Zikrettiğimiz ikinci ayet-i kerimede Allah dostlarının manevî bir koruma altında olduklarını ve onlara hüzün, gam ve keder olmayacağını belirtilmiştir. Zaten İslam tarihinde ulu zatların hayatlarına baktığımızda bunu pek rahatlıkla müşahede ederiz. Küfrün en şedid olduğu devirlerde bile mürşid-i kâmiller, sırtlarını Zat-ı Tekaddes Hazretlerine dayadıkları için düşmana karşı pervasızca, hiçbir şeyden korkmadan, bıkkınlık, yılgınlık ve usanma göstermeden Hak uğrunda inanılmaz mücadelelerine devam etmişlerdir. Yine bir hadis-i kudsîde Cenab-ı Allah şöyle buyuruyor: “Benim dostlarım kubbemin altındadır. Onları benden başkası bilmez.”
Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır: “Ümmetimin evliyası görülünce Allah hatırlanır ve anılır. Zira evliyanın yüzüyle müşerref olanın kalbinde Allah fikri bulunur.” Yani, Allah’ın nuru ile meşgul olan mürşidlerin simasında O’nun nur-u ilahisi bulunacağı için, onları görenler bu feyzi, nuru müşahede ederler. Onlar görüldüğü zaman kalplerde bir yumuşama, bir başkalaşma hissedilecektir. Bir ayet-i kerimede o mübarek zatlar şöyle tasvir edilir: “Öyle kimselerdir ki, ayakta, otururken ve yanları üzere oldukları halde Allah’ı zikrederler ve göklerle yerin yaratılışı hakkında tefekkür ederler.”
Tasavvuf demek ayetlerde, hadislerde beyan olunan âlimlerin eteklerine sımsıkı yapışmak, onların izinde şer-i şerifi ihlaslı bir biçimde hayata geçirmek demektir.
Evvelce beyan ettiğimiz ayet ve hadislerin ışığında Müminlerin, takvasına göre derecelendirilmiş olduklarını gördük. İşte bu derecesi yüksek olan mübarek zatların eteklerine yapışmamızı da yine Hz. Kur’an emrediyor: “Ey iman edenler! Allahu Teâlâ’dan ittika edin ve O’na vesile arayın.”
Vesile; malum olduğu üzere vasıta manasındadır. Yani Allah’a yakın olabilmek için evvela yakın olanlarla bir olmak, O’nu tanımak için tanıyanlarla beraber bulunmak icab eder. Nasıl ki, hadis-i şerifler, Resülûllah (s.a.v.)’ı gören Eshab-ı Kiramdan raviler yoluyla, bir silsile halinde günümüze ulaşıyorsa, Nur-u İlahi ve feyz-i Rabbanî de bundan farklı değildir. Zira Cenab-ı Ahmed Mahmud Muhammed Mustafa (s.a.v.): “Şüphesiz ki âlimler peygamberlerin varisleridir.” buyurmuştur.
Gerçek âlim ve mürşidleri vasıta kılarak yaratıcımıza ve mabudumuza yaklaşmak emr-i ilahidir.
Hakiki âlimlerle alâkalı pek çok ayet ve hadis vardır. İmam-ı Gazalî Hazretleri de şöyle buyuruyor: “Hatta onlar uyanık halde iken melekleri ve peygamberlerin ruhlarını görürler, onlarla konuşurlar ve onlardan birçok faydalar alırlar. Sonra haller; suret ve misallerin müşahedesinden yükselerek öyle derecelere varır ki, nâtıkın nitakı onlara dar gelir.
“Resülûllah (s.a.v.): ‘Allah halifelerime rahmet etsin!’ diye dua etti. Ashab: ‘Halifeleriniz kimlerdir, ey Allah’ın Resulü!’ diye sordu. Efendimiz (s.a.v.) şu cevabı verdi: ‘Onlar sünnetimi ihya eden ve onu Allah’ın kullarına öğretenlerdir.’”
“Kullarımızdan bazısı da Allah’ın izniyle hayırlarda en önde olanlardır. İşte büyük fazilet budur.”
Her daim dile getirdiğimiz gibi bazı kullar bazı kullarının önündedir, önderidir. Zaten Kur’an-ı Azimüşşan’da şöyle beyan olunur insanların hali:
“Üç sınıf olduğunuz zaman; ashab-ı meymene (amel defterleri sağ tarafından verilen müminler) ne mutlu onlara. Ashab-ı meş’eme (amel defterleri sol tarafından verilen münafık ve kâfirler) ne bahtsızdır onlar. Bir de sâbikûn (hayırda en ilerde olanlar ki, onlar ecirde de en) ileride olanlar. Onlar mukarrebûn (ilahi huzurda kabul ve yakınlık görmüş) olanlardır ve naim cennetindedirler.”
Âlimler zâhiri ve bâtîni olmak üzere ayrılırlar. Bâtîni âlimlerin, şer-i şerife muhalif hareketleri olmayıp, ilm-i zahire de en iyi şekilde sahiptirler. Yani asıl mürşidlerin müridleri hem medrese talebesidir hem de birer sufidir. Bu hususlara malik bulunan tarikat ancak hak ve hakikat ehlidir. Zira Resülullah Efendimiz (s.a.v.), Ebu Cuhayfe (r.a.)’ye: “Âlimlere danış, hikmet sahiplerine karış, büyüklerle oturup kalk.”
buyurdu.
Hz. Fahr-i Kâinat Efendimiz (s.a.v.): “İnsanlardan, Allah’ın zikri için anahtar olanlar vardır ki, onlar görüldüğüne Allah hatırlanır.”
Anahtardan maksat, kalplerin kapılarını açan mürşid-i kâmillerdir. Yani Allah’ın nasıl zikredileceği onlardan öğrenilir, yaklaşma usul ve yolları onlardan talim edilir.
Ebu’d Derda (r.a.), Hz. Peygamber (s.a.v.)’den sonra bu ümmetin yükünü çeken ulu zatları şöyle tanıtır: “Allah’ın öyle kulları vardır ki kendi zamanlarında arzın manevi direkleri olan peygamberlere halife olmuşlardır. Peygamberlik kesilince Allahu Teâlâ Ümmet-i Muhammed içinden abdal denilen velilerden bir grubu peygamberlerin yerine koydu. Onlar ne çok namaz kılarak, ne çok oruç tutarak, ne de çok tesbih çekerek insanların önüne geçtiler. Fakat onları öne geçiren husus, güzel ahlak, verada sadakat, güzel niyet, bütün Müslümanlar için sahip oldukları gönül selameti ve Allah için nasihat gibi güzel ahlaklarıdır.”
“Gerçekten âlim, yeryüzünde Allah’ın (emir ve hükümlerini ayakta tutan) sultanıdır. Kim ona karşı gelirse helak olur.”
Ebu Hureyre (r.a.)’den rivayetle, Peygamber Efendimiz (s.a.v.): “Beş şey ibadettendir. Az yemek, camilerde oturmak, Kâbe’ye bakmak, okumadan da olsa Mushafa bakmak, âlimin yüzüne bakmak.” (Deylemî, Suyutî)
Âlimlerin hususiyetleriyle alakalı pek çok hadis-i şerif mevcuttur. “Âlimin yüzüne bakmak ibadettir, onunla oturmak ibadettir, onunla konuşmak ibadettir.” (Deylemî)
Ulemanın ve evliyanın tazim sahibi olduğu açıkça ortaya koyulduktan sonra bir hadis-i kudsîde de Hz. Allah şöyle buyuruyor: “Her kim benim veli bir kuluma düşmanlık ederse, muhakkak ben ona harp açarım…” (Buharî)
Âdemoğullarının sığınacak manevi limanlarının ulema olduğunu zikredeceğimiz hadis-i şeriften anlıyoruz: “Âlimler, ümmetimin eminleridir.” (Deylemi)
“Âlimler, yeryüzünün kandilleridir, peygamberlerin halifeleridir, benim varislerim(dirler) ve bütün peygamberlerin varisleridir.” (Deylemî)
İmam Gazali Hazretleri: “Veresetü’l Enbiya (peygamberlerin varisleri); zâhir ve bâtın ilme sahip olanlardır.” buyurmuştur.
---------- Post added at 14:10 ---------- Previous post was at 14:10 ----------
Yine çeşitli hadis-i şeriflerde şöyle buyrulmuştur:
“Âlimlerin yeryüzündeki misali, gökyüzündeki yıldızlar gibidir. O yıldızlarla kara ve deniz yolculuğunda karanlıklarda yol bulunduğu gibi (âlimlerle de küfür, gaflet ve günah karanlıkları içinde) Allah’a yol bulunur. Yıldızlar yok olduğu (kaybolduğu) zaman yolcuların sapıtması yakındır.” (Ahmed bin Hanbel)
“Allah Teâlâ’nın kulları içinden seçmiş olduğu bir takım kimseler vardır ki, Allah onları (fitne ve zulmetlerden uzak tutar) afiyet içinde yaşatır, afiyet içinde öldürür, afiyet (ve iman selameti) ile cennete götürür. Dünyada onların üzerine gece karanlığı gibi fitneler gelir, fakat onlar bunlardan selamette kalırlar.”
“Her şeyin bir madeni vardır; takvanın madeni de ariflerin kalpleridir.”
“Sizin hayırlılarınız, görülmesi size Allah’ı hatırlatan, konuşması ilminize bereket katan ve ameli ahirete rağbetinizi arttıran kimselerdir.”
“Şüphesiz âlimler, sizin ile Rabbiniz arasında elçilik görevi yapmaktadır.”
Bu hadis-i şerifle, ulemanın vasıta görevi gördüğü aşikâre beyan edilmiştir.
Hz. Lokman (a.s.) oğluna: “Oğlum! Allah’a yönelmiş âlimlerle beraber otur, onların meclisinden ayrılma. Şüphesiz Allah, gökten indirdiği yağmurla kuru toprağı canlandırdığı gibi, nur sahibi âlimlerden çıkan hikmetle de ölü kalpleri diriltir.” buyurdu.
Şimdi, büyük İslam âlimlerinin tasavvufla alâkalı sözlerini aktaracağız. Zira derya gibi ilimlere sahip olmaların rağmen pek çoğu bir mürşid-i kâmile bağlanmış, nefislerini tezkiye etmek için manevî salahiyet sahibi zatların önünde boyunlarını bükmüşlerdir. Bugün tasavvufa karşı çıkanlar evvela, o yüce âlimlerle kendilerini kıyas etsinler ve sonra onlara kulak versinler.
Fıkhın reisi İmam-ı Azam Hazretleri, ömrünün ahirine doğru Cafer-i Sadık Hazretlerine intisab etmiş ve şöyle buyurmuştur: “İki senesi olmasaydı, Numan helak olmuştu.”
Meşhur mutasavvıf Davud-u Tâi (k.s.)’de İmam-ı Azam Hazretlerinden feyz aldığını söylemiştir.
Büyük âlimlerden Seyyid Şerif Cürcanî (k.s.): “Hace Alâeddin Attar’ın hizmetine yüz vurmayınca, Allahu Teâlâ’yı bilemedim.” demiştir.
İmam Malik (rah): “Kim tasavvufun öğrettiği ahlak ve manevi hal ilmiyle yetinip fıkıh öğrenmezse, dinden çıkacak işler yapar, zındık olur. Kim de fıkıhla yetinir, ahlak ve manevi halleri öğreten tasavvuf ilmini öğrenmezse büyük günahları işler, fasık olur. Her iki ilmi öğrenen kimse gerçek bir Müslüman olur.”
İmam Şafii (rah), maddi ve manevi ilimlerin birleştirilmesiyle alakalı şu güzel şiiri söylemiştir:
“Hem fakih ol hem sûfî ol, sakın birisiyle yetinme
Bu sana hak için bir nasihattır dostum, incinme
Sade fakihin kalbi katı olur, tadamaz takvayı
Öbürü de cahil kalır, nasıl yapar ıslahı.”
İbn Eymen, İmam Ahmed bin Hanbel ile ilgili risalesinde şunları anlatır: “İmam Ahmed (rah) önceleri insanların sûfîlerle oturmasına mani olur ve: ‘Onların bizim bildiklerimizden başka herhangi bir şeyleri yoktur!’ derdi. Bir gece evinin dehlizinde yanına velilerden bir topluluk geldi. Kendisine şeriatın inceliklerinden bir takım sorular sorup onu cevaptan aciz bıraktılar. Sonra uçarak havaya çıkıp: ‘Hadi sen de gel, bizimle uç!’ dediler; imam buna güç yetiremedi. O günden sonra insanları sûfîlerle oturmaya teşvik etmeye başladı ve şöyle derdi: ‘Onlar bildikleriyle amel ederek bize üstünlük sağladılar.’”
İmam Ahmed (rahmetullahi aleyh) daha sonra sûfî Ebu Hamza el Bağdadî ile oturup kalkmaya başladı.
İmam Ahmed bin Hanbel (rah) sık sık Bişr-i Hafî (k.s.)’nin yanına gider, meclisinde otururdu. Tam manası ile ona bağlanmıştı. Bir defasında talebeleri kendisine: “Sen hadis ve fıkıh alimi bir müctehidsin, muhtelif ilimlerde bir benzerin daha yok. Buna rağmen niçin böyle bir hali ahvali basit bir insanın yanına gidip geliyorsun, bu sana yakışır mı?” dediklerinde İmam: “Evet, şu saymış olduğunuz ilimlerin hepsini ben ondan daha iyi bilirim; o da yücelerden yüce Allah’ı benden daha iyi tanımaktadır.” dedi.
İmam Gazali; Hüccetü’l İslam unvanıyla meşhur iken, kendisine Hâce Yusuf Hamedânî Hazretlerini mürşid edinmişti. Ve şöyle buyuruyordu: “Ben önceki halimde, salihlerin hallerini ve ariflerin makamlarını inkâr ederdim. Şeyhim Yusuf Nessâc’a gidip sohbetine girene kadar bu hâl bende devam etti. O birçok mücahede ile kalbimi aydınlattı. Nihayet bende başta anlamayıp inkâr ettiğim manevi ilim ve hallerden nasiplendim. Mürşidime gitmeden önce bir rüya görmüştüm. Rüyamda, mekândan münezzeh bir şekilde Allahu Teâlâ’yı gördüm. Bana: “Ya Eba Hâmid!” dedi. Ben: ‘Acaba bana şeytan mı söylüyor, diye düşünürken, Hakk Teâlâ şöyle buyurdu: “Ey Eba Hâmid! Seni meşgul eden şeyleri terket, kendilerini yeryüzünde nazar mahalli yaptığım kimselerle beraber ol, onların sohbetlerine katıl. Onlar öyle kimselerdir ki, dünya ve ahireti benim muhabbetime karşılık feda etmişlerdir. Ben: ‘Ya Rabbi! İzzetin hakkı için senden istiyorum, bana onlara karşı güzel bir sevgi ve yakınlık nasip eyle, dedim. Allah Teâlâ: “İstediğini yaptım. Seninle onların arasına perde olan, senin dünya ile meşgul olmandır. Öyleyse, ondan mecburen ayrılmadan önce, kendi ihtiyarınla hayatta iken kalbini çek kurtul! Muhakkak ben sana kudsî yakınlığımdan pek çok nur akıttım.” dedi. O anda sevinç ve sürur içinde uyandım. Hemen Yusuf en-Nessâc (k.s.)’a gittim, rüyamı anlattım. Hazret tebessüm edip: “Ya Eba Hâmid! Bu hal bizim bidayetteki hallerimizdendir. Eğer benimle sohbet ve tam ülfet edersen, senin basiret gözünü esmed-i teyid (nur-i ilahi) ile cilalarım; Arş, Kürsi ve mukarrebun melekleri görürsün. Bunlara da razı olmazsan, basiretin daha ötelere uzanır, âlemlerin Rabbi ile konuşur duruma gelirsin.” dedi.”
---------- Post added at 14:15 ---------- Previous post was at 14:10 ----------
Büyük müfessir Fahreddin Râzî hazretleri de şöyle buyurmuştur: “Ademoğullarının en hayırlıları da, en şerlileri de sufiyye arasında yer alır.”
Büyük müfessir şöyle devam eder: “İslamî fırkalar arasında sufiyyeyi zikretmemek hatadır. Zira sufiyye sözlerinin hulasası şudur: Allah’ı bilmenin yolu, kalbin masivadan tasfiyesi ve alaik-i bedeniyyeden tecerrüdüdür. Bu ise güzel bir yoldur. (…) Mutasavvife taifesi Hakkı tefekkür ile meşgul olurlar, alaik-i cismaniyyeden nefsi tecrid ederler, ruhlarının ve kalplerinin zikr-i Hak’tan hâli kalmamasına çalışırlar, diğer ef’al ve tasavvurlarında kemal-i edeble Hakk’a inkıyad ederler. İşte onlar Ademoğullarının en hayırlı fırkasıdır.”
İmam Şâtıbî hazretleri Kitabu’l İ’tisam’da şöyle der: “Bir çok cahiller sufilerin ahkam-ı şer’iyyeyi iltizamda mübalatsız olduğunu itikat ederler. Ben onları, söylenen bu sözden ve bu itikattan tenzih ederim. Onların tarikatleri sünnet-i seniyye üzerine bina olunmuştur.”
Meşhur Hanefi alimi İbn Abidin hazretleri şöyle buyurur: “Bütün hasâil-i redieden müberra asdikâ’yı sâdat-ı sofiyye hakkında bize söz düşmez. (…) Onların senaları maarif-i ilahiyye ve hakaik-i rabbaniyeyi isticlab eder. O da ancak tevhid ve tavsif-i Hak’la, hikemî mev’ızalarla ve na’tı nebevî ile olur. Keza onlara uyanlara ve onların meşrebini tadanlara ve içinden aşk u şevk duyanlara diyecek sözümüz yoktur. Bizim sözümüz avâm, fâsıklar ve emsali hakkındadır.”
İmam Nevevî hazretleri şöyle buyurur: “Tarik-i tasavvufta beş asıl vardır:
1-Zahir ve batında takvayı şiar edinmek,
2-Sözlerinde ve işlerinde sünnet-i nebeviye uymak,
3-İkbal ve itbar zamanında halktan bir şey beklememek,
4-Az olsun çok olsun Hakk’ın her şeyde, her türlü vergisine içten boyun eğmek,
5-Ferah ve sıkıntı zamanında Hakk’ı düşünüp, O’na rücu’ edebilmektir.”
Sahib-i mezhep olan İmam Malik hazretleri şu sözü ne güzel söylemiştir: “Tasavvuf bilmeyen fakih; fıska, tasavvufu bilip de fıkhı bilmeyen ise zendekaya düçar olabilir. Bu ikisini cem eden hakikate vasıl olur.”
Hanbelî mezhebinin imamı İmam Ahmed bin Hanbel hazretleri şöyle buyurur: “Onlardan (sufiler) daha efdal bir zümre bilmiyorum.”
Hâl böyle iken, tasavvuf; Kur’an, Sünnet ve ulemanın beyanları ile hak ve hakikat iken, onu, lâfzen aslı kaynaklarda geçmiyor diye inkâr etmek hiçbir Müslüman’a yakışmaz ve akıl ile mantık bağlamında bu inkâr açıklanamaz. Zaten zamanının tefsir, hadis, fıkıh ilminde zirve olan şahıslarla, zühd ve takvada en ileriye gitmiş zatlar, eğer tasavvufun gerekliliğine işaret etmişler ve bir mürşid-i kâmile bağlanmışlarsa, ilimde avam tabakasında olanlara herhalde laf düşmemektedir.
Notlar:
İmam Gazali, El-Munkizu Mine’d-Dalal, s. 23, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul 1948
Sûre-i Mutaffifin/18-26
Deylemî, Ali el Muttakî
Deylemî; Müsnedü’l Firdevs
Sûre-i Fatır/28
Taberanî, Fi’l Kebir
Sûre-i Al-i İmran/18
Sünen-i Ebu Davud
Müsned-i Ahmed Bin Hanbel; Üsame bin Sabit(r.a.)’den rivayet edilmiştir.
Taberani/ el-Kebir
Sûre-i Enfal/34
Sûre-i Yunus/62
Sûre-i Âl-i İmran/191
Sûre-i Maide/35
Tirmizi, Ebu Davud, İbn-i Mace, Dârimi
El-Munkizu Mine’d-Dalal, sh. 15
Ebu Nuaym; Ahbaru Isfahan, Taberani; el-Evsaf, Heysemi; Mecmau’z-Zevaid
Sûre-i Fatır/32
Sûre-i Vakıa/7-12
Hâkim-i Tirmizi, Taberani
Taberani, Beyhaki
Hakim et-Tirmizi; Nevadiru’l-Usul, Suyuti;el-Haberu’l Dâl, Zebidi; İftahu’s Sâde
Deylemi; Müsned, Suyuti; el-Camis’s-Sağir
Ebu Nuaym; Hilyetü’l Evliya
Taberani; el-Kebir, Suyuti; el Camiu’s Sağir
Ebu Ya’la; Müsned, Hâkim et-Tirmizi; Nevdiru’l Usul
Hâkim; Müstedrek, Taberani; el-Kebir
Ali el Kârî; Şerhu Ayni’l İlm, Abdulkadir İsa; Hakaik ani’t Tasavvuf
Muhammed Atîf; Divanu’ş Şafii, sh: 34
İmam Şarani; el-Envaru’l Kudsiyye
Feridüddin Attar; Tezkiretü’l Evliya
Taşköprüzade; Mevzuatu’l Ulum, Asitane Yayınevi
Fahreddin Razi, İtikadâtu Fıraku’l Müslimin ve’l Müşrikin
Resail-i İbn Abidin; Şifau’l Alil
İmam Nevevî, El Makasıd
Abdülbâki ez-Zerkâni, Fıkh-ı Malikî Şerhi, cilt 2, s. 195)
Muhammed Sifâranî, Gızâu’l Elbab li Şerhi Manzumeti’l Âdab, cilt 1, s. 120
__________________
💚Genellikle kalbin acı çektiği şeylerden bedende acı çeker. Kalbe sıkıntı veren şey bedenede sıkıntı verir.💚
|