Havas Okulu

Havas Okulu (https://www.havasokulu1.com/)
-   Tasavvuf Sohbetleri (https://www.havasokulu1.com/tasavvuf-sohbetleri/)
-   -   Nefsin En Tehlikeli Kılıkları... (https://www.havasokulu1.com/tasavvuf-sohbetleri/103681-nefsin-en-tehlikeli-kiliklari.html)

HâmûŞî 16.03.26 13:42

Nefsin En Tehlikeli Kılıkları...
 
Esselâmü aleyküm kıymetli kardeşlerim.

Bu başlık altında nefsin açık günahlarını değil, daha çok güzel görünen yüzlerini müzakere etmek istiyorum. Zira nefis çoğu zaman çirkin bir suretle gelmez; bazen edep, bazen hikmet, bazen sabır, bazen tevazu, bazen de hizmet kılığına girer. İnsan da onu düşman gibi değil, haklı bir tarafıymış gibi taşımaya başlar.

Benim acizane kanaatim nefsin en tehlikeli tarafı, kendini çirkinlikle değil; doğruluk, incelik ve hatta dindarlık görüntüsü altında gizleyebilmesidir. Bu sebeple bu seride, nefsin açık değil, ince ve fark edilmesi güç kılıklarını konuşmak daha faydalı olabilir.

Yanlışımız varsa ehli olan tashih buyursun...

Nefsin En Tehlikeli Kılıkları – Edep Görünümlü Korku

Bazen insan geri duruşunu edep zanneder.
Söz söylemez, adım atmaz, yüzleşmez, hakkı ifade etmez; sonra da bunu “susmak daha münasipti”, “edepli olan geri durur”, “ben haddimi bildim” gibi sözlerle açıklar.

Lâkin benim acizane kanaatimce her geri duruş edep değildir. Bazen kişi hakikatin ağırlığından değil, kendi korkusundan geri çekilir; fakat nefsine bunu korku diye değil, edep diye kabul ettirir. İşte burada nefis, en tehlikeli kılıklarından birine girmiş olur.

Çünkü edep, insanı hakikatten uzaklaştırmaz; bilakis onu ölçüyle hakikate yaklaştırır. Korku ise çoğu zaman kişiyi geri çeker, susturur, bekletir ve bunu da güzel bir isim altında meşrûlaştırmak ister. Böyle olunca mesele susmak değil, susuşa verilen isim hâline gelir.

Benim acizane düşüncem şudur:
Edep, insanı haddini bilmeye götürür; korku ise çoğu zaman insanı vazifesinden uzaklaştırır.
Bu sebeple kişi bazen kendine şu suali sormalıdır:
Ben gerçekten edepten mi sustum, yoksa konuşmaya cesaret edemediğim için mi sükûtumu edeple isimlendirdim?
__________________________________________________ ___________

Nefsin En Tehlikeli Kılıkları – Tevazu Kılığındaki Gizli Benlik

Nefsin en ince kılıklarından biri de, benliğini açık kibirle değil; tevazu görüntüsüyle taşımasıdır.
Çünkü açık kibir çoğu zaman daha kolay fark edilir. Lâkin gizli benlik, bazen alçak gönüllü bir dilin, bazen mahviyetli bir tavrın, bazen de “ben bir hiçim” sözünün ardına saklanabilir.

Benim acizane kanaatimce hakiki tevazu, insanın kendini küçültmeye çalışması değil; kendine gereğinden fazla yer vermemeye başlamasıdır.
Lâkin nefis bazen burada da oyun kurar. Kişi kendini geri çekiyor gibi görünür; fakat aslında yine kendini konuşuyordur. Kendini yok saydığını söyler; ama o yokluk sözünün merkezinde bile yine kendi vardır. Böyle olunca tevazu, nefsi söndüren bir hâl olmaktan çıkar; nefsin daha ince konuştuğu bir dile dönüşür.

Bu sebeple bana göre mesele, “Ben küçüğüm” demek değildir.
Asıl mesele, küçüklüğü bile kendine pay çıkarılacak bir alan hâline getirmemektir. Çünkü nefis övülmeyi sevdiği gibi, bazen “ne kadar mütevazı” denmesini de sever. Orada artık tevazu hâl olmaktan çıkar, görünmeyen bir benlik süsüne dönebilir.

Hakiki tevazunun alameti, kişiyi daha sessiz, daha ölçülü, daha az iddialı ve başkasının kusuruna karşı daha dikkatli kılmasıdır.
Gizli benliğin alameti ise çoğu zaman şudur: insan kendini geri çekiyor gibi görünse de, içten içe yine görülmek, fark edilmek, takdir edilmek ister.

Benim acizane düşüncem şudur:
Tevazu, nefsin sesini kısmalıdır; eğer kişi tevazu üzerinden bile kendine gizli bir kıymet devşiriyorsa, orada hâl değil, kılık konuşuyor olabilir.

Bu sebeple insanın bazen kendine şu suali sorması gerekir:
Ben gerçekten küçüldüm mü, yoksa küçülmüş görünmenin verdiği ince hazza mı tutuldum?

Nefsin En Tehlikeli Kılıkları – Hikmet Diliyle Ertelenen Hakikat

Nefsin ince kılıklarından biri de, yüzleşmek istemediği hakikati bütünüyle inkâr etmek değil; onu güzel sözlerle ertelemektir.
Çünkü nefis her zaman “istemiyorum” demez. Bazen “vakti değil”, bazen “şartlar olgunlaşsın”, bazen “hikmet böyle”, bazen de “şimdilik susmak daha doğru” der. Böylece hakikat reddedilmiş olmaz; fakat sürekli ötelenmiş olur.

Benim acizane kanaatimce burada asıl tehlike, yanlışın açıkça savunulması değil; doğrunun geciktirilirken hikmet görüntüsü kazanmasıdır.
Zira hikmet, hakkı yerli yerinde söylemek ve taşımaktır. Lâkin nefis bazen hikmeti, hakikatin yükünü taşımamak için bir sığınak hâline getirir. Böyle olunca kişi susuşunu hikmet, gecikmesini temkin, geri duruşunu da olgunluk zannetmeye başlar.

Hâlbuki her bekleyiş hikmet değildir.
Her susuş yerli değildir.
Her erteleme de olgunluk sayılmaz.
Bazen insanın “hikmet” dediği şey, yalnızca yüzleşmeye yanaşmayan tarafının daha edepli konuşmasından ibarettir.

Bu sebeple bana göre burada ölçü şudur:
Hikmet, insanı hakikatten uzaklaştırmaz; bilakis onu daha yerli, daha temiz ve daha doğru bir biçimde hakikate yaklaştırır.
Eğer bir söz, bir bekleyiş yahut bir geri duruş kişiyi sürekli aynı yerde tutuyor, vazifeden uzaklaştırıyor ve içten içe rahatlatıyorsa, orada hikmetten çok nefsin ince bir kaçışı bulunabilir.

Benim acizane düşüncem şudur:
Nefis, hakikati çoğu zaman inkâr ederek değil; uygun bir zamana bıraktığını söyleyerek geciktirir.
Ve nice hakikat vardır ki reddedildiği için değil, sürekli ertelendiği için yaşanmamıştır.

Bu sebeple insan bazen kendine şu suali sormalıdır:
Ben gerçekten hikmetle mi bekliyorum, yoksa nefsim hakikati daha güzel bir cümleyle mi geciktiriyor?

__________________________________________________ ________________________

Nefsin En Tehlikeli Kılıkları – Sabır Kılığındaki Pasiflik

Nefsin ince kılıklarından biri de, yapması gerekeni yapmayan hâlini sabır ismiyle örtmesidir.
Çünkü sabır, hak yolunda sebat etmektir; yerinde durup çürümek değildir. Lâkin nefis bazen hareketsizliğini vakar, gecikmesini sabır, mesuliyetten geri duruşunu da teslimiyet gibi göstermeyi sever.

Benim acizane kanaatimce burada asıl dikkat edilmesi gereken şey şudur:
Sabır, insanı hakikatten uzaklaştıran bir bekleyiş değil; hakikatin yükünü taşırken dağılmama hâlidir.
Bu sebeple kişi bir yerde duruyor, fakat o duruş onu vazifesine yaklaştırmıyor; bilakis gevşetiyor, rahatlatıyor ve mesuliyetten uzaklaştırıyorsa, orada sabırdan çok pasiflik konuşuyor olabilir.

Bazen insan bir yanlışa karşı ses çıkarmamayı, bir vazifeyi geciktirmeyi, bir yüzleşmeden geri durmayı “sabrediyorum” diye isimlendirir. Hâlbuki sabır, çoğu zaman kaçmak değil, yükün altına edeple girmektir. Pasiflik ise yükün kenarında durup beklemeyi daha makul bir isimle süsler. İşte nefsin tehlikeli kılığı da burada belirir.

Bana göre sabrın alameti, kişiyi içten kuvvetlendirmesi, toplaması ve istikamette tutmasıdır. Pasifliğin alameti ise kişiyi yavaş yavaş gevşetmesi, uyuşturması ve hareketsizliğine meşrûiyet kazandırmasıdır. Biri insanı derinleştirir; diğeri insanı yerinde eskitir.

Benim acizane düşüncem şudur:
Sabır, vazifeyi terk ederek değil; vazifenin ağırlığını taşıyarak anlaşılır.
Bu sebeple insan bazen kendine şu suali sormalıdır:
Ben gerçekten sabırla mı bekliyorum, yoksa nefsim hareket etmemesi gereken değil, hareket etmesi gereken yerde duruşunu sabır diye mi adlandırıyor?

HâmûŞî 16.03.26 13:48

Nefsin En Tehlikeli Kılıkları – Sükût Adı Altında Hakikatten Kaçış

Nefsin en ince kılıklarından biri de, hakikatten geri duruşunu sükût ile süslemesidir.
Çünkü sükût her zaman hikmet değildir. Bazen insan konuşmaması gerektiği için susar; bazen de konuşması gerektiği hâlde, nefsinin yükünü taşımamak için susar. Dışarıdan bakıldığında ikisi de aynı gibi görünür. Lâkin biri edeptir, diğeri kaçıştır.

Benim acizane kanaatimce sükût, kişiyi hakikate daha çok yaklaştırıyorsa hikmettir.
Fakat insanın vazifesini geciktiriyor, hakkı söylemesi gereken yerde geri bırakıyor, kalbine rahatlık verip mesuliyetini hafifletiyorsa orada sükût değil, nefsin ince bir geri çekilişi vardır.

Zira bazı susuşlar vardır ki insanı toplar.
Bazı susuşlar da vardır ki insanı gevşetir.
Birinde dil susar, kalp uyanır.
Diğerinde ise dil susar, nefis rahatlar.
İşte fark da burada başlar.

Bazen kişi “boş konuşmamak için sustum” der.
Bazen “edepli olmak istedim” der.
Bazen de “fitne çıkmasın diye geri durdum” diye düşünür.
Lâkin bütün bunların içinde, hakikati taşımaya yanaşmayan gizli bir korku yahut hesap varsa, o sükût artık sükût olarak kalmaz; nefsin kendine seçtiği bir sığınak hâline gelir.

Bu sebeple bana göre burada ölçü şudur:
Sükût, insana hakikati daha doğru taşıma kuvveti veriyorsa yerindedir; hakikati tamamen erteletiyor ve kişiyi vazifesinden uzaklaştırıyorsa orada hikmetten çok nefis konuşuyor olabilir.

Benim acizane düşüncem şudur:
Nefis bazen konuşarak değil, susarak da kendini korur.
Ve nice insan vardır ki yanlışı sözle değil, sustuğu yerle büyütür.

Bu sebeple kişi bazen kendine şu suali sormalıdır:
Ben gerçekten susulması gereken yerde mi sustum, yoksa nefsim konuşmaktan korktuğu yerde susuşuma hikmet adı mı verdi?

__________________________________________________ ___________________________


Nefsin En Tehlikeli Kılıkları – İhlas Sözüyle Gizlenen Beğenilme Arzusu

Nefsin en ince kılıklarından biri de, beğenilme arzusunu açıkça istemek yerine, onu ihlas diliyle örtmesidir.
Çünkü nefis her zaman “beni görün” demez. Bazen “ben Allah için yapıyorum” der; fakat içten içe görülmeyi, takdir edilmeyi, fark edilmeyi de ister. Böyle olunca söz ihlas olur, fakat sözün gerisinde nefis yine payını arar.

Benim acizane kanaatimce burada asıl tehlike, riyanın kaba hâli değildir. Onu birçok kişi fark eder. Asıl tehlike, kişinin kendisini ihlas üzere zannettiği hâlde, kalbinin bir köşesinde halkın nazarına, takdirine ve kabulüne gizli bir meyil taşımasıdır. Çünkü açık gösteriş ayıp görünür; fakat ince beğenilme arzusu çoğu zaman dinî bir cümleyle kendine yer bulur.

Bazen insan bir hayrı yapar, fakat bilinmesini de ister.
Bazen bir hizmet görür, fakat fark edilmediğinde içi daralır.
Bazen “yalnız Allah için” der, fakat kimsenin duymadığı yerde aynı canlılığı bulamaz.
İşte burada insanın kendi içine dikkatle bakması gerekir. Çünkü nefis, sevabı istemekten önce takdiri istemeye başlamışsa, ihlasın içine sessizce karışmış demektir.

Elbette kul bütünüyle kusursuz bir saflık iddia edemez. İnsan, beşer olmak itibarıyla övülmekten hoşlanabilir. Lâkin mesele, bu meylin farkına varıp onu terbiye etmeye çalışmakla; onu ihlas sanarak taşımak arasındadır. Biri muhasebedir, diğeri aldanış.

Bu sebeple bana göre ihlasın alameti, insanın görünmese de gevşememesi, bilinmese de geri çekilmemesi, övülmese de içten içe eksilmemesidir.
Beğenilme arzusunun alameti ise, hayrın kendisinden çok yankısına meyletmektir. Yani kişi amel ile değil, amelin bıraktığı iz ile beslenmeye başlar.

Benim acizane düşüncem şudur:
Nefis bazen gösterişle değil, ihlas iddiasının içine gizlenmiş beğenilme arzusu ile yol alır.
Ve insanı aldatan şey, çoğu zaman övülmeyi sevmesi değil; bunu Allah için yaptığını sanarak sevmesidir.

Bu sebeple kişi bazen kendine şu suali sormalıdır:
Ben bu işi gerçekten Allah için mi yaptım, yoksa Allah için yaptığımı söylerken yine kendime görünmeyen bir pay mı ayırdım?

HâmûŞî 16.03.26 13:52

Nefsin En Tehlikeli Kılıkları – Hizmet İçindeki Görünmez Üstünlük Hissi

Nefsin en ince kılıklarından biri de, hizmeti gerçekten yük taşımak için değil; fark edilmeden kendine bir kıymet devşirmek için kullanmasıdır.
Çünkü hizmet zahirde güzel görünür. İnsan koşturur, yardımcı olur, yük alır, emek verir. Lâkin bazen nefis, bu güzel sûretin içine gizlenerek kişiye sessizce şunu fısıldar: “Sen başkalarından daha gayretlisin… Daha vefalısın… Daha faydalısın…”

Benim acizane kanaatimce burada asıl tehlike, hizmetin terk edilmesi değil; hizmetin insanın içinde görünmeyen bir üstünlük hissi doğurmaya başlamasıdır. Çünkü açık kibir çoğu zaman fark edilir; fakat hizmet içindeki gizli benlik, çoğu kere ihlas zannedilir. Kişi kendini fedakâr görür; fakat içten içe görülmek, takdir edilmek, hatta başkalarının eksikliği üzerinden kendi yerini büyütmek isteyebilir.

Bazen insan çok yorulur; ama bu yorgunluk onu tevazuya değil, kırılgan bir üstünlük duygusuna götürür.
“Ben bu kadar yapıyorum” demeye başlamasa bile, içinden bunu taşımaya başlar.
Başkalarının gevşekliği gözüne daha çok görünür.
Kendi emeği daha çok ağır gelir.
Takdir görmeyince daralır.
Geri planda kalınca içi burkulur.
İşte burada hizmet, nefsi söndüren bir amel olmaktan çıkıp; nefsin daha ince konuştuğu bir zemine dönüşebilir.

Hâlbuki hakiki hizmetin alameti, kişiyi daha yumuşak, daha sessiz, daha az iddialı kılmasıdır. Hizmet eden, yük aldıkça büyümez; bilakis kendi noksanını daha çok görür. Yaptığını çok bulmaz, yapamadığını düşünür. Kendisini merkeze koymaz; hizmetin kendisini merkeze almadığını da bilir.

Bu sebeple bana göre burada ölçü şudur:
Hizmet, insanı Hakk’a yaklaştırıyor ve nefsini küçültüyorsa terbiyedir; insanı başkalarıyla sessizce kıyaslamaya ve kendi yerini büyütmeye götürüyorsa, orada hizmetin içine karışmış gizli bir üstünlük hissi aranmalıdır.

Benim acizane düşüncem şudur:
Nefis bazen hizmetten kaçmaz; bilakis hizmetin içine girer ve orada kendine yeni bir makam kurmaya çalışır.
Tehlikeli olan da budur. Çünkü kişi bu hâli ibadet zannederken, nefis aynı yerde kendine pay çıkarmaya devam edebilir.

Bu sebeple insan bazen kendine şu suali sormalıdır:
Ben gerçekten hizmet mi ediyorum, yoksa hizmet ederken görünmeyen bir üstünlük duygusunu da mı besliyorum?

__________________________________________________ ____________________


Nefsin En Tehlikeli Kılıkları – Merhamet Görünümlü Ölçüsüzlük

Nefsin en ince kılıklarından biri de, ölçüsüzlüğünü merhamet ismiyle taşımasıdır.
Çünkü merhamet güzel bir hâldir. İnsan yumuşak olmak ister, kırmaktan kaçınır, bağışlamaya meyleder. Lâkin bazen nefis, tam da bu güzel hâlin içine gizlenerek hududu gevşetir, yerinde durması gereken çizgiyi belirsizleştirir ve bunu da “kalp kırmamak”, “idare etmek”, “şefkatli olmak” gibi sözlerle süsler.

Benim acizane kanaatimce burada asıl dikkat edilmesi gereken şey şudur:
Merhamet, hakkı iptal etmez; ölçüyü yıkmaz; zulme göz yummaz.
Hakiki merhamet, kişiyi yumuşatırken istikametten çıkarmaz. Ölçüsüzlük ise çoğu zaman kendini merhamet gibi gösterir; fakat neticede hakkı bulandırır, hududu gevşetir ve nefsin hoşuna giden kolay yolu seçer.

Bazen insan bir yanlışa gerektiği kadar karşı çıkmaz; adına merhamet der.
Bazen bir hududu korumaz; “kalp kırılmasın” diye düşünür.
Bazen bir haksızlığı yerli yerinde durdurmaz; “idare etmek daha hayırlı” der.
Lâkin bütün bunların içinde, hakikati taşımaya yanaşmayan gizli bir gevşeklik varsa, orada merhametten çok ölçüsüzlük konuşuyor olabilir.

Çünkü merhamet, insanı körleştirmez; daha adil kılar.
Merhamet, yanlışla doğruyu birbirine karıştırmaz; ikisine de yerli yerinde muamele etmeyi öğretir.
Ölçüsüzlük ise çoğu zaman şefkat diliyle gelir; fakat sonunda kişinin hakkı koruma kuvvetini zayıflatır.

Bu sebeple bana göre burada ölçü şudur:
Merhamet, hakikati inceltir; ölçüsüzlük ise hakikati gevşetir.
Biri kişiyi daha hikmetli yapar, diğeri daha kararsız.
Biri kalbi yumuşatır, diğeri hududu silikleştirir.

Benim acizane düşüncem şudur:
Nefis bazen sertlikte değil, yumuşaklıkta kendine yer bulur.
Ve nice insan vardır ki hakkı terk etmez gibi görünür; fakat onu savunması gereken yerde, merhamet adı altında geri durur.

Bu sebeple kişi bazen kendine şu suali sormalıdır:
Ben gerçekten merhametle mi hareket ediyorum, yoksa nefsim ölçüsüzlüğünü daha güzel bir isimle mi taşıyor?

HâmûŞî 16.03.26 14:00

Nefsin En Tehlikeli Kılıkları – Tevekkül Kılığındaki Gevşeklik

Nefsin en ince kılıklarından biri de, yapması gerekeni eksik bıraktığı hâlde bunu tevekkül ismiyle örtmesidir.
Çünkü tevekkül güzel ve yüksek bir makamdır. Kul sebeplere yapışır, elinden geleni yapar, neticeyi Allah’a bırakır. Lâkin nefis bazen burada da ince bir yol bulur; gayreti azaltır, tedbiri gevşetir, ihmali büyütür ve sonra da buna tevekkül adını verir.

Benim acizane kanaatimce burada asıl dikkat edilmesi gereken şey şudur:
Tevekkül, sebebi terk etmek değildir; sebebe güvenmemeyi bilmektir.
Gevşeklik ise çoğu zaman sebebi eksik bırakır, sonra da kalbin teslimiyetini dilde tekrar ederek kendini rahatlatır. Böyle olunca insan çalışmadığı yerde teslim olduğunu, ihmal ettiği yerde tevekkül ettiğini zannetmeye başlar.

Bazen kişi vazifesini tam yapmaz; “nasipse olur” der.
Bazen tedbiri eksik bırakır; “Allah kerîmdir” der.
Bazen üzerine düşeni geciktirir; “takdirde varsa gelir” diye düşünür.
Lâkin bunların içinde nefsin ağırlığı, tembelliği yahut yüzleşmek istemediği bir korku varsa, orada tevekkülden çok gevşeklik konuşuyor olabilir.

Hâlbuki hakiki tevekkül, insanı tembelleştirmez; bilakis daha temiz, daha dikkatli ve daha huzurlu kılar. Çünkü kul elinden geleni yaptıktan sonra kalbini Allah’a dayar. Gevşeklik ise tam tersine, yapması gerekeni eksiltir ve bu eksikliği dinî bir kelimeyle örter. İşte nefsin tehlikeli kılığı da burada belirir.

Bu sebeple bana göre ölçü şudur:
Tevekkül, gayreti azaltmaz; gayretin içindeki gururu azaltır.
Eğer bir şey insanda gevşeklik, erteleme, ihmal ve dağınıklık doğuruyorsa, orada teslimiyet değil, nefsin kendine seçtiği rahat bir kılık aranmalıdır.

Benim acizane düşüncem şudur:
Nefis bazen dünyaya sarılarak değil, sebepleri eksik bırakıp bunu tevekkül diye isimlendirerek de insanı aldatır.
Ve nice gevşeklik vardır ki tembellik diye değil, teslimiyet diye taşınır.

Bu sebeple insan bazen kendine şu suali sormalıdır:
Ben gerçekten tevekkül mü ediyorum, yoksa nefsim yapması gerekeni eksik bırakıp buna güzel bir isim mi veriyor?

__________________________________________________ ____________________


Nefsin En Tehlikeli Kılıkları – Nasihat Ederken Büyüyen Gizli Enaniyet

Nefsin en ince kılıklarından biri de, hakkı hatırlatırken kendine görünmeyen bir pay çıkarmasıdır.
Çünkü nasihat güzel bir iştir. İnsan bir yanlışı düzeltmek, bir kardeşini uyarmak, bir hayra çağırmak ister. Lâkin nefis bazen bu güzel zemine de karışır; hakkı söylemekle yetinmez, hak üzerinden kendine gizli bir üstünlük alanı kurmaya başlar.

Benim acizane kanaatimce burada asıl dikkat edilmesi gereken şey şudur:
Nasihat, muhatabı küçültmek için değil; hakkı hatırlatmak için yapılır.
Lâkin kişi sözü doğru söylediği hâlde, içten içe “gören benim, anlayan benim, düzelten benim” duygusuna kayıyorsa, orada nasihatin içine enaniyet karışmaya başlamış olabilir.

Bazen insan yanlış bir şeyi düzeltir; ama o düzeltmenin içinde kendini de büyütür.
Bazen hakikati söyler; fakat o hakikat üzerinden kendi yerini yukarı taşır.
Bazen gerçekten faydalı olur; fakat fayda ile birlikte görünmeyen bir iç kabarışı da besler.
İşte burada söz doğru olsa bile, söyleyenin iç dünyasında başka bir imtihan başlamış olur.

Hâlbuki hakiki nasihatin alameti, kişiyi daha yumuşak, daha mahzun, daha dikkatli ve kendi kusuruna karşı daha uyanık kılmasıdır. Nasihat eden kimse, muhatabın yanlışını görürken kendi nefsinin bundan pay çıkarabileceğini de unutmamalıdır. Çünkü insan başkasının kusurunu söylerken, kendi kusurunu daha az hissedebilir. Orada da nefis sessizce büyür.

Bu sebeple bana göre ölçü şudur:
Nasihat, hakkı yüceltirken kişiyi küçültüyorsa berekettir; hakkı söylerken söyleyenin benliğini büyütüyorsa, orada nefis kendine yeni bir kapı bulmuş olabilir.
Biri ıslah eder, diğeri haklılık hissi üretir.
Biri kalbi inceltir, diğeri içten içe sertleştirir.

Benim acizane düşüncem şudur:
Nefis bazen yanlışı savunarak değil, doğruyu söylerken kendini büyüterek de yol bulur.
Ve nice insan vardır ki sözüyle fayda verir; fakat aynı söz üzerinden içinden geçen gizli enaniyeti fark etmez.

Bu sebeple insan bazen kendine şu suali sormalıdır:
Ben gerçekten kardeşime fayda vermek için mi konuştum, yoksa hakikati söylerken nefsim de bu sözden kendine gizli bir pay mı çıkardı?

HâmûŞî 16.03.26 14:03

Bu seriyle birlikte nefsin açık günahlarını değil, daha çok güzel görünen kılıklarını müzakere etmeye çalıştık. Çünkü nefis çoğu zaman çirkin bir suretle gelmez; bazen edep, bazen hikmet, bazen sabır, bazen ihlas, bazen hizmet, bazen de nasihat diliyle kendine yer açar. Tehlikesi de biraz buradadır. Açık yanlış daha kolay fark edilir; fakat hakka benzeyen yanlış, insana daha geç görünür.

Benim acizane kanaatimce bu serinin asıl maksadı, yeni hükümler koymak değil; insanın kendi içine karşı biraz daha dikkatli bakmasına vesile olmak idi. Zira nefsin en tehlikeli tarafı, kişiyi açıkça günaha çağırmasından ziyade, bazen onu haklı, makul ve hatta hayırlı görünerek aldatabilmesidir.

Bu sebeple burada seriyi uzatıp aynı eksen etrafında dönmektense, yerinde bırakmanın daha münasib olduğunu düşünüyorum. Çünkü bazı bahisler tamamlandığında değil, insanın içinde çalışmaya başladığında fayda verir. Geriye kalan, bu başlıkları başkalarından önce kendi nefsimize çevirebilmektir.

Bu seri burada nihayete ermiştir.
Yanlışımız, eksiğimiz olduysa ehli olan tashih buyursun. İstifade eden kardeşlerimiz olduysa Rabbim cümlemizi nefsin açık kötülüklerinden olduğu kadar, ince ve güzel görünen aldatmalarından da muhafaza buyursun.

Svg 16.03.26 14:18

Nefsin anlamını ne kadar da az biliyormuşum...
Eline, kalemine sağlık. ❤

HâmûŞî 16.03.26 14:20

Alıntı:

Svg Nickli Üyeden Alıntı (Mesaj 702343)
Nefsin anlamını ne kadar da az biliyormuşum...
Eline, kalemine sağlık. ❤

Nefis, insanın en çok bildiğini sandığı; fakat en çok da ince yerlerinden yanıldığı bir bahistir. Zaten tehlikesi de biraz buradadır. Açık kusur çoğu zaman fark edilir; fakat güzel görünen tarafların içine gizleneni ayırt etmek daha zordur.


Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 17:29.

Powered by vBulletin® Version 3.8.5
Copyright ©2000 - 2026, Jelsoft Enterprises Ltd.

havasokulu1.com


1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148