Tekil Mesaj gösterimi
  #2  
Alt 23.06.16, 14:09
aşk - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
💜aşk aşk isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Vefalı Üye
 
Üyelik tarihi: 08.10.14
Bulunduğu yer: Eski Zelanda
Mesajlar: 31,074
Forum Puanı: 38565
Etiketlendiği Mesaj: 136 Mesaj
Etiketlendiği Konu: 0 Konu
Standart

Bir mürşide teslim olmayan insan, yaptığı işlerde yalnız başına kalır. Nefsin mertebeleri vardır. Nefs, bu mertebeleri aşmadan insan-ı kâmil olamaz. Bu nefs mertebeleri aşağıdaki tabloda sırasıyla verilmiştir.


---------- Post added at 14:09 ---------- Previous post was at 14:08 ----------

İnsanlar, yaratıldıkları zaman nefs-i emmare seviyesindedir. Bir mürşid-i kâmile bağlanarak tasavvuf yoluna girer, ona verilen virdleri ve derslerini düzenli çeker, mürşidinden şüphe etmeden ve kalbinden de olsa ona muhalefet etmeden itaat ederse, yani mürşidine teslim olursa, az yer, az uyur, az konuşur ve nafile ibadetleri de yaparsa, Allah'ın izniyle mürşid-i kamil, onu nefs-i emmareden kurtarır ve nefs-i levvame makamına çıkartır. Bu makamları geçmenin belli bir süresi yoktur. Kimi insan bu makamları hızla geçerek insan-ı kâmil olur, kimisi ise 40 yıl bu kapıda olurda bir arpa boyu yol alamaz.Kimisi bir ayyaşken Bişr-i Hafi hazretleri gibi Allah'ın ismine saygıdan dolayı irşad olur ve hatta mürşid-i kâmil olur. Kimisi de gurur ve kibirden kurtulamaz, mürşidine asi olur ve helak olur gider. Bu nasip meselesidir, nasip olması içinde insanda samimiyet, teslimiyet ve mükellefiyetlere karşı sorumluluk olması gerekir.

İmam Kuşeyrî’nin (kuddise sırruh) iki ciltlik Tasavvufun ilkeleri eserinde belirttiği gibi, Hz. Peygamber’in (Salllallahu aleyhi ve sellem) sohbetinde bulunanlara “sahâbe”, sahâbenin sohbetinde bulunanlara “tâbiîn”, tâbiînin sohbetinde bulunanlara “tebeu’t-tâbiîn” gibi unvanlar verilmiştir. Çok sonraları dinin hükümlerine büyük bir dikkatle riayet edenlere “âbid” ve “zâhid”, zamanla ortaya çıkan bid’atler karşısında Ehl-i sünnet çizgisinden ayrılmayan, “her nefeste Allah-u Teâlâ ile beraber olma” hâlini koruyan ve gafletten sıyrılmaya çalışanlara Hicri 2.yüzyıldan itibaren “Mutasavvıf”, “Sûfî” (takip ettikleri yola ise “Tasavvuf”) denilmiştir.

Ehli tarafından “Tasavvuf” ve “Sûfî” kavramlarına pek çok farklı tarif getirilmiştir. Bu tariflerin sayısını bine kadar çıkaranlar, hatta “mutasavvıfların sayısı kadardır” diyenler dahi var. Tasavvufu açıklamak bizim haddimiz değildir. Biz sadece tasavvufu açıklayan alimlerin sözlerini açıklarız. Tasavvuf hakkında alimlerin yaptıkları tariflerden bazıları şöyle;

• “Tasavvuf her güzel huyu benimsemek ve her kötü huydan sıyrılmaktır.” (Ebû Muhammed Cerîrî)

• “Tasavvuf güzel ahlâktır.” (Ebû Muhammed Murtaiş)

• “Sûfî, kalbini Allah için tasfiye edip (arındırıp) tertemiz yapan kimsedir.” (Bişr Hâfî)

• “Sûfî, Allah’ın kalbini tasfiye edip (arındırıp) nurla doldurduğu kimsedir. Böyle kalbine nur dolan kimse zikr-i ilâhîden lezzet alır.” (Ebû Saîd Harrâz)

• “Tasavvuf, sulhü olmayan bir cenktir. Yani hiç bitmeyen bir nefis mücadelesidir.” (Cüneyd Bağdâdî)

• “Tasavvuf hakikatleri almak, insanların elindekinden ümid kesmektir.” (Ma’ruf Kerhî)

• “Tasavvuf, bir evdir; kapısı şeriattır.” (Cüneyd Bağdâdî)

• “Tasavvuf, edepten ibarettir. Her makamın, her hâlin ve her vaktin bir edebi vardır. Ancak buralardaki âdâba riâyet eden kimse rical sınıfına girer.” (Ebû Hafs Haddâd)

• “Tasavvuf, Hakk’a boyun eğmektir.” (Ebu’l-Hüseyn Müzeyyin)

• “Tasavvuf, kişinin kovulsa bile Sevgili’nin kapısında diz çöküp beklemesidir.” (Ebû Ali Rûzbârî)

• “Tasavvuf, takdir-i ilâhîye sabır, Allah’tan (c.c.) gelene rıza ile çöller ve yollar aşmaktır.” (İbn Hafîf)

• “Tasavvuf, itirazı terk etmektir.” (Ebû Sehl Su’lûkî)

• “Ehl-i tasavvuf, Allah’ı (c.c.) her şeye tercih eden ve Allah’ın (c.c.) da kendilerini her şeye tercih edip yücelttiği kimselerdir.” (Zünnûn Mısrî)

• “Tasavvuf, Hakk’ın nasibi için nefsin nasibini külliyen (tamamıyla) terk etmektir.” (Ebu’l-Hüseyn Nûrî)

• “Tasavvuf, her türlü sıfatın kaybolduğu bir hâldir.” (Ebû Ya’kub el-Mezâyilî)

• “Tasavvuf, Hak’tan başkasının bilmediği amellerin sûfî üzerinde cereyan etmesi ve (onun) devamlı surette sadece Allah’ın (c.c.) bildiği bir hâl üzerine Hak ile beraber bulunmasıdır. ” (Ebû Süleyman Dârânî)

• “Tasavvuf safâ ve müşahededir. Çünkü safâ, kalp tasfiyesini ve onun için gerekli olan ibadet, zühd, mücahede, ihlâs, teslimiyet ve Hakk’a yönelmek gibi konuların hepsini içine almaktadır. Müşâhedede sûfîlere ait her türlü rûhî tecrübe, manevî ahvâl ve keşfî bilgilerle mârifet-i ilâhiyye konuları bulunmaktadır.” (Ebû Bekir el-Kettânî)

---------- Post added at 14:09 ---------- Previous post was at 14:09 ----------

İşte büyük Allah dostu ve zamanının mürşid-i kâmillerinden bazı inciler. Hepsinden Allah razı olsun. Allah şefaatlerine nail eylesin.




Tasavvuf hakkında şöyle bir giriş yaptıktan ve nefs mertebelerini öğrenmenin akabinde, daha detaylı olarak incelemeye başlayalım ve tasavvufu reddedenlerin bahanelerini çürütelim inşaAllah.




Dini tamir davasında olduğunu iddia edenlerin, sözde yenileyici ve ıslahatçıların genel olarak ortak özelliklerinden biri de, tasavvufu İslam'ın dışında saymalarıdır. Bu zümre, tasavvufun; Hint veya antik Yunan inançlarından beslendiği iddiasındadırlar. Bir de, tasavvufun terim olarak Hazreti Peygamber Efendimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem) döneminde olmadığından yola çıkarak inkara kalkışmaktadırlar. Peki o dönemde, usul-u fıkıh, mantık, kelam, tefsir gibi ilimler ıstılahi olarak tedvin edilmiş miydi? Aksi halde bunları da mı inkar edelim?




Bazı eksik bilgili kimseler; tasavvufun eski Yunancada “bilim ve düşünce” manasına gelen “sûfî” kelimesinden geldiğini söylerler. Bu görüşü felsefeyle iştigal eden bazı Müslümanlar da kabul etmektedirler. (Birunî vb. ) Hâlbuki İmam Gazali (rah.) başta olmak üzere hak üzere olan âlimler ise tasavvuf kelimesinin Arapça olduğunu iddia ve ispat ederler. Risale-i Kuşeyrî’de Abdülkerim Kuşeyrî Hazretleri felsefecilerin ve müsteşriklerin görüşlerini çürütmüş ve işin aslını ifade etmiştir.

“Manevi hikmet” manasında olan “sûf” kelimesinden türeyen tasavvuf kelimesi; ariflere göre pek çok manaya gelir.

Ebu Bekir Kettânî (k.s.): “Tasavvuf ahlak demektir. Kim senin iyi ahlakını geliştirirse arınmışlığını arttırmış, yani seni daha temiz, daha saf yapmış olur.” buyurur.

Ebu Muhammed Cerirî (k.s.) tasavvufu: “Her çeşit üstün ahlakı edinmek, buna karşılık her çeşit kötü huydan sıyrılmaktır.” diye tarif etmiştir.

Şiblî (k.s.): “Tasavvufun başı Allah’ı tanımak, sonu da O’nun tek ve ortaksız olduğunu ifade etmektir.” demiştir.

Ebu Hafs el Haddad (k.s.): “Tasavvuf, bütünüyle edepten ibarettir.” demiştir.

Rüveym (k.s.): “Tasavvuf, nefsi Allahu Tealaya, O’nun dilediği şekilde tabi ve teslim kılmaktır.” der.


Amr bin Osman el Mekkî: “Tasavvuf, kulun her zaman o vakitte yapılması en iyi olan şeyle meşgul olmasıdır.” buyurmuştur.

Ebu Nuaym el-İsfehânî: “Tasavvuf, matluba ermek için mahbuba rağbet etmektir.” der.

Tasavvuf kelimesi Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) zamanındaki Ashab-ı Suffe’ye de işaret eder. Onlar ibadete düşkündüler, ehl-i ilimdiler, dünyaya da önem vermezlerdi. Suffe’nin bu davranışları ile gerçek sufilerin davranışları da aynıdır. Tasavvuf, mana itibariyle pek geniş olduğu için âlimler ve arifler tarafından çok değişik şekilde tarif edilmiştir. Bu sebebden dolayı bütün tarifleri derc etmeye kalksak, hayli yekün tutacağından bu kadarla iktifa ettik. Şu bilinmelidir ki, tasavvuf, ne Hind ne de eski Yunan kaynaklıdır. Hz. Kur’an ve Sünnet-i Seniyye ile sabit öz İslam’dır. İslam dinine sonradan eklenmiş bir şey değildir, dışarıdan alınıp yamanmış veya yapıştırılmış unsur da değildir. Aksine o, dinin özünü oluşturur ve cihad-ı ekberin de ta kendisidir.

Tasavvuf hakkında İmam Gazali (rah.), İhyaû Ulumi’d-din’de şöyle der:

“Tarikat, nefse karşı mücadeleyi ön plana almak, kötü sıfatları atmak, diğer her şeyle ilişkiyi keserek gayretin olancası ile Allah’a yönelmektedir. Bu dereceye ulaşınca ulu Allah kulunun kalbine egemen olur ve orayı ilim nurları aydınlatmayı kendisi üzerine alır. Kalbin işini Allah kendi üzerine alınca oraya rahmet yağar, her tarafına nur doğar, göğüs genişler, kulun önünde melekût âleminin sırları açılır, ilahi rahmetin lütfu sayesinde kalbin üzerini örten perde kalkıverir de orada ilahi sırlarla ilgili gerçekler parıldamaya başlar.”

Yine İmam Gazalî Hazretleri şöyle buyurur tasavvuf hususunda: “Bunu anlatmaya ifade ve söz sınırları dar gelir.”

Tasavvuf, nefis tezkiyesi ve zikrullahtan ibarettir. Yine İmam Gazali (rah.): “Kesinlikle anladım ki Allah yolunu tutmuş kişiler sadece sûfilerdir.”

---------- Post added at 14:09 ---------- Previous post was at 14:09 ----------

Tarikat ile hakikatin her ikisine birden tasavvuf adı verilir. Kalbin ve nefsin iyi ve kötü hallerini bilip, kötü hallerden temizlenmeyi ve iyi hallerle bezenip Allah u Teâlâya yakın olmayı öğretir. Tasavvuf, zahiri ilim ve hakikatlerle donanıp gönül ikliminden daha ötelere vasıl olabilmektir.

Kur’an ve Sünnet esasları üzerine kurulan tasavvuf terbiyesi, dinin bir parçasıdır, hem de en kıymetli vazifeyi gören bir parçasıdır. Bu yolun Hz. Resulüllah (s.a.v.)’ın yolundan ayrı olmadığını büyük mutasavvıf Cüneydî Bağdadî (k.s.) şöyle dile getirir: “Bizim şu ilmimiz Peygamberimizin (s.a.v.) hadisleri ile pekiştirilmiştir.”

Biliriz ki, herkesin çalışarak ve tecrübe edinerek öğrendiği ilimlerin dışında, her kula nasip olmayan, Allah adamlarına mahsus ilimler vardır ki, buna bâtîni (ledünni) ilimler denir.

“Hayır! Andolsun, ebrarın (salihlerin) kitabı, İlliyyundadır.
-İlliyyun nedir, bilir misin?
-(O İlliyyundaki kitap) içinde ameller yazılmış bir kitaptır.
-Onu mukarrebûn (Allah’a yakın olanlar) görür. (müşahede eder.)
-Şüphesiz ebrar (salihler cennette) nimet içindedirler.
-Orada koltuklar üzerinde (etrafa) bakarlar.
-Onların yüzünde nimetlerin sevincini görürsün.
-Onlara mühürlü halis bir içecekten içirilir ki, sonu misktir. (İçildikten sonra misk gibi kokar.) işte yarışanlar ancak bunun için yarışsınlar.”


Ebu Hüreyre (r.a.)’nin naklettiğine göre Hz. Resülûllah Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Saklı hazineler gibi, öyle ilimler vardır ki; onu ancak, ârif-i billâh olanlar bilir. Onlar, bu ilimden bahsettikleri zaman, onu ancak Allah’tan gafil ve cahil olan kimse inkâr eder.”

Yine Fahr-i Kâinat (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır: “Allahu Teâlâ hazretleri, evvelkilerin ve sonuncuların ilmini bana verdi. Allahu Teâlâ hazretleri bana değişik değişik ilimleri öğretti. Bir kısım ilimde onu gizlemek üzere benden söz aldı. Çünkü benden başkası o ilimlere tahammül edemez. Bir kısım ilimde de (onu gizlemek veya açıklamak konusunda) beni serbest bıraktı. Bir kısım ilmi de ümmetimden avam ve havasa tebliğ etme vazifesini verdi.”

Nitekim ulu sahabeden Ebu Hüreyre (r.a.), Hz. Resülûllah’ın kendisine sır olarak bildirdiği fakat açıklamaya izin vermediği ilimlerden bahsetmekte ve şöyle buyurmaktadır: “Resülûllah (s.a.v.)’den iki kap (iki çeşit ilim) ezberledim. Bunlardan birisini yaydım, diğerini yayacak olsaydım bu boğaz kesilirdi.” (Buhari)

Bir hadis-i şerifte de şöyle buyrulur: “Şüphesiz ki ilimden, gizli şeklinden gibi olanı vardır ki onu ancak Allah u Teâla’yı bilen âlimler bilir. Onu anlattıklarında ise ancak Allah u Teala’dan gafil olanlar onu inkar ederler.”


“Bâtın ilmi Allahu Teâlâ’nın sırlarından bir sır ve hükümlerinden bir hükümdür. Onu dostlarından dilediklerinin kalplerine atar.”


Resülûllah Efendimizin (s.a.v.) ve ashab-ı güzininin irtihallerinden sonra âlimler, insanlar arasında Süreyya Yıldızı mesabesindedirler. İnsana düşen bu âlimlerin eteklerine yapışmak, Kur’an ve Sünnet yolundan zerre kadar ayrılmamaktadır. Çünkü Allah Azze ve Celle, kitabında birçok yerde onları övmüştür ve zatını onların tanıyabileceğini beyan buyurmuştur.

“Kulları içinde Allah’tan ancak O’nu hakkıyla bilen âlimler korkar.”


Hazret-i Peygamberimiz (s.a.v.) o rical-i gayb hakkında şöyle buyurur: “Çölde yalnız kalan, bir şey kaybederse, “Ey Allah’ın kulları bana yardım edin!” desin; çünkü Allahü Teâlâ’nın, sizin göremediğiniz kulları vardır.”


Lakin batıni ilimler şeriata mugayyir değildir ve olamaz. Zira büyük mutasavvıflardan Ebu Said Haraz (k.s.) şöyle buyurmuştur: “Zahir ilmine ters düşen her bâtîni hal ve ilim bâtıldır.”

Allah, âlimleri kendisi ve melekler ile birlikte şahit tutarak ne kadar değerli olduklarını şu ayetle beyan buyurmuştur:


“Allah, melekler ve âlimler şahiddir ki ondan başka ilah yoktur.”


Hz. Ömer (r.a.)’den rivayet olunur ki, Allah Resül’u (s.a.v.) buyurdu: “Allah’ın kullarından bir takım insanlar vardır ki ne peygamberdirler ve ne de şehiddirler. Lakin Allah katındaki mevkilerinden dolayı onlara hem peygamberler hem de şehitler kıyamet günü gıpta edeceklerdir.” Dediler ki: “Ey Allah’ın Resulü kimdir onlar, bize bildirir misin?” Efendimiz (s.a.v.) buyurdular ki: “Akraba olmadıkları halde ve mâlî yönden hiçbir çıkarı olmadığı halde birbirlerini sırf Allah için seven kimselerdir. Vallahi onların yüzleri nurdur. Şüphesiz onlar nur üzere olacaklardır. Onlar, insanlar korktukları zaman korkmayacaklar, insanlar üzüldükleri zaman üzülmeyeceklerdir.” Sonra şu ayeti okudu: “Haberiniz olsun Allah’ın velileri var ya; onlar için ne korku vardır ve ne de mahzun olacaklardır.” (Sure-i Yunus 62)”


Şu âlemi, zahirde yöneten, süfli insanlar olsa da, hakikatte idare eden Allah’ın evliyasıdır. Şu hadis-i şerif bu hakikati izhar eder:

“Yeryüzünde Allahu Teâlâ için üç yüz kâmil insan vardır. Onların kalpleri Âdem (a.s.)’ın kalbi üzerindedir. Onun için kırk veli daha vardır. Kalpleri Hz. Musa (a.s.)’ın kalbi üzerindedir. O’nun için beş veli daha mevcuttur ki, onların kalbi ise Cebrail (a.s.)’ın kalbi üzerindedir. Onun bir velisi daha vardır ki, onun kalbi de İsrafil(a.s.)’ın kalbi üzerinde bulunmaktadır.

Bu zat vefat edecek olursa, noksanlıktan münezzeh bulunan Allah, onun yerine üçlerden birini geçirir. Üç kişiden biri vefat edecek olursa, ona bedel olarak, beşlerden birini onun mevkine geçirir. Beşlerden biri ahirete irtihal ederse, yedilerden birini onun makamına tayin eder. Yedilerden biri vefat edecek olsa, onun makamına kırklardan birini bedel verir. Kırklardan bir kişi ahirete göçecek olursa, Allah onun makamına üç yüzlerden birini geçirir. Üç yüz kişiden biri ölecek olursa, onun yerine Allah umum halktan birisini geçirir. Allahü Teâlâ, bunlar sebebiyle ümmetten belayı uzaklaştırır.” (İbn-i Mesud (r.a.)’den)

Bu hadis-i şerifi takviye eden şu hadis-i şerifler de kıyamete değin bu işin devam edeceği ve ayrıca zamanın en büyüğü olan velilerin de sayısını işaret etmektedirler:

“Ümmetimin içinde otuz üç ebdal racül vardır. Kalpleri Halilürrahman İbrahim Aleyhisselam’ın kalbi üzeredir. Ebdallardan bir racül vefat ettiği zaman yerine bir başka racül getirilir.”


“Şu ümmetim içinde otuz üç ebdal racül vardır. Yeryüzü onlar sebebi ile ayakta durur. Yağmur onlar sebebi ile yağar. Ve yardım olunanlar onlar sebebi ile yardım olunurlar.”


Hz. Allah’ın insanların hidayetine vesile olarak kıldığı mürşid-i kâmillerin vasıfları hem Kitabullah’da hem de Sünnet-i Nebevîde tafsilatlı biçimde beyan olunmuştur:

“Hâlbuki O’nun velileri, ancak şirkten sakınan müminlerdir.”


“Biliniz ki Allah’ın velileri için hiçbir korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır.”

__________________
💚Genellikle kalbin acı çektiği şeylerden bedende acı çeker. Kalbe sıkıntı veren şey bedenede sıkıntı verir.💚
Alıntı ile Cevapla
 

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148