir.
İkinci delil: Şehid hayatını Allah’a (cc) verdiği zaman Allah Teala kendi yakınlığı ve kerameti mahalinde kendi nezdinde onu daha mükemmel hayatla telafi eder.
Üçüncü delil: Bir kimse bir şey verdi mi Allah (cc) ondan daha hayırlısı ile karşılık verir.
Dördüncü delil: Allah (cc)’nın şu sözüdür: ‘’Öyle ise siz beni (taatle) anın ben de sizi (sevap ile) anayım. Bir de bana şükredin, bana nankörlük etmeyin.’’ (bakara suresi 152. Ayet)
Beşinci delil: hadis-i Kudside yer alan şu sözüdür: ‘’Kim beni içinden anarsa ben de onu nefsimde anarım. Kim beni toplulukta anarsa ben de onu ondan daha hayırlı bir topluluk içinde anarım.’’ (Buhari, Tevhid, 15, 43, Müslim zikr 3, 18, 19,31)
Altıncı delil: daha önce ifade ettiğim ‘’Kim bana bir karış yaklaşırsa ben ona bir zira yaklaşırım’’ hadis-i kudsisidir’’
Kul Rabbine sunduğu şeyden daha üstününü elde etmekle daima karlıdır. Bu kalbi ruhu ve ameli ile O’na yaklaşan kula, Rabb, insanların yaşadıkları hayat çeşitlerine hiç benzemeyen bir hayat bahşeder. Hatta onun hayatına nisbetle hayatı öyle olmayan, dünyadakilerin hayatına ve lezzetlerine nisbetle ana karnındaki ceninin hayatı gibi bir hayat hatta ondan daha muazzam hayat verir. (İbnu’l-Kayyım, Meddaricu’s-saikin 2.cild 545-547)

Hak etmiyorum 07.07.24 10:37

Alıntı:

JustMention Nickli Üyeden Alıntı (Mesaj 623592)
Hocam Maturidilerden ve Eşarilerden neden uzak duralım ki? Ben Hanefiyim.Benim bildiğim hanefiler itikatta maturudi, şafiiler ise eşari oluyor.Onu anlamadım sadece.Siteye sormama gerek yok çünkü yukarıda tebrizi hocam gereken açıklamayı yapmış zaten derinlemesine araştırdım.rose1heart1

Yok onlar yanlış oldu. Daha doğrusu ben yanlış yazdım mütezile olacak o eşari ve maturidi değil. Tebrizi hocanın yazdıklarını okumadım gereken cevap verilmişse gerek kalmamıştır. Tekrardan kusura bakmayın ben karıştırdım.

JustMention 07.07.24 10:49

Alıntı:

Yusufiyeli Nickli Üyeden Alıntı (Mesaj 623648)
Allah’ın gelmesi yakınlığı/yaklaşması:
‘’Kim bana bir karış yaklaşırsa, ben ona bir zira yaklaşırım. Kim bana bir zira yaklaşırsa, ben ona bir kulaç yaklaşırım. Kim bana yürüyerek gelirse ben ona koşarak gelirim.’’(Buhari, Tevhid, 15,43; Müslim, Zikr, 3,18,19,21)
‘’Kulum, nafilelerle bana yaklaştıkça ben onu severim. Onu sevdiğimde işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum. Benden isterse ona veririm. Bana sığınırsa onu korurum.’’(Müsned VI. 256)
Özellikle ikinci hadisle ilgili olarak mecaz ve kinaye tespiti yapılmak suretiyle müşkil çözülebilmektedir. Burada Allah’ın ibadetlerle kendisine yaklaşan kulunun işiten kulağı ve gören gözü olması ifade edilmektedir. İbn Hacer ‘’Allah2ın kulak ve gözü nasıl olur?’’ şeklindeki bir soruya çeşitli tevillerin yanısıra bu ifadenin kula yardım ve onu teyid etmekten murad ve kinaye olduğunu söyleyerek müşkili gidermeye çalışmıştır.’’ (İbn Hacer, 13. 146) Ayni de İbn Hacer’le aynı kanaattedir. (Ayni, Umde, 19, 49)
Şarihlerimiz kısaca hadisi böyle ele almışlar, ancak olayı seven sevgi ve sevgili içerisinde ele alanlarda vardır. İbn’l-kayyım bunlardan biridir. Sözü ona bırakalım.
Müminin kalbi bu dereceye vardığı zaman, kendisine yakınlık ve beraberlik tablosu açılır ve Allah (cc)’ın kendisi ile birlikte semaları üzerinde, arşı üzerinde, mahlukatından uzak, yaratma ve emir vermekle birlikte kendisinden gaib olmadığını müşahede eder. Kulun indinde tazim ve iclal ile birlikte bu sıfata ünsiyet hasıl olur. Kendisi yalnızlık duyarken O’nunla ünsiyet eder, zayıf iken kuvvet bulur. Hüzünlü iken O’nunla ferahlık duyar. Kaybetmiş iken O’nun sayesinde bulur. İşte o zaman şu hadis-i kudsinin tadını elde eder:
‘’Kulum nafilelerle bana yaklaştıkça ben onu severim. Onu sevdiğimde işiten kulağı gören gözü tutan eli yürüyen ayağı olurum. Benden isterse ona veririm. Bana sığınırsa onu korurum’’ (Müsned, 6. Cilt 256)
Mutlak olarak hayatın en hoşu bu kulun hayatıdır. Çünkü bu kul sevmekte ve sevilmekte Rabbine yaklaşmakta, rabbi de ona yakın olmaktadır. Kalbini aşırı şekilde kuşattığından, zikrini adet edindiğinden rabbi onun sevgilisi olmuştur. Bütün himmetini onun hoşnudluğuna bağlaması işitmesi görmesi eli ve ayağı mesabesindedir. Eğer kul tutarsa, onunla tutar yürürse onunla yürür.
İşte bu gayeye götüren yolculuk (seyr-i sülük) tur. Ozaman kul için suluku esnasında huzur, heybet, murakabe, başka düşünceleri yok etme ve batınını tahliye etme gibi sulükün bütün dalları bir araya gelir.
Bu ‘’gitme’’ nin aslı ise, O’nun muradı, arzusu sebebi ile kendi arzusundan ve kendi haz ve nasibinden uzaklaşmanın aksine bütün nasibin ve muradının sevgilinin olmasıdır. Sevgilisine herhangi bir şeyle biraz yaklaşan buna karşılık kendisinden kat kat fazlası ile mükafat görür. Yaklaşmalar içinde en ütünü kulun zahiri ve batıni vücudu ve bütün benliğiyle sevgilisine yaklaşmasıdır.
Birinci delili: Allah Teala’nın şu sözüdür: ‘’Kim Allah’tan korkarsa (Allah) ona bir çıkış yeri ihsan eder. Onu hatır ve hayaline gelmeyecek bir cihetten rızıklandırır. Kim Allah’a güvenip dayanırsa O kendisine yetişir.’’ (Talak suresi 2 ve3. Ayetler) Burada Allah Teala görüldüğü gibi iki mükafatı birbirinden ayırır. Kendine güvenen (tevekkül eden) kimseye kendisinin ona YETİŞMESİ ve kafi olması ile mükafatını verir.
İkinci delil: Şehid hayatını Allah’a (cc) verdiği zaman Allah Teala kendi yakınlığı ve kerameti mahalinde kendi nezdinde onu daha mükemmel hayatla telafi eder.
Üçüncü delil: Bir kimse bir şey verdi mi Allah (cc) ondan daha hayırlısı ile karşılık verir.
Dördüncü delil: Allah (cc)’nın şu sözüdür: ‘’Öyle ise siz beni (taatle) anın ben de sizi (sevap ile) anayım. Bir de bana şükredin, bana nankörlük etmeyin.’’ (bakara suresi 152. Ayet)
Beşinci delil: hadis-i Kudside yer alan şu sözüdür: ‘’Kim beni içinden anarsa ben de onu nefsimde anarım. Kim beni toplulukta anarsa ben de onu ondan daha hayırlı bir topluluk içinde anarım.’’ (Buhari, Tevhid, 15, 43, Müslim zikr 3, 18, 19,31)
Altıncı delil: daha önce ifade ettiğim ‘’Kim bana bir karış yaklaşırsa ben ona bir zira yaklaşırım’’ hadis-i kudsisidir’’
Kul Rabbine sunduğu şeyden daha üstününü elde etmekle daima karlıdır. Bu kalbi ruhu ve ameli ile O’na yaklaşan kula, Rabb, insanların yaşadıkları hayat çeşitlerine hiç benzemeyen bir hayat bahşeder. Hatta onun hayatına nisbetle hayatı öyle olmayan, dünyadakilerin hayatına ve lezzetlerine nisbetle ana karnındaki ceninin hayatı gibi bir hayat hatta ondan daha muazzam hayat verir. (İbnu’l-Kayyım, Meddaricu’s-saikin 2.cild 545-547)

Allah razı olsun hocam.heart1

Yusufiyeli 07.07.24 12:13

Alıntı:

JustMention Nickli Üyeden Alıntı (Mesaj 623592)
Hocam Maturidilerden ve Eşarilerden neden uzak duralım ki? Ben Hanefiyim.Benim bildiğim hanefiler itikatta maturudi, şafiiler ise eşari oluyor.Onu anlamadım sadece.Siteye sormama gerek yok çünkü yukarıda tebrizi hocam gereken açıklamayı yapmış zaten derinlemesine araştırdım.rose1heart1

Çok haklısın. bu büyük itikadı alimlerden neden uzak duralım. Matüridî’nin tam adı, Muhammed b. Muhammed b. Mahmud Ebu Mansur’dur. Semerkant’ın bir mahallesi olan Matirid’e nispeten Matüridî olarak bilinir. Bazen de Semerkant’a nispeten, es-Semerkandî olarak geçer. Künyesi Ebu Mansur’dur. Görüşlerini savunan kelamcılar tarafından “İmamu’l-Huda”, “İmamu’l-Mutekellimin”, “Musahhihu Akaidu’l-Muslimin” ve “Reisu Ehli’s-Sünne” gibi lakaplarla anılır.( el-Kûraşî,Abdulkadir Muhyeddin Ebu Muhammed, el-Cevheru’l-Muzia, Hind trs, II/562.) Bu lakaplar onun ilimdeki yerini göstermektedir. et-Temimî; “O akranlarını geçmiş ve onunla zaman güzelleşmiştir. Eserleri tanınmış ve etrafa yayılmıştır. Muvafık ve muhalif olan herkes onun değerini ve yüceliğini bilir.O, ilmine iktida edilen ve nuruyla hidayetlenen ulemanın büyüklerindendir. İşte bunun için o, imamlar nezdinde imamu’l-huda diye anılır. O kelam ilminde bir mucizeydi” der (et-Temimî, Takyeddin b. Abdulkadir el-Guzî, et-Tabakatu’s- Sünniye fi Teracimi’l-Hanefiyye, (thk. Abdulfettah Muhammed Hulv), Kahire 1980, II/114.) Matüridî, dönemin en ünlü Hanefî âlimlerinden ders almıştır. Hocaları fıkıh ve kelam ilminde öne çıkan âlimlerdir. Bütün hocalarının ilim silsilesi Ebu Hanife’ye dayanmaktadır. Hayatıyla ilgili çok az malumat vardır. Tabakat eserlerinde,hatta onu ve görüşlerini konu alan eserlerde dahi, sınırlı bazı bilgilerden başka bir malumata rastlanmamaktadır. Onunla ilgili en önemli bilgileri veren Ebu’l-Muin en-Nesefî dahi Semerkant ekolünü tanıtırken o vesileyle onun kelamcılığı ve ilimdeki derecesine değinir ve Eş’arî’den kısa bir süre sonra vefat ettiğini söyler. Ebu’l-Yüsr el-Pezdevî de onu sadece vurgulu bir tarzda över.207 Bu iki kelamcının onunla ilgili verdikleri malumatlar tanıtmak amaçlı değildir. Buna rağmen onlardan gelen bilgiler çok değerlidir. Zira buradaki bilgiler Matüridî’yi imamlık mertebesine oturtan yegane bilgilerdir. Nitekim Osmanlı döneminde Hanefî tabakat yazarları olan İbn Ebu’l-Vefa el-Kureşî, İbn Kutluboğa, Kemalpaşazade, Taşköprüzade, Hacı Halife, Kemaleddin el-Beyazî Seyyid el-Murtaza az-Zebidî ve Abdulhay el-Leknevî gibi âlimler ondan söz ederken, el-Pezdevî ve en-Nesefî’nin verdikleri bilginin paralelinde Matüridî’nin Ehl-i Sünnet imamlarından biri olduğunu söylerler.
Görüldüğü gibi Matüridî’nin yeterince tanıtıldığı söylenemez. Nitekim kaynak eserler konumunda olan, tarih ve tabakat eserleri onun biyografisini yapmamışlardır. İbnu’n- Nedim, Ebu Cafer et-Tehavî’den söz ettiği halde et-Tahavî ile aynı mezhebe mensup ve muasırı olan Matüridî’den söz etmemiştir. el-Bağdadî, el-Fark beyne’l-Firak‘ta onu ihmal etmiştir. İbn Hallikan Vafeyatu’l-A’yan fi Enbai Ebnau’z-Zaman, Sâfedî el-Vafi bi’l-Vefiyat’ta onu zikretmez. İbnü’l- Esir el-Cezerî, Matürit Mahalle/Köyünü zikreder. Fakat en önde gelen âlimini unutur. İbnKesir, Mutezileden Ka’bi’yi zikreder, fakat(Mâtüridî’nin Ka’bi ile çok mücadele ettiği bilinmesine rağmen) muasırı olan Ehl-i Sünnet’ten Mâtüridîyi zikretmez. İbnü’l-Îmad el-Hanbelî, Samanileri uzun uzun anlattığı halde, yörenin en önemli mütefekkiri ve âlimini ihmal eder. Müfessirlerin tabakatını yazan Suyutî, en önemli müfessirlerden olan Matüridî’yi aynı şekilde ihmal eder. Bütün bunlara rağmen onun sistematik bir kelam ekolünün imamı olduğu hususunda her kes hemfikirdir.Bir çok yazar Matüridî’nin ihmal sebeplerini araştırmıştır. Bütün araştırmalarda Eş’arî ile karşılaştırılarak bir sonuca varılmaya çalışılmıştır. Zira her ikisinin Sünnî ekolün kelam imamları olduğu genel kabul görmüştür. Bütün araştırmalarda, onun muasırı ve muadili Ebul’Hasan el-Eş’arî’nin gerekli ihtimamı gördüğü kabul edilmektedir. İbnü’l-Asâkir Kitabu Tebyini Kizbi’l-Müfteri fima Nusibe île’l-İmam el-Eş’rî adlı eseri yazarak onu ölümsüzleştirmiştir. Şafii tabakat eserleri başta olmak üzere Malikî ve hatta Hanefî tabakat eserleri bile onun biyografisini yapmıştır. Tarih kitapları yeterli ihtimamı göstermiştir. Yakın tarihte ise eserleri (Makalâtu’l-İslamiyyin ve İhtilafu’l-Musallin, İbane ve Luma’ gibi) defalarca değişik baskılarla basılıp neşredilmiştir.Matüridî ise önemli eserler vermiş olmasına rağmen ilk eseri ancak 1970 yılında basılabilmiştir. Fethullah el-Huleyf 1970’te Kitabu’t-Tevhid’i tahkikli neşrederek bu konuda ilk olma hüviyetini kazânmıştır. Kitabu Te’vilatu Ehli’s-Sünne 1971’de İbrahim ve Seyyid Âvadyn kardeşler tarafından tahkikli neşr edilerek basılmıştır. Ona nispet edilen Pandname adlı eseri ise İran’da Trec Efşar tarafından Ferhenge İran Zemin ansiklopedisi içinde basılmıştır. Ayrıca Âkidetu Ebu Mansur adındaki eser, Şaffiî âlim Abdulvehhab b. Ali es-Sübkî’nin es-Seyfu’l-Meşhur fi Şerhi Âkideti Ebi Mansur adlı şerhiyle Mustafa Saim Yeprem tarafından 2000 yılında İstanbul’da basılmıştır. Böylece taraftarlarınca “Alemu’l-Huda” (Hidayet sancağı), İmamu’l-Huda (Hidayet önderi), İmamu’l-Mütekellimin (Kelamcıların İmamı) gibi lakaplarla anılan Mâtüridî, çevresinde çok sevilmiş ve ün bırakmış olmasına rağmen birçok tabakat ve mezhepler tarihi kitaplarında isminden bahsedilmeyen bir kişi konumunda kalmıştır. Onu müphem bırakan sebepler ne olursa olsun bunubir talihsizlik olarak değerlendirmek ya da bazı mezhep mensuplarının aleyhte gayretlerinin bir sonucu olarak görmek pek isabetli değildir. Başka sebepleri olmalıdır. Çünkü Mâtüridî görüşünü benimseyip müdafaa eden hatta geleneğin en önemli metnini te’lif eden, en önemli kelamcısı Ömer en-Nesefi “el-Akidetu’n-Nesefiye” sinde Mâtüridî’den hiç söz etmemiştir. Daha da önemlisi Matüridî’nin öğrencisi el-Hekîm es-Semerkandî bile Sevad-ı Âzam’da aynı şekilde ondan hiç söz etmemiştir. Ayrıca ona değinen bazı Hanefi tabakat kitapları Eş’arî’ye kıyasla, ona çok az yer vermişlerdir. Bütün bunları izah etmek oldukça zordur. Matüridî ve Matüridîliğin Eş’arî ve Eş’arîlik kadar bilinmemesinin mutlaka bazı sebepleri vardır. Onun hilafet merkezinden uzak olan Maveraunnehir bölgesinde faaliyet göstermiş olması, Eş’arîliğin siyasîlerden aldığı destek ve fıkhî mezheplerin etkisi gibi sebeplere bağlayanlar vardır. Merkezde olmamak şüphesiz dezavantajdır. Fakat Samanîler döneminde Matüridî’nin bölgesi olan Maveraunnehir, ilmî gelişmeler açısından Basra ve Bağdat ile yarışacak kadar önemli bir merkez olup ilim tahsili için İslam âleminin her tarafından, âlimlerin uğradığı bir merkez olmuştur. Selçuklu veziri Nizamulmülk’ün Nizamiyye medreseleriyle Eş’ârî mezhebin yayılmasına önemli katkıları olmuştur. Özellikle Medreselerin Nisabur ve Bağdat gibi merkezlerde kurulması, Eş’arîliğin Orta Doğu’da olduğu gibi Horasan ve Maverunnehir bölgelerinde de bilinmesini sağlamıştır. Bunun yanında Eş’arîlik Selçuklular döneminde Fars memleketinde, Eyyubîler ve Memluklar döneminde Mısırda, Muvahhidîler döneminde ise Mağripte ibn Tümert önderliğinde geniş bir alana yayılmıştır. Bu üç siyasi otorite tarafından desteklendiği için, belli merkezlerde yerleşik bir hal almıştır.Şafiî ve Eş’arîliğin adı geçen yönetimlerce desteklendiği bilinmektedir. Fakat bunların Matüridîliği engellediği yönünde de herhangi bir kayıt bulunmamaktadır. Eş’arîliğin yayılmasında en etkili olan idareci Nizamulmülk’tür. Bu zat Hanefî mezhebine mensup Selçuklu hükümdarı Alpaslan’ın veziridir. Hükümdara rağmen Matüridîliği engellediği düşünülemez. Eş’arîliğin Eyyubîler, Memlükler ve Muvahhidlerin siyasi desteğini aldığı doğru kabul edilse dahi o döneme gelmeden evvel, Eş’arîliğin İslam memleketinin her tarafında bilinmiş olması bu tezi de geçersiz kılmaktadır.Eş’arîliğin, Şafiî ve Malikî fıkıh mezheplerinin desteğiyle yayıldığı, Mâtüridîliğin ise sadece Hanefî fıkıh mezhebi tarafından destek gördüğü iddiasının da haklı bir gerekçeye dayanmadığı ortadadır. Çünkü Hanefi fıkıh mezhebi en yaygın mezheptir. Şayet kelam mezhepleri fıkhî mezheplere mensup olanların sayısına bağlı olarak yayılmış olsaydı, Matüridîliğin Hanefilikle aynı oranda tanınması ve yayılması gerekmez miydi? Dolayısıyla bu tespitin de yerinde bir tespit olmadığı ortaya çıkmaktadır.Bana göre Matüridî ve Matüridîliğin bilinmesinin önündeki en büyük engel, onun fıkıh ve itikatta Ebu Hanife mezhebine tabi olmasıdır. Çünkü onun yaşadığı bölgede, fıkıhçılar, kelamcılar veya başka alan alimleri kendi alanlarına nispeten değil, her hangi bir ayırıma tabi tutulmadan, cümleten Ebu Hanife’ye nispet edilip Hanefîler veya Ehl-i Rey ya da Maveraunnehir uleması olarak anılmışlardır. İşte bu durum Matüridî’yi,kelam ekolünün imamı değil de herhangi bir Hanefî âlimi gibi Ebu Hanife’ye tabi bir kelamcı şeklinde telakki edilmesine yol açmıştır. Nitekim en önemli kelam eserlerinde bile, imam değil, en önde bir kelamcı olarak verilmiştir. Ebu’l-Muin en-Nesefî’nin Tabsira’daki tespitleri bu durumu gözler önüne sermektedir. O, “Maveraunnehir uleması mezheplerini (itikadî görüşlerini) İmam Ebu Hanife’den almıştır.” “Matüridî İmam Ebu Hanife’nin mezhebini en iyi bilen kişidir” “böyle bir rivayet İmamımız Ebu Hanife’den gelmemiştir”, “mezhebimizin zahiri, ashabımızdan ilklerin mezhebidir”, “Ebu Hanife’nin yolunu takip eden ashabının imamları ki; furu’ve usul’de Ebu Hanife’nin yolunu takip ederler. Maveraunnehir ve Horasan da Merv, Belh ve onların dışında kalan yerlerde, bu imamların tamamı kadim zamandan beri bu mezhebe tabi olanlardır. Usul ve furu’da cami’, dinde haram olan her şeyden kaçanlar, dini müdafaa etmede yorulanlar, Allahbu diyarları, onların emsalsiz bilgileri, kelamda deniz gibi derin bilgileri, dine şiddetle bağlılıkları, bid’at ve dalâlet ehline şiddetle karşı olmalarından dolayı ehl-i zayğ ve’l-bid’anın zararlarından korumuştur. Bunların tamamı bu görüştedir” şeklinde beyanatta bulunur. Böylece Ebu Hanife’nin imamlık makamında olması, Matüridî’yi bu mezhebe mensup bir âlim olarak bırakmış ve bu sebeple hakkıyla tanınmamıştır Matüridî ve Matüridîliğin hakkıyla bilinmemesinin önündeki bir diğer önemli engel, Bakıllanî, İbn Furek, Şirazî, Bağdadî, Cüveynî ve Gazzalî gibi otoriter Eş’arî âlimlerin etkisidir. Çünkü bunlar hilafet merkezinde faaliyet göstermiş, İslam âleminin her tarafından kendilerine öğrenciler gelmiştir. İşte bu öğrenciler daha sonra hocalarının akidesini kendi memleketlerinde yaymıştır. Matüridîliğin ise zikredilen ulemaya denk bir ulema grubu ve aynı çoğunlukta bir talebe grubu olmamıştır. Esasen Eş’arîliğin başarısı da bu ulemanın başarısına bağlıdır. Çünkü el-Cüveynî’nin etrafında yetişen yıldız ulema topluluğundan bazıları İslam âleminin her tarafından bilinmiş ve eserleri gerekli ihtimamı görmüştür. Böylece Eş’arî uleması bütün itikadî mezhepleri gölgesinde bırakabilmiştir. Ayrıca genelde Eş’arîlik özelde Cüveynî ve öğrencilerinin Mutezileye karşı mücadeleleri de onları sünnetin yegane temsilcisi konumuna yükseltmiştir. Bu durumda Matüridî ve Matüridîliğin hak ettiği şekilde bilinmemesinin en önemli sebeplerinden birisi Eş’arî kelamcıların başarısı da olduğu söylenebilir. Görüldüğü gibi Ehl-i Sünnet kelamı dahilinde, sistemleştirdiği ekolde imamlıkderecesine yükselen Matüridî, kelam eserleri, menakib ve makalat türü eserlerde ve İslam tarihinde hak ettiği şekilde tanıtılmamıştır. Hatta kendi mezhebine mensup kelamcılar tarafından bile ihmal edilmiştir.en-Nesefî’nin ileri sürdüğü gibi, Ebu Hanife itikadını en iyi bilen kişi olsun ya da Ehl-i Sünnet ve’l-cemaatin Eş’arîye denk diğer imamı olsun, her halükarda o, İslam inancını savunan çok önemli bir mütefekkirdir. Nitekim, îlmi, düşüncesi ve getirdiği geniş ilmi muvazenat ile III-IV. asra mührünü vurmuştur. Dolayısıyla geç dönemde de olsa, bazı Osmanlı dönemi kelamcıları tarafından Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’in iki büyük imamlarından biri olduğu ifade edilerek hakkı teslim edilmiştir.


Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 08:33.

Powered by vBulletin® Version 3.8.5
Copyright ©2000 - 2026, Jelsoft Enterprises Ltd.

havasokulu1.com


1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148