![]() |
Allah'ın haberi sıfatlarından olan el, yüz, göz sıfatlarını nasıl algılamalyız ?
Hayırlı geceler herkese.heart1Allah'ın haberi sıfatlarından olan vech (yüz) ayn(göz) yed(el) gibi sıfatlarını nasıl algılamalıyız ? Sünni kelamcılar örneğin Allah'ın ''el'' sıfatını Rabbimizin şanına yakışır şekilde ''Allah'ın gücü'' şeklinde yorumlamışlardır.Buna benzeyen yorumları vardır alimlerimizin.Hanbeli ve ehli hadis alimleri ise yanlış yorum yapmasınlar diye yorum yapmaktan kaçınmışlardır.
Peki biz nasıl algılamalıyız? 1)Örneğin Allah'ın ''el'' sıfatındaki el bizimkine benzeyen bir organ mı ? 2)İnsandaki ilim ve akıl sınırlı olduğu için bizim bu sıfatları yorumlamaktan kaçınmalı mıyız ? 3)Bu sıfatları mecazi anlamda mı algılamalıyız ? Örneğin Allah'ın göz sıfatıyla bütün her şeyi görmesi gibi Not : Bu konu biraz derin sanırım forumdaki bilgili arkadaşlarımızdan,hocalarımızdan bu konu ile ilgili bilgilerinden istifade etmek istiyorum.Sanırım konu biraz tartışmaya açık ama kendi kanaatimce Allah'ın eli,gözü,yüzü olduğunu bizdeki sınırlı irade,ilim ve akıl ile algılayamayız.Ancak Rabbimizin herşeyin hakimi,herşeyin onun elinde olduğunu,rabbimizin herşeyi gördüğünü sınırlı aklımız ve irademiz ile algılayabiliriz.Bir yanlışım varsa düzeltirseniz çok mutlu olurum.Herşeyin en doğrusunu Allah bilir. |
Bu yazılanların köken olarak hepsi aynı kapıya çıkıyor.
Peygamber Efendimiz s.a.v min buyurduğu gibi : Allahın yedi kudret Eli.. Yani Allahın gücü tasarrufu .. Gören göz yada Allahın nuru... gibi.. ✔️Fetih Sûresi 10. Ayet ; Herhalde sana bey'at edenler ancak Allah'a bey'at etmektedirler. Allah'ın eli onların ellerinin üzerindedir. Kim ahdi bozarsa ancak kendi aleyhine bozmuş olur. Kim de Allah'a verdiği ahde vefa gösterirse Allah ona büyük bir mükâfat verecektir. |
Alıntı:
Vech sıfatı nereye bakarsanız beni görürsünüz demek olabilir. Göz ise sürekli yarattıklarımı bilirim,görürüm demek olabilir. El ise herşeye gücünün yettiği manasına gelebilir. Bunlar bana çağrıştırdığı şeyler. Ben Rabbimin bana verdiği akılla yorum yaptım. Rabbim en doğrusunu bilendir. |
sevgili kardeşim Allah, mekandan ve zamandan münezzeh olduğu gibi, mahlukata benzemekten de münezzehtir. Sonsuz olan Allah'a yer, zaman ve yaratılmışlara benzer özellikler vermek uluhiyete aykırıdır.
|
Alıntı:
Bir diğer husus ise güzel kardeşim. Vahdet-i Vücud hakkında ne düşünüyorsun? |
Alıntı:
|
Alıntı:
yazımdı. Tam olarak bunu düşünerek bu konuya değinmiştim. Selametle |
Alıntı:
|
Alıntı:
Güzel hocam gününüz hayrolsun hepsini detaylı olarak araştırdım sizin yazdığınız bu yazıyı detaylıca okudum not aldım defterime.Yalnız sizi rahatsız etmiyorsam bir sorum daha var hocam.Allahın haberi sıfatlarından olan ''gelmesi'' kelimesini biraz daha açıklayabilirmisiniz.Şuan tek sorum o kaldı şimdiden Allah sizden razı olsun heart1rose4 |
Alıntı:
|
Alıntı:
|
Alıntı:
|
Alıntı:
|
sevgili kardeşim Bir kısım İslam âlimleri, Allah Kur’ân’da elinden, yüzünden, gözünden ve gelmesinden söz etmektedir. Biz bunların mahiyetini, nasıl olduklarını bilemeyiz, çünkü Allah bize
bildirmemiştir. Biz sadece bu sıfatlarını kabul ederiz. Bu sıfatların keyfiyetlerinden, nasıl olduklarından bahsetmeyiz şeklinde görüş beyan etmişlerdir. Bir kısım İslam âlimleri ise Allah’ın elini, yüzünü, gözünü ve gelmesini yorumlamışlar, tevil etmişlerdir. Bu âlimlerin yorumuna göre, Allah’ın elinden maksat, gücü, kudreti ve nimetidir. Allah’ın yüzünden maksat O’nun zatı ve rızasıdır. Allah’ın gözünden maksat, ilmi, yardımı, himayesi, gözetimi ve denetimidir. Allah’ın gelmesinden maksat emrinin gelmesidir. Allah’ın arşı istivasından maksat; arşı istila etmesi ve arşa hâkim olmasıdır. Allah’ın inmesinde maksat, nimet ve rahmetinin inmesidir. Allah’ın yakın olmasından maksat, af, merhamet ve yardımının yakın olmasıdır. Allah’ın beraber olmasından maksat, O’nun kullarının her halini görmesi, bilmesi, murakabesi, ve onlara yardım etmesidir |
Alıntı:
|
Alıntı:
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] |
Alıntı:
|
Alıntı:
|
Alıntı:
‘’Kim bana bir karış yaklaşırsa, ben ona bir zira yaklaşırım. Kim bana bir zira yaklaşırsa, ben ona bir kulaç yaklaşırım. Kim bana yürüyerek gelirse ben ona koşarak gelirim.’’(Buhari, Tevhid, 15,43; Müslim, Zikr, 3,18,19,21) ‘’Kulum, nafilelerle bana yaklaştıkça ben onu severim. Onu sevdiğimde işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum. Benden isterse ona veririm. Bana sığınırsa onu korurum.’’(Müsned VI. 256) Özellikle ikinci hadisle ilgili olarak mecaz ve kinaye tespiti yapılmak suretiyle müşkil çözülebilmektedir. Burada Allah’ın ibadetlerle kendisine yaklaşan kulunun işiten kulağı ve gören gözü olması ifade edilmektedir. İbn Hacer ‘’Allah2ın kulak ve gözü nasıl olur?’’ şeklindeki bir soruya çeşitli tevillerin yanısıra bu ifadenin kula yardım ve onu teyid etmekten murad ve kinaye olduğunu söyleyerek müşkili gidermeye çalışmıştır.’’ (İbn Hacer, 13. 146) Ayni de İbn Hacer’le aynı kanaattedir. (Ayni, Umde, 19, 49) Şarihlerimiz kısaca hadisi böyle ele almışlar, ancak olayı seven sevgi ve sevgili içerisinde ele alanlarda vardır. İbn’l-kayyım bunlardan biridir. Sözü ona bırakalım. Müminin kalbi bu dereceye vardığı zaman, kendisine yakınlık ve beraberlik tablosu açılır ve Allah (cc)’ın kendisi ile birlikte semaları üzerinde, arşı üzerinde, mahlukatından uzak, yaratma ve emir vermekle birlikte kendisinden gaib olmadığını müşahede eder. Kulun indinde tazim ve iclal ile birlikte bu sıfata ünsiyet hasıl olur. Kendisi yalnızlık duyarken O’nunla ünsiyet eder, zayıf iken kuvvet bulur. Hüzünlü iken O’nunla ferahlık duyar. Kaybetmiş iken O’nun sayesinde bulur. İşte o zaman şu hadis-i kudsinin tadını elde eder: ‘’Kulum nafilelerle bana yaklaştıkça ben onu severim. Onu sevdiğimde işiten kulağı gören gözü tutan eli yürüyen ayağı olurum. Benden isterse ona veririm. Bana sığınırsa onu korurum’’ (Müsned, 6. Cilt 256) Mutlak olarak hayatın en hoşu bu kulun hayatıdır. Çünkü bu kul sevmekte ve sevilmekte Rabbine yaklaşmakta, rabbi de ona yakın olmaktadır. Kalbini aşırı şekilde kuşattığından, zikrini adet edindiğinden rabbi onun sevgilisi olmuştur. Bütün himmetini onun hoşnudluğuna bağlaması işitmesi görmesi eli ve ayağı mesabesindedir. Eğer kul tutarsa, onunla tutar yürürse onunla yürür. İşte bu gayeye götüren yolculuk (seyr-i sülük) tur. Ozaman kul için suluku esnasında huzur, heybet, murakabe, başka düşünceleri yok etme ve batınını tahliye etme gibi sulükün bütün dalları bir araya gelir. Bu ‘’gitme’’ nin aslı ise, O’nun muradı, arzusu sebebi ile kendi arzusundan ve kendi haz ve nasibinden uzaklaşmanın aksine bütün nasibin ve muradının sevgilinin olmasıdır. Sevgilisine herhangi bir şeyle biraz yaklaşan buna karşılık kendisinden kat kat fazlası ile mükafat görür. Yaklaşmalar içinde en ütünü kulun zahiri ve batıni vücudu ve bütün benliğiyle sevgilisine yaklaşmasıdır. Birinci delili: Allah Teala’nın şu sözüdür: ‘’Kim Allah’tan korkarsa (Allah) ona bir çıkış yeri ihsan eder. Onu hatır ve hayaline gelmeyecek bir cihetten rızıklandırır. Kim Allah’a güvenip dayanırsa O kendisine yetişir.’’ (Talak suresi 2 ve3. Ayetler) Burada Allah Teala görüldüğü gibi iki mükafatı birbirinden ayırır. Kendine güvenen (tevekkül eden) kimseye kendisinin ona YETİŞMESİ ve kafi olması ile mükafatını verir. İkinci delil: Şehid hayatını Allah’a (cc) verdiği zaman Allah Teala kendi yakınlığı ve kerameti mahalinde kendi nezdinde onu daha mükemmel hayatla telafi eder. Üçüncü delil: Bir kimse bir şey verdi mi Allah (cc) ondan daha hayırlısı ile karşılık verir. Dördüncü delil: Allah (cc)’nın şu sözüdür: ‘’Öyle ise siz beni (taatle) anın ben de sizi (sevap ile) anayım. Bir de bana şükredin, bana nankörlük etmeyin.’’ (bakara suresi 152. Ayet) Beşinci delil: hadis-i Kudside yer alan şu sözüdür: ‘’Kim beni içinden anarsa ben de onu nefsimde anarım. Kim beni toplulukta anarsa ben de onu ondan daha hayırlı bir topluluk içinde anarım.’’ (Buhari, Tevhid, 15, 43, Müslim zikr 3, 18, 19,31) Altıncı delil: daha önce ifade ettiğim ‘’Kim bana bir karış yaklaşırsa ben ona bir zira yaklaşırım’’ hadis-i kudsisidir’’ Kul Rabbine sunduğu şeyden daha üstününü elde etmekle daima karlıdır. Bu kalbi ruhu ve ameli ile O’na yaklaşan kula, Rabb, insanların yaşadıkları hayat çeşitlerine hiç benzemeyen bir hayat bahşeder. Hatta onun hayatına nisbetle hayatı öyle olmayan, dünyadakilerin hayatına ve lezzetlerine nisbetle ana karnındaki ceninin hayatı gibi bir hayat hatta ondan daha muazzam hayat verir. (İbnu’l-Kayyım, Meddaricu’s-saikin 2.cild 545-547) |
Alıntı:
|
Alıntı:
|
Alıntı:
Görüldüğü gibi Matüridî’nin yeterince tanıtıldığı söylenemez. Nitekim kaynak eserler konumunda olan, tarih ve tabakat eserleri onun biyografisini yapmamışlardır. İbnu’n- Nedim, Ebu Cafer et-Tehavî’den söz ettiği halde et-Tahavî ile aynı mezhebe mensup ve muasırı olan Matüridî’den söz etmemiştir. el-Bağdadî, el-Fark beyne’l-Firak‘ta onu ihmal etmiştir. İbn Hallikan Vafeyatu’l-A’yan fi Enbai Ebnau’z-Zaman, Sâfedî el-Vafi bi’l-Vefiyat’ta onu zikretmez. İbnü’l- Esir el-Cezerî, Matürit Mahalle/Köyünü zikreder. Fakat en önde gelen âlimini unutur. İbnKesir, Mutezileden Ka’bi’yi zikreder, fakat(Mâtüridî’nin Ka’bi ile çok mücadele ettiği bilinmesine rağmen) muasırı olan Ehl-i Sünnet’ten Mâtüridîyi zikretmez. İbnü’l-Îmad el-Hanbelî, Samanileri uzun uzun anlattığı halde, yörenin en önemli mütefekkiri ve âlimini ihmal eder. Müfessirlerin tabakatını yazan Suyutî, en önemli müfessirlerden olan Matüridî’yi aynı şekilde ihmal eder. Bütün bunlara rağmen onun sistematik bir kelam ekolünün imamı olduğu hususunda her kes hemfikirdir.Bir çok yazar Matüridî’nin ihmal sebeplerini araştırmıştır. Bütün araştırmalarda Eş’arî ile karşılaştırılarak bir sonuca varılmaya çalışılmıştır. Zira her ikisinin Sünnî ekolün kelam imamları olduğu genel kabul görmüştür. Bütün araştırmalarda, onun muasırı ve muadili Ebul’Hasan el-Eş’arî’nin gerekli ihtimamı gördüğü kabul edilmektedir. İbnü’l-Asâkir Kitabu Tebyini Kizbi’l-Müfteri fima Nusibe île’l-İmam el-Eş’rî adlı eseri yazarak onu ölümsüzleştirmiştir. Şafii tabakat eserleri başta olmak üzere Malikî ve hatta Hanefî tabakat eserleri bile onun biyografisini yapmıştır. Tarih kitapları yeterli ihtimamı göstermiştir. Yakın tarihte ise eserleri (Makalâtu’l-İslamiyyin ve İhtilafu’l-Musallin, İbane ve Luma’ gibi) defalarca değişik baskılarla basılıp neşredilmiştir.Matüridî ise önemli eserler vermiş olmasına rağmen ilk eseri ancak 1970 yılında basılabilmiştir. Fethullah el-Huleyf 1970’te Kitabu’t-Tevhid’i tahkikli neşrederek bu konuda ilk olma hüviyetini kazânmıştır. Kitabu Te’vilatu Ehli’s-Sünne 1971’de İbrahim ve Seyyid Âvadyn kardeşler tarafından tahkikli neşr edilerek basılmıştır. Ona nispet edilen Pandname adlı eseri ise İran’da Trec Efşar tarafından Ferhenge İran Zemin ansiklopedisi içinde basılmıştır. Ayrıca Âkidetu Ebu Mansur adındaki eser, Şaffiî âlim Abdulvehhab b. Ali es-Sübkî’nin es-Seyfu’l-Meşhur fi Şerhi Âkideti Ebi Mansur adlı şerhiyle Mustafa Saim Yeprem tarafından 2000 yılında İstanbul’da basılmıştır. Böylece taraftarlarınca “Alemu’l-Huda” (Hidayet sancağı), İmamu’l-Huda (Hidayet önderi), İmamu’l-Mütekellimin (Kelamcıların İmamı) gibi lakaplarla anılan Mâtüridî, çevresinde çok sevilmiş ve ün bırakmış olmasına rağmen birçok tabakat ve mezhepler tarihi kitaplarında isminden bahsedilmeyen bir kişi konumunda kalmıştır. Onu müphem bırakan sebepler ne olursa olsun bunubir talihsizlik olarak değerlendirmek ya da bazı mezhep mensuplarının aleyhte gayretlerinin bir sonucu olarak görmek pek isabetli değildir. Başka sebepleri olmalıdır. Çünkü Mâtüridî görüşünü benimseyip müdafaa eden hatta geleneğin en önemli metnini te’lif eden, en önemli kelamcısı Ömer en-Nesefi “el-Akidetu’n-Nesefiye” sinde Mâtüridî’den hiç söz etmemiştir. Daha da önemlisi Matüridî’nin öğrencisi el-Hekîm es-Semerkandî bile Sevad-ı Âzam’da aynı şekilde ondan hiç söz etmemiştir. Ayrıca ona değinen bazı Hanefi tabakat kitapları Eş’arî’ye kıyasla, ona çok az yer vermişlerdir. Bütün bunları izah etmek oldukça zordur. Matüridî ve Matüridîliğin Eş’arî ve Eş’arîlik kadar bilinmemesinin mutlaka bazı sebepleri vardır. Onun hilafet merkezinden uzak olan Maveraunnehir bölgesinde faaliyet göstermiş olması, Eş’arîliğin siyasîlerden aldığı destek ve fıkhî mezheplerin etkisi gibi sebeplere bağlayanlar vardır. Merkezde olmamak şüphesiz dezavantajdır. Fakat Samanîler döneminde Matüridî’nin bölgesi olan Maveraunnehir, ilmî gelişmeler açısından Basra ve Bağdat ile yarışacak kadar önemli bir merkez olup ilim tahsili için İslam âleminin her tarafından, âlimlerin uğradığı bir merkez olmuştur. Selçuklu veziri Nizamulmülk’ün Nizamiyye medreseleriyle Eş’ârî mezhebin yayılmasına önemli katkıları olmuştur. Özellikle Medreselerin Nisabur ve Bağdat gibi merkezlerde kurulması, Eş’arîliğin Orta Doğu’da olduğu gibi Horasan ve Maverunnehir bölgelerinde de bilinmesini sağlamıştır. Bunun yanında Eş’arîlik Selçuklular döneminde Fars memleketinde, Eyyubîler ve Memluklar döneminde Mısırda, Muvahhidîler döneminde ise Mağripte ibn Tümert önderliğinde geniş bir alana yayılmıştır. Bu üç siyasi otorite tarafından desteklendiği için, belli merkezlerde yerleşik bir hal almıştır.Şafiî ve Eş’arîliğin adı geçen yönetimlerce desteklendiği bilinmektedir. Fakat bunların Matüridîliği engellediği yönünde de herhangi bir kayıt bulunmamaktadır. Eş’arîliğin yayılmasında en etkili olan idareci Nizamulmülk’tür. Bu zat Hanefî mezhebine mensup Selçuklu hükümdarı Alpaslan’ın veziridir. Hükümdara rağmen Matüridîliği engellediği düşünülemez. Eş’arîliğin Eyyubîler, Memlükler ve Muvahhidlerin siyasi desteğini aldığı doğru kabul edilse dahi o döneme gelmeden evvel, Eş’arîliğin İslam memleketinin her tarafında bilinmiş olması bu tezi de geçersiz kılmaktadır.Eş’arîliğin, Şafiî ve Malikî fıkıh mezheplerinin desteğiyle yayıldığı, Mâtüridîliğin ise sadece Hanefî fıkıh mezhebi tarafından destek gördüğü iddiasının da haklı bir gerekçeye dayanmadığı ortadadır. Çünkü Hanefi fıkıh mezhebi en yaygın mezheptir. Şayet kelam mezhepleri fıkhî mezheplere mensup olanların sayısına bağlı olarak yayılmış olsaydı, Matüridîliğin Hanefilikle aynı oranda tanınması ve yayılması gerekmez miydi? Dolayısıyla bu tespitin de yerinde bir tespit olmadığı ortaya çıkmaktadır.Bana göre Matüridî ve Matüridîliğin bilinmesinin önündeki en büyük engel, onun fıkıh ve itikatta Ebu Hanife mezhebine tabi olmasıdır. Çünkü onun yaşadığı bölgede, fıkıhçılar, kelamcılar veya başka alan alimleri kendi alanlarına nispeten değil, her hangi bir ayırıma tabi tutulmadan, cümleten Ebu Hanife’ye nispet edilip Hanefîler veya Ehl-i Rey ya da Maveraunnehir uleması olarak anılmışlardır. İşte bu durum Matüridî’yi,kelam ekolünün imamı değil de herhangi bir Hanefî âlimi gibi Ebu Hanife’ye tabi bir kelamcı şeklinde telakki edilmesine yol açmıştır. Nitekim en önemli kelam eserlerinde bile, imam değil, en önde bir kelamcı olarak verilmiştir. Ebu’l-Muin en-Nesefî’nin Tabsira’daki tespitleri bu durumu gözler önüne sermektedir. O, “Maveraunnehir uleması mezheplerini (itikadî görüşlerini) İmam Ebu Hanife’den almıştır.” “Matüridî İmam Ebu Hanife’nin mezhebini en iyi bilen kişidir” “böyle bir rivayet İmamımız Ebu Hanife’den gelmemiştir”, “mezhebimizin zahiri, ashabımızdan ilklerin mezhebidir”, “Ebu Hanife’nin yolunu takip eden ashabının imamları ki; furu’ve usul’de Ebu Hanife’nin yolunu takip ederler. Maveraunnehir ve Horasan da Merv, Belh ve onların dışında kalan yerlerde, bu imamların tamamı kadim zamandan beri bu mezhebe tabi olanlardır. Usul ve furu’da cami’, dinde haram olan her şeyden kaçanlar, dini müdafaa etmede yorulanlar, Allahbu diyarları, onların emsalsiz bilgileri, kelamda deniz gibi derin bilgileri, dine şiddetle bağlılıkları, bid’at ve dalâlet ehline şiddetle karşı olmalarından dolayı ehl-i zayğ ve’l-bid’anın zararlarından korumuştur. Bunların tamamı bu görüştedir” şeklinde beyanatta bulunur. Böylece Ebu Hanife’nin imamlık makamında olması, Matüridî’yi bu mezhebe mensup bir âlim olarak bırakmış ve bu sebeple hakkıyla tanınmamıştır Matüridî ve Matüridîliğin hakkıyla bilinmemesinin önündeki bir diğer önemli engel, Bakıllanî, İbn Furek, Şirazî, Bağdadî, Cüveynî ve Gazzalî gibi otoriter Eş’arî âlimlerin etkisidir. Çünkü bunlar hilafet merkezinde faaliyet göstermiş, İslam âleminin her tarafından kendilerine öğrenciler gelmiştir. İşte bu öğrenciler daha sonra hocalarının akidesini kendi memleketlerinde yaymıştır. Matüridîliğin ise zikredilen ulemaya denk bir ulema grubu ve aynı çoğunlukta bir talebe grubu olmamıştır. Esasen Eş’arîliğin başarısı da bu ulemanın başarısına bağlıdır. Çünkü el-Cüveynî’nin etrafında yetişen yıldız ulema topluluğundan bazıları İslam âleminin her tarafından bilinmiş ve eserleri gerekli ihtimamı görmüştür. Böylece Eş’arî uleması bütün itikadî mezhepleri gölgesinde bırakabilmiştir. Ayrıca genelde Eş’arîlik özelde Cüveynî ve öğrencilerinin Mutezileye karşı mücadeleleri de onları sünnetin yegane temsilcisi konumuna yükseltmiştir. Bu durumda Matüridî ve Matüridîliğin hak ettiği şekilde bilinmemesinin en önemli sebeplerinden birisi Eş’arî kelamcıların başarısı da olduğu söylenebilir. Görüldüğü gibi Ehl-i Sünnet kelamı dahilinde, sistemleştirdiği ekolde imamlıkderecesine yükselen Matüridî, kelam eserleri, menakib ve makalat türü eserlerde ve İslam tarihinde hak ettiği şekilde tanıtılmamıştır. Hatta kendi mezhebine mensup kelamcılar tarafından bile ihmal edilmiştir.en-Nesefî’nin ileri sürdüğü gibi, Ebu Hanife itikadını en iyi bilen kişi olsun ya da Ehl-i Sünnet ve’l-cemaatin Eş’arîye denk diğer imamı olsun, her halükarda o, İslam inancını savunan çok önemli bir mütefekkirdir. Nitekim, îlmi, düşüncesi ve getirdiği geniş ilmi muvazenat ile III-IV. asra mührünü vurmuştur. Dolayısıyla geç dönemde de olsa, bazı Osmanlı dönemi kelamcıları tarafından Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’in iki büyük imamlarından biri olduğu ifade edilerek hakkı teslim edilmiştir. |
| Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 08:33. |
Powered by vBulletin® Version 3.8.5
Copyright ©2000 - 2026, Jelsoft Enterprises Ltd.
havasokulu1.com