![]() |
|
|||||||
|
|
LinkBack | Seçenekler | Stil |
|
#1
|
||||
|
||||
|
(Halifetü Ebi İshak İbrahim el-Mu’tasım)
Bundan sonra saltanat hilafeti, kardeşi Ebu İshak İbrahim el-Mu’tasım bin Harun Reşid’e geçti. Biat vakti sabahı, vali ve komutanlar Amuriye (Amorium) şehrinde toplandılar. Gece sular yükselmiş olduğundan kendi beldelerine mezarlar kazıp siperler edinmişlerdi. Çadırlar kurup hücum, kuşatma ve muhasaraya son derece ehemmiyet verdiler. Kuvvet, şecaat ve azimle hareket ettiler. Abbasoğulları içinde onun gibisi yoktu. (Rivayet olunur ki, muhasara günlerinden bir gün şiddetli kar ve boran olup Rum askeri bedenini temizlemeye fırsat bulamadı. Halife, dört bin cebe (zırh) ve miğferli seçkin askeriyle hücum edip kaleyi fethetti. Pek çok mal ve ganimet ele geçirildi, ahali esir edildi. O vakit ki Mu’tasım halife oldu, İmam Ahmed bin Hanbel’i hala muhafaza altındaki zindanda tutmaktaydı. Ona "Kur’an-ı Azim mahluktur" dedirtmek için imtihan ettiler. "Bendeniz 'Kur’an mahluktur' sözünü kabul etmem, bu hususta kesinlikle konuşmam" dedi. Hasılı kelam, Harun Reşid kendi zaman-ı hilafetinde "Kur’an mahluktur" diyen kimseden uzaktı. Bu mesele, Fazl bin Abbas vasıtasıyla ortaya çıkmıştı. "Allah ona rahmet eylesin, uzun ömürler versin" diye dua ederdi zira Harun Reşid’den sonra bu söz ile fitne zuhur edecek, kendi kendine keşf olunacaktı. Hal böyleyken o vakit fitne boğuldu. Nezaketle Me’mun halife olunca bu söz tekrar zuhur etti. Bazı insanlar bu söze kapılıp gitti, bazıları ise fariğ (uzak) ve müctenib (kaçınan) kaldı. Yukarıda zikrolunduğu üzere, Me’mun dahi halkı bu sözü söylemeye zorlamak için ehemmiyet gösterdi. Vefatına seneden seneye kalana dek bu ısrarını sürdürdü ve bir kimse bu sözü söylemezse ona şiddetli azap ve ceza verdi. (İmam Ahmed bin Hanbel’i huzura getirmek için adam gönderildi. Reşidi meclisinde eziyet görmekteyken, vakit fevt olup (süre dolup) Mu’tasım halife olmuştu. Kur’an’ın mahluk olması hususunda ehemmiyet, İmam Ahmed bin Hanbel’in Mu’tasım döneminde de zincire vurulup mahpus kalmasıyla devam etti. Mu’tasım Bağdat’ta iken, İmam ile münazara etmek üzere meclis topladı. Mecliste İshak bin İbrahim, İshak bin İsmail, Kadi Ahmed bin Ebi Duad ve gayrı pek çok alim hazır bulunup üç gün boyunca büyük bir kelam münazarası ve tartışma tertip ettiler. İmam Ahmed bin Hanbel dördüncü günde de bu mübahese ve mücadeleden geri durmadı. Mu’tasım ise insaf etmek yerine, İmam’ı kamçılarla şiddetli bir şekilde darp ettirdi. İmam, İslam akaidine aykırı olan bu batıl ve müstakbel olmayan (geleceği bulunmayan) söze asla meyil göstermedi. Hatta aklı zail olacak (kendinden geçecek) raddeye gelene kadar çeşitli eziyet ve işkencelere maruz kaldı. Sonra tekrar hücresine ve zindanına gönderildi. Mu’tasım’ın yirmi sekiz ay süren bu eziyet dönemi bittikten sonra vefat etti. Ardından Vasık saltanata geçti. Me’mun ile Mu’tasım’ın ettikleri mihnet ve hakareti, o dahi sürdürdü. İmam Ahmed bin Hanbel’in vücudundaki yaralar ve acılar dinmedi. Şer’i hükümlere sadık kalarak, Hak kelamını ifade etmekten geri durmadı.) (Vasık halife oldukta, İmam Ahmed bin Hanbel kemal-i ihtifa ile (büyük bir gizlilikle) evinde saklandı. Vasık vefat edip Mütevekkil halife olunca sırr-ı şerif aydınlandı, İmam’ın musibet ve mihnetleri defoldu. Çektiği sıkıntılar kalpten temizlendi ve nihayet şu ayetin hükmü tecelli etti: "إِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا" (İnne me’al-usri yusra / Şüphesiz zorlukla beraber bir kolaylık vardır.) Mütevekkil, İmam-ı Hümam’ı (İmam Ahmed bin Hanbel’i) divan-ı hümayununa davet edip ikram, ağırlama ve bolca mal ihsan eyledi. İmam bunları kabul etmeyip fukara ve mesakine (yoksullara) bizzat kendi eliyle bezl ü bahş eyledi (dağıttı). Halife-i mezburun (adı geçen halifenin) evladı ve ailesine her mah (ay)... "Dört bin derhem tayin buyurup İmam-ı Azam’ın dahi razı olmadığı..." rahmetullahi teala aleyhi (رحمة الله تعالى عليه). Mecmaü'l-Ahbab adlı o kitapta ve diğer tarih kitaplarında hikaye etmişlerdir ki: Bahsi geçen üç gün süren münazarada Mu’tasım bir miktar yumuşamış, gevşemiş ve Vasık dahi İmam’ı gaflete düşürmekten umudunu kesmişti. İmam Ahmed dedi ki: "Sübhanallah! Vallahi ve billahi, babam Harun Reşid’e olan şefkatim gibi Halife Mu’tasım’a da şefkat edip acırım. Bu kelam (Kur’an mahluktur sözü) Yüce Allah’ın rızasına uygun değildir. Eğer Kur’an mahluktur deyip halifeye tabi olursam, lütuf ve ihsan sahibi olan Yüce Allah’ın katında sorumlu olurum" dedi. Mu’tasım dahi İmam’a ikram edip kendi askeri bineğine bindirdi. İmam’ın bu duruşundan ötürü kalbinden bir bağ koptu. Hazret-i İmam cevabında: "Ey Müminlerin Emiri! Kur’an-ı Azim, şanı yüce olan Allah’ın kelamıdır. İnciler ve mücevherler falandır derseniz, Yüce Allah ve Resul-i Ekrem Hazretlerinin sünnet-i seniyyeleri ve şerif hadisleri mevcuttur. Sizin bu getirdiğiniz delil ise hakikate zıttır, batıldır" dedi. Bu meclisteki münazara uzayıp gidince, divandaki fıkıh alimleri gazaba geldiler. İmam’ı meclisten kaldırıp yakaladılar ve zindana gönderdiler. Mu’tasım’ın adamları İmam Ahmed’in yanına varıp canını yakıyorlardı ve "Bre İmam! Sen halifeye sığınsana, baksana Kur’an-ı Azim hakkında kendisi 'Yüce Allah’ın kelamıdır ama mahluktur' diyor. Sen dahi öyle söylesene" dediler. Hazret-i İmam dahi onların bu sözlerini ilk önce reddedip cevap verdi ve itikadının özünde sabit olduğunu kanıtladı. Üçüncü gün olunca İmam’ı münazara etmek için yine meclise getirdiler. Biliniz ki Muhammed bin Abdülmelik ez-Zeyyat ve vefatı zikredilen İbn Ebi Duad mecliste hazır bulunup Mu’tasım’a hitaben söze başladılar: "Ey Müminlerin Emiri! Bu adama bu şekilde söz söylenmez, münazara ve mübahesede bununla başa çıkılmaz" dediler. Onlar dahi Hazret-i İmam ile münazara ve cedelleşmede çaresiz kalıp sarsıldılar. "Ey Müminlerin Emiri! Bunun katli vaciptir ve kanı helaldir, helal buyurunuz" dediler. Mu’tasım dahi yediği yemeği yarıda bırakıp kalktı, Hazret-i İmam’ın yüzüne sille vurdu ve ordudaki adamlarına İmam’ı tutup dövmelerini emretti. Halk hırslarından İmam’ın üzerine üşüştü. Orada bulunan acımasız ve gaddar kimseler, İmam’ın üstünü başını yırtıp onu çırılçıplak bıraktılar. Abbasi cellatları içerisinden iki azgın ve zalim cellat ileri atılıp halifeden emir aldıktan sonra, kırbaçlarıyla İmam’a yüzer kırbaç vurmaya başladılar. İmam’ın yüzü gözü kan içinde kaldı. O zalimler: "İmam’a kamçı vurmanın tam vaktidir" dediler. Bağdat valisi ve Abbasi devletinin ileri gelenleri, kırbaçlanan İmam’ın halini görüp yüzlerini ve gözlerini kapattılar. Olanlar karşısında utandılar ve gazaplandılar. Kendilerinden geçmişlerdi. Mu’tasım dahi İmam’a: "Sana acırım, yazık olur. Gelin şu bağları çözün, üzerimize hücum etmeyiniz. Resulullah (صلى الله عليه وسلم / sallallahu aleyhi ve sellem) Hazretlerinin dinine uy ve senin benden üstün olduğunu beyan edeyim" deyip İmam’ın bağlarını çözdürdü. "Kur’an-ı Azim mahluktur de" dediler. İmam’a doğru teveccüh edip tekrar sordular: "Kelamullah mahluktur de!" dediler. Hazret-i İmam dahi yine reddederek cevap verdikte, meclis azaları yine muazzam bir şekilde gazaba geldiler. "نعوذ بالله" (Neuzü billah / Allah'a sığınırız!) Hazret-i İmam’a hakaret etme vaktidir deyip eziyeti ve hakareti artırdılar. "Yeni bir eziyet ve işkence usulü bulun" dediler. İmam’ı tutup üçyüz kamçı daha vurdular. "Getirin o köleyi, o dahi vursun" dediler. İmam o mazlum haliyle dahi halifeye insaf ile yaklaşıp mülahaza eyleyerek Peygamber Efendimiz (صلى الله عليه وسلم / sallallahu aleyhi ve sellem) Hazretlerinin mübarek gömleğinden iki ipliği teberrüken (bereket için) muhafaza ettiğini bildirdi. Halifenin adamlarından bazıları o iplikleri yakmak istediler de Mu’tasım yakılmasını menetti. "Gömleğin ipliğini yakın" dediler de o mübarek ipliklerin yakılmasına imkan olmadı, yanmadılar. Hazret-i İmam’ın kulları buna galip gelip "Bu ne mucizedir!" dediler. İmam vefat edinceye kadar bu yaranın acısını çekti. Daha sonra onun tabileri (öğrencileri) geldiler ve "Gördük ki o eziyet gününde getirilen o kırbaçlar ile eziyet olunup kırbaç vuruldukça imama bir şey olmadı, bilakis ona vuranlar incindi ve bağırdı" dediler. Yüce Allah dahi yedi kat gökleri işitici kalsın, halifeye ve zalim alimlere büyük bir gazap ve öfke gönderdi. Onların tabileri dahi bu durumdan şiddetle etkilendiler. O cellatlar ilk önce kırbaç vururken İmam’a eziyet etmek için hırslanıp vurdukça kendi elleri incindi, "Vay elim!" diye bağırdılar. Başka bir rivayette ise "Sen yanlış vurdun, şiddetle vur!" deyip kırbacı diğer cellat aldı. O dahi İmam’a iki kırbaç vurdu, fakat her vuruşta kendi eli incindi. Hemen iki kere vurup pişman olurlardı. Ondan sonra Mu’tasım ayağa kalkıp İmam’ın yanına geldi... "Halbuki insanlar halka olup etrafına toplanmışlardı. İmam (Ahmed), 'Nefsimi helak edip bu sözüme tabi olanları affedip salıverdim' dedi. Bazı insanlar ise: 'Ya Ahmed, halifeye başkaldırma, onun sözüne tabi ol, o kelama (Kur’an mahluktur fikrine) uy' dediler. Bazı tarihçiler ise: 'Hazret-i İmam’a galebe çalmak ve onu yenmek üzere toplandılar' derler. Bazıları dahi: 'Ya emire’l-mü’minin, bu adamı öldürmek günah ve vebaldir, kanını dökme, katletme!' dediler. Mu’tasım ise insaf etmeyip tahtına geçti ve tabilerine emrederek: 'İmam Ahmed’e şiddetli eziyet ve azap etmeye devam edin' dedi. Mu’tasım yine gelip: 'Ya Ahmed, bu inadından vazgeç!' diyerek dinde tahrif edilmiş olan itikadı kabul etmesini teklif etti. Fakat Hazret-i İmam dahi bu batıl sözü kesinlikle reddedip kendi itikadında sarsılmaz bir şekilde durdu. Mu’tasım tahtına geri dönerek eziyet ve azabı daha da şiddetlendirdi. İmam Ahmed bin Hanbel işkencelerin şiddetinden aklını yitirecek raddeye geldi. Onu alıp zindan hücresine götürdüler. Hazret-i İmam’ın yaralarından sızan kanlar henüz durmamıştı. Halbuki kendisi oruçlu idi ve henüz iftar etmemişti. رحمة الله عليه (Rahmetullahi aleyh). Hazret-i İmam’a kırbaç vurulurken, on sekiz günlük yolu kapsayacak kadar uzak olan sarayından feryat sesleri duyulurdu. İmam’ın bedeni bağlarla sıkılmış olduğundan, dışarıdaki saray kapısı dahi boşalmıştı. İmam, o zulüm sarayından çıkıp gitmek kastındayken Yüce Allah’ın inayeti yetişti. Bağlar çözüldü ve kapılar açıldı. İmam’a bu durumun hikmeti soruldukta şöyle cevap verdi: 'اللهم ان كنت على الحق فلا تفضحني' (Allahümme in küntü ale’l-hakkı fela tefdahni / Allah'ım! Eğer ben hak üzereysem beni rezil etme, utandırma!). Yani 'Ya Rabbi, eğer ben hak üzereysem yine ismimi rezil ve rüsvay etme' diye dua ettim dedi. Bundan sonra Mu’tasım, Hazret-i İmam’ın yaralarını tedavi etmesi ve ameliyat yapması için bir cerrah tayin etti. Cerrah, İmam’ın yaralarına bakıp: 'Ya emire’l-mü’minin, ben şimdiye kadar pek çok mahlukta ve insanda böyle derin, tehlikeli ve zahmetli yaralar görmedim' dedi. Cerrah daha sonra tedavi ve ilaç eyleyip gitti. Vefat edinceye kadar Hazret-i İmam azimet yolunda (tavizsizce) yürüyüp dinini korudu. İmam’ın mübarek sırtında ve arkasında bu işkencelerin izleri hep zahir oldu (göründü). رحمة الله عليه (Rahmetullahi aleyh). Salih zatlar anlatırlar: İmam Ahmed bin Hanbel’in bu çektiği musibetlerden kurtulduğu vakit halifeye: 'Ben hakkımı ve uğradığım bu zulmü helal eyledim, bu vesileyle ahirette ecir ve sevap kazanma cihetinden bana kifayet eder (yeter)' dediği nakledilir. (İmam Şafii ile İlgili Kıssa) Hikaye olunur ki: Ehl-i Sünnet’in büyük imamı, İmam Şafii Hazretleri Mısır’da (Kahire’de) bulunurken, Seyyidü’l-Mürselin ve Fahru’l-Alemin صلى الله عليه وسلم (Sallallahu aleyhi ve sellem) Hazretlerini rüyasında gördü. Peygamber Efendimiz rüyasında buyurdu ki: 'İmam Ahmed bin Hanbel’e cennet müjdelerini ulaştır. Karşılaştığı bu musibet ve bela karşısında 'Kur’an mahluktur' diyen fitnecilerin sözünü reddetti. Onların batıl davetine icabet etmedi. Büyük bir teslimiyetle 'Kur’an mahluk değildir' dedi ve dinde sebat etti.' İmam Şafii sabaha ulaştıkta, bu mübarek rüyayı bir kağıda yazıp mühürledi. الربيع (er-Rabi') isimli bir kimse ile bu mektubu Bağdat’a, İmam Ahmed’e gönderdi. O kimse dahi gelip Hazret-i İmam’ın saadet hanesine (evine) vardı. İçeri girmek için izin istedi, izin verilince İmam Ahmed’in meclisine girip bu mektubu takdim etti. İmam Şafii’nin kardeşi (talebesi) İmam Ahmed’e mektubu verdi. Mektubun içinde olanlar malum olduğu üzere; 'Kur’an mahluk değildir' diyerek gösterdiği sebat, açılan fetihler ve manevi dereceler anlatılmaktaydı. İmam Ahmed mektubu okuduktan sonra ağladı ve: 'ما شاء الله لا قوة إلا بالله' (Maşaallah la kuvvete illa billah) dedi. Bundan sonra mektubu getiren o kimseye bir hediye ve ihsanda bulunmak istedi. Hazret-i İmam’ın biri iç kısmına, biri de dış kısmına giydiği iki kat gömleği vardı. Bu mübarek gömleklerinden eski olanını çıkarıp mektubu getiren o kimseye bağışladı. O kimse dahi bu mübarek gömleği alıp büyük bir sevinçle yola çıktı. İmam Şafii’nin memleketine (Mısır’a) geri döndü. İmam Şafii’nin huzuruna varıp durumu haber verdi. İmam Şafii: 'İmam Ahmed’in sana bağışladığı o eski gömleği bana ver' dedi. İmam Şafii o gömleği aldı, mahzun kalbi neşeyle doldu. 'Ancak bu gömleği yıkayıp suyunu bana getiriniz' dedi. Gömleğin yıkandığı o mübarek suyu, bereket ve şifa niyetiyle kendi vücuduna ve azalarına sürdü. (İbn İbrahim dahi bu kıssayı rivayet etmiştir). Hazret-i İmam (Ahmed) dahi kendisine yapılan o zulüm, darp, kırbaçlanma ve hapsedilme hadiselerini tamamen helal etti. Ancak kendisiyle bu hususta mücadele eden ve batıl fikri savunan İbn Ebi Duad’a hakkını helal etmedi ve: 'O, insanları hakkı gizlemeye, Kur’an-ı Kerim hakkında 'mahluktur' demeye zorladı. Eğer o bidatından ve bu sapkınlığından tövbe ederse, ancak o zaman ona hakkımı helal ederim' dedi. Ahmed bin Sinan dahi: 'Ben de hakkımı helal etmem, eğer o bu bidatından dönmezse ona hakkım haram olsun' dedi. İki kere pişman olurlar derler ya; bundan sonra Mu’tasım ayağa kalkıp İmam’ın yanına geldi ve bu sözleri işitti..." "...buna baliğ olup (ulaşıp) malumdur ki; Ahmed bin Hanbel Hazretleri, Bab-ı Fetih (Fetih Kapısı) denilen yerde kılıçtan geçirilerek ya da kendi yurdunda şehadet şerefine nail oldu. Kendisine eziyet edenlerin durumunu ise 'Helal edip bağışladıkça bana darbe indirildi, hakkımı helal ettim' diyerek beyan etti. Abdullah bin el-Verd Hazretleri anlattı: Peygamber Efendimiz صلى الله عليه وسلم (Sallallahu aleyhi ve sellem) Hazretlerini rüyamda gördüm. 'Ya Resulallah, İmam Ahmed bin Hanbel’in hali ve şanı nasıldır, ne derecededir?' diye niyaz ettim. Efendimiz buyurdu ki: 'Ahmed, her hal ve musibette hakka sarılıp sadık oldu. İnancından ve ihlasından zerre ödün vermeyip sıddıklar makamına erişti.' Hazret-i Musa عليه الصلوة والسلام (Aleyhi’s-salatü ve’s-selam) Hazretleri ve diğer peygamberler topluluğu huzura geldiklerinde, peygamberlerin en şereflisi olan İmam-ı Hümam (Efendimiz), Musa عليه السلام (Aleyhi’s-selam) Hazretlerine ihale buyurduğunda (onu örnek gösterdiğinde), hikmet bir yönüyle ortaya çıkar. Zira bu ümmetten (Ümmet-i Muhammed’den) bir kimse çıkıp, tıpkı Hazret-i Musa’nın şeriatı üzere gösterdiği sebat, fazilet ve şeref gibi dinini savunmuştur. Hazret-i Musa’nın o fazilet ve şerefi beyan ve takdir olunmuştu. İşte bu yönüyle Hazret-i Ahmed bin Hanbel’in faziletleri beyan ve zikredildi. Onun çektiği mihnet ve meşakkatlerde; 'Ya İmam, senin bu çektiklerin ve sabrın, mertebenin yüceliğine ve şerefinin büyüklüğüne delildir. Peygamber kelamı hürmetine Hazret-i İmam’ın gösterdiği bu metanet, Kur’an-ı Azim’in mahluk olmamasından ileri gelir' dediler. Kur’an, Yüce Allah’ın ezeli kelamıdır ve Hazret-i Musa عليه السلام (Aleyhi’s-selam) dahi Kelimullah’tır (Allah ile konuşandır). Yüce Allah’ın kelamı tecelli eyledikte, o evvelki Hazret bilir ki Kur’an-ı Azim Allah’ın kelamıdır, mahluk değildir. Bu yönlerden onun için ihale münasip oldu. Kim ki Kur’an’ın mahluk olduğunu iddia ederse, o kimse inançsız sayılır. Kur’an-ı Azim’in nazil olduğu ve çıktığı yer nihayete ermez; ilim ehlinin yakinleri (kesin bilgileri) ziyade ola. (İbn Hallikan tercümesinde anlatılmıştır). İmam Ahmed bin Hanbel, yüz altmış dört senesinde doğup iki yüz kırk bir senesinde, seksen beş yaşındayken fani dünyadan ebedi aleme göç eyledi. Cenaze namazında hazır olan ricalden (erkeklerden) sekiz yüz bin, nisa (kadın) tayifesinden ise altmış bin kimse hazır bulundu. Günahları bağışlanmış olan bu cemaatin içinde Yahudiler, Hristiyanlar ve Mecusilerden yirmi bin kimse İslam ile şereflendi. (İmam Nevevi’nin Tehzibü’l-Esma ve’l-Luğat adlı eserinde bu şekilde kaydedilmiştir). Halife Mütevekkil dahi Hazret-i İmam’ın cenaze namazında halkın yoğun bir şekilde toplandığını görüp şaşırdı. Yapılan tahminlere göre bir kere bin (bir milyon) yük bin (yüz bin) kimse, yani bir buçuk milyona yakın insan bir araya gelmişti. Hazret-i İmam’ın vefatıyla genel olarak ehl-i İslam müteessir oldu. Yahudi, Hristiyan ve Mecusiler dahi yas tutup ağladılar, İslam’ın kelamını (üstünlüğünü) tasdik ettiler. (Muhammed bin Huzeyme itiraf etti ve anlattı). İmam-ı mezkurun (adı geçen imamın) vefatı duyulunca hüzün ve keder ziyadeleşti. Mahzun ve kederli olanlar rüyalarında onu görürlerdi. İmam’ı rüyada gören salih zatlardan biri anlattı: 'Ya Eba Abdillah, Yüce Allah sana nasıl muamele eyledi?' diye sordum. Cevabında: 'مشيئة الخدام في دار السلام' (Meşietü’l-huddami fi dari’s-selam) dedi. Yani 'Cennet hademeleri (hizmetçileri) beni ehil cennet içinde buyur eylediler' dedi. 'Yüce Allah sana nasıl ihsanda bulundu?' diye sordum. Cevabında: 'Beni mağfiret buyurdu, mesrur ve şad eyledi. Altından iki nalin (ayakkabı) giydirdi ve bana hitaben: Ya Ahmed, bu ihsan ve ikramlar Kur’an-ı Azim hakkında 'mahluk değildir' demen sebebiyledir buyurdu. Sonra Yüce Allah buyurdu ki: Ya Ahmed, şu dualarla dua eyle ki Süfyan-ı Sevri Hazretleriyle birlikte bu duaları dünyaya ulaştırasın. İmam Ahmed dahi o duaları rüyada işitip ezberledi ve o dualarla dua etmeye başladı: 'يارب كل شئ استئلك بقدرتك على كل شئ لا تسئلني عن شئ واغفر لي كل شئ' (Ya Rabbi külli şey’in es’elüke bi-kudretike ala külli şey’in la tes’elni an şey’in vağfirli külle şey’in) Yani: "Ey her şeyin Rabbi olan Allah'ım! Her şeye kadir olan kudretinle Senden niyaz ederim; beni hiçbir şeyden hesaba çekme ve benim her günahımı affedip bağışla." Yüce Allah buyurdu ki: Ya Ahmed, şu cennet bahçelerine girip dahil ol. Ben dahi rüyamda gördüm ki, Süfyan-ı Sevri Hazretlerinin iki yeşil kanadı var, tıpkı bir kuş gibi ağaçtan ağaca uçup durur ve şu ayeti okur: 'الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي صَدَقَنَا وَعْدَهُ وَأَوْرَثَنَا الْأَرْضَ نَتَبَوَّأُ مِنَ الْجَنَّةِ حَيْثُ نَشَاءُ ۖ فَنِعْمَ أَجْرُ الْعَامِلِينَ' (Elhamdü lillahillezi sadakana va‘dehu ve evresene’l-arda netebevveü minel-cenneti haysü neşa’*, feni‘me ecru’l-amilin) Anlamı: "Bize verdiği sözü yerine getiren ve bizi bu yere (cennete) mirasçı kılan Allah’a hamdolsun. Cennette dilediğimiz yerde otururuz. Salih amel işleyenlerin mükafatı ne güzeldir!" (Zümer Suresi, 74. Ayet). Ravi anlattı: Ben bu rüyayı işittikten sonra Abdülvehab el-Verrak Hazretlerine bu muameleyi haber verdim. İmam Ahmed bin Hanbel’in vefat ettiği sırada, gökyüzünde parıldayan iki ulu kevkebin (yıldızın) de onun ruhunun semaya yükselişine işaret ettiği söylenir..." "...yerindedir, Kadir ve Gafur olan Yüce Allah onu ziyaret eyledi" (Yine ravi anlattı ki: Bişr bin el-Haris Hazretlerine ne muamele buyurulduğunu İmam Ahmed’den sorup gözlediler. "Bunu şerh eden sırlara göre kimse ona müşabehet (benzerlik) ve nazire bulamaz. Yüce Allah’ın huzurunda manevi bir ziyafet sofrasında, her türlü taam (yemek) ve ikramlar ile şereflendi ve Cenab-ı Hakk ona hitaben: Ey dünyada rızama şerif olan riyazetleri çeken, ey cömert imanlı Bişr! Kelal ile ye ve şerbet-i imtiyaz ile şerbet eyle ve ey nimetlenen kimse, nimetlerimin اللهم يسرنا (Allahümme yessirna / Allah'ım bize kolaylaştır) lezzetiyle rızıklan buyurdu.) İki yüz yirmi yedi senesinin Rebiülevvel ayının on ikisinde, bir gece vakti Bağdat kurbunda (yakınındaki) Samarra (Sürre-men-ra'a) adlı şehirde Halife Mu’tasım merhum oldu. İki kat eziyetle akıbete ulaşıp hastalıktan marazı vefata ulaştı. Vefat ettiğinde kırk sekiz yaşındaydı. Hilafet müddeti sekiz sene, sekiz ay ve sekiz gün oldu. Bu yönüyle Mu’tasım’a "Müsemmen" (Sekizli Halife) dilerlerdi, çünkü sekiz rakamı hayatında hep tekerrür etmişti. Kendisi ümmi (okuma yazması olmayan) bir adamdı ama iradesinin bir veçhi (yönü) şöyleydi ki; vakit taksiminde Mu’tasım’ın bir küçük kölesi var idi ki kendisine katiplik ederdi. Köle vefat eyledikte, babası Harun Reşid ya da biraderi Halife Me’mun vefat eylediğinde Mu’tasım ehemmiyet edip ağlamamıştı. "Müminlerin Emirinin kalbinden halis katip olan veled (o köle) vefat eyledi" dediler. Babam Harun Reşid’in dahi bu kadar çok hizmetçisi ve evladı var idi ki "Oğlum uzaklaşıp fariğ oldu (bıraktı)" demekle Mu’tasım emin kaldı. (Kaynak: Hayatül Hayevan Osmanlıca orjinal)
(0 Beğeni)
__________________
Yunusça sevgimizden anlamayana cevabımız Yavuzca olacaktır... |
|
|
Benzer Konular
|
||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevap | Son Mesaj |
| ibrahim Aleyhisselâm’ın vefatı | Skoda | Peygamberler | 0 | 28.04.26 03:13 |
| Peygamberler tarihi Adem a.s | Cazgircinx | Peygamberler | 13 | 13.02.24 19:49 |
| Sitemizde birinci bir milyon selavat okuması. | Elifelif | Salavat-ı Şerifeler | 227 | 02.03.22 15:02 |
| Cad ve ibrahim Amca | Skoda | Hayat Dersleri & Hikayeler | 0 | 04.10.21 00:42 |
| Salavatın Faydaları | Och | Salavat-ı Şerifeler | 0 | 01.01.20 23:00 |