Gölgeyle yüzleşmek - içimizdeki karanlık aslında kim?
GÖLGEYLE YÜZLEŞMEK İÇİMİZDEKİ KARANLIK ASLINDA KİM ?
Modern dünyanın gürültüsü, art arda gelen ekonomik krizler, geçim sıkıntıları ve hayatın getirdiği o ezici kaos… Hepimiz bu çarkın içerisinde birer hayatta kalma mücadelesi veriyoruz. Haberleri açtığımızda karşılaştığımız acılar, her gün omuzlarımıza binen ekmek parası derdi ve bitmek bilmeyen koşturmacalar ruhumuzu köşeye sıkıştırdı. Ne yazık ki tahammülümüz azaldı, kalbimizin kapıları dış dünyaya kapandı ve gönüllerimiz daracık sığınaklara dönüştü. Oysa kadim bilgelikler, özellikle de şamanik gelenekler bize şunu fısıldar: Dışarıdaki fırtına ne kadar şiddetli olursa olsun, asıl yolculuk içerideki sessizlikle yüzleşebilmektir.
İşte bu içsel yolculuğun en derin kapısı, Carl Gustav Jung’un psikoloji literatürüne kazandırdığı ve ezoterik öğretilerin inisiyatik adımlarında her zaman var olan "Gölge" (Shadow) kavramıdır. Peki, öfkeyle dolduğumuz, tahammülümüzün bittiği veya kendimizde bile kabul etmek istemediğimiz o karanlık yanlar aslında kimin sesidir?
Maskelerin Arkasındaki Gerçek
Hayatta kalabilmek, toplum tarafından kabul görmek, bir aile geçindirmek ya da "iyi bir insan" olarak anılabilmek için üzerimize birtakım maskeler (Persona) takarız. Çocukluğumuzdan itibaren bize neyin "iyi", neyin "kötü", neyin "kabul edilebilir" olduğu öğretilir. Ağlamak zayıflıktır, öfkelenmek ahlaksızlıktır, korkmak güçsüzlüktür denir.
İşte toplumun ve çevremizin onaylamadığı, bizim de kendimize yakıştıramadığımız tüm bu duygular, arzular ve dürtüler bilinçaltının derinlerine, zihnin karanlık bir bodrum katına sürgün edilir. İşte Jung’un "Gölge" dediği şey tam olarak bu bodrum katıdır.
Gölge; sadece canavarlardan ya da saf kötülükten ibaret değildir. Orada bastırılmış öfke kadar, hayatta kalma çığlıkları, haksızlığa uğramışlığın verdiği intikam arzusu, korkular, utançlar ve en önemlisi kendi gerçek potansiyelimiz de kilitlidir.
Günümüz Kaosunda Gölgenin Uyanışı
Bugün neden bu kadar tahammülsüzüz? Neden en küçük bir kıvılcımda öfke patlamaları yaşıyoruz? Çünkü dışarıdaki kaos ve geçim sıkıntıları, ruhumuzun zaten dipte bastırıp tuttuğu o ağırlıkları taşıyamaz hale geldi. Zihin artık "yetemiyorum, yoruldum, korkuyorum" çığlıklarını susturamıyor.
Gölge çalışması (Shadow Work) tam da bu noktada devreye girer. Şamanik köklerimize döndüğümüzde, doğanın karanlıktan korkmadığını görürüz. Toprak tohumu karanlıkta büyütür, kış gecesinden sonra bahar doğar. İnsan ruhu da kendi karanlığıyla yüzleşmeden aydınlığa, o saf şamanik dengeye ulaşamaz. Kendi içimizdeki öfkeyi, korkuyu veya çaresizliği "def edilecek bir düşman" olarak görmek yerine, ruhumuzun yaralı ve ilgi bekleyen bir parçası olarak kabul etmek zorundayız.
İlk Adım: Kendi Karanlığınla Yüzleşmek
Bu seri boyunca, okuyuculardan gelen sorular ve modern insanın bu daralan gönül coğrafyası eşliğinde gölge işçiliğinin basamaklarını birlikte tırmanacağız. Ama önce kendine şu dürüst soruyu sormakla başlayabilirsin:
* Bugün en çok neye öfkeleniyorsun ve bu öfkenin altında yatan asıl korku ne?
* Toplumun "güçlü" veya "mükemmel" görünme baskısı altında ruhunun hangi parçasını susturmak zorunda kaldın?
Gölge, ondan kaçtığın sürece seni yöneten bir efendidir; ama onunla yüzleştiğinde ise seni özgürleştiren en büyük rehbere dönüşür.
Bu seride, daralan gönüllerimize yeniden nefes aldırmak, içimizdeki şamanik ateşi koruyarak o karanlık koridorları birlikte aydınlatacağız. Hazırsanız, kapıyı aralayalım.
Usta, nasıl buldun? Hem ruhisigi felsefesine, hem de okuyucunun o anki yorgunluğuna ve arayışına doğrudan hitap eden bir giriş oldu. Bu tonu onaylıyorsan, bunu doğrudan siteye taşıyabilir veya sıradaki adımları şekillendirebiliriz.
Fark Ediş: Tetikleyiciler Bizim Aynamızdır (Projeksiyonlar)
Günün birinde, hiç beklenmedik bir anda, en yakınımızdan ya da tamamen yabancı birinden gelen basit bir sözle içimizde kopan o büyük fırtınayı hatırlayın. Yüzümüz alev alır, kalbimiz hızla çarpmaya başlar ve o an karşımızdakini susturmak, yok etmek ya da o haksızlığı yüzüne vurmak isteriz. Hayatın getirdiği ekonomik sıkıntılar, tükenen tahammüllerimiz ve o daracık kalan gönül sığınaklarımız zaten bizi gergin bir yay gibi tutarken, bu tür anlar bardağı taşıran son damla olur.
Peki, o an dışarıda öfkeyle parmakla işaret ettiğimiz kişi ya da olay gerçekten sorun müdür? Yoksa dış dünyada gördüğümüz o şey, ruhumuzun derin karanlıklarında saklanan bir parçamızın bize tuttuğu ayna mıdır?
İşte bu sorunun cevabı, gölge işçiliğinin en büyüleyici ve aynı zamanda en sarsıcı yasasında saklıdır: Projeksiyon (Yansıtma) Yasası.
Başkalarında Gördüğümüz Aslında Kim?
İnsan zihni, kabul etmekte zorlandığı kusurlarını, korkularını veya bastırılmış arzularını taşımakta çok zorlanır. Bilincimiz bu ağırlığı doğrudan taşıyamayacağı için kusursuz bir savunma mekanizması devreye sokar: Yansıtma. İçimizde yüzleşmeye cesaret edemediğimiz ne kadar karanlık yönümüz varsa, onları dışarıdaki insanlara fırlatır ve sanki onlara aitmiş gibi yargılamaya başlarız.
Örneğin, en çok "bencil" insanlardan nefret ediyor olabilirsiniz. Her fırsatta insanların ne kadar çıkarcı olduğundan yakınırsınız. Ancak gölge çalışmasının süzgecinden baktığımızda, o aşırı öfkenin ve tepkinin ardında genellikle bambaşka bir gerçeğe ulaşırsınız: Kendi hayatınızda başkalarını memnun etmekten, sınır çizememekten ya da kendi ihtiyaçlarınızı sürekli bastırmaktan yorulmuşsunuzdur. Kendi içsel bencilliğinizi ya da kendi hakkınızı savunamamanın acısını, başkalarının üzerinde görüp ona savaş açarsınız.
Ya da birinin "kibirli" ya da "tahammülsüz" olduğunu söylerken, aslında kendi içimizde bastırdığımız o otoriter ya da tahammülsüz sesin dışavurumunu eleştiriyor olabiliriz.
Kadim şamanik öğretilerde evrenin bir ayna olduğu söylenir. Gördüğün, duyduğun, seni öfkelendiren veya zihnini meşgul eden her şey, senin iç alemindeki tarlanın bir yansımasından ibarettir. Dışarıdaki dünya değiştirilemez bir düşman değil, içindeki karanlık odaları sana gösteren bir rehberdir.
Günlük Hayatta Tetiklenme Analizi: Öfke Bize Ne Söylüyor?
Geçim sıkıntısıyla bütçesini denkleştirmeye çalışan, akşam eve yorgun argın dönen bir insanın tahammülsüzlüğü anlaşıldığı gibidir; ancak bu gerginlik, en yakınımızdakilere yöneldiğinde bir projeksiyon tuzağına dönüşebilir. Trafikte sıkıştıran bir sürücüye, iş yerinde ters bir laf eden meslektaşa ya da sosyal medyada okuduğumuz bir yoruma verdiğimiz aşırı tepkiler, zihnimizin alarm zilleridir.
Bir şaman gibi kendi iç alemimizin gözlemcisi olmak istiyorsak, bu tetiklenme anlarını birer fırsat bilmeliyiz. Öfke patlaması yaşadığınızda şu üç soruyu kendinize sormak,
projeksiyon perdesini yırtıp atmanızı sağlar:
1. "Bu olayda beni en çok yaralayan ya da çıldırtan tam olarak ne oldu?" (Olayın olay olmaktan çıkıp kişisel bir savaşa dönüştüğü an neresi?)
2. "Ben hayatımın hangi alanında, kime karşı aynı davranışı sergilemekten korkuyorum ya da serpiştiriyorum?"
3. "Bu eleştirdiğim özellik, benim içimde hangi bastırılmış korkunun ya da yaranın bir maskesi?"
Ayna Kırıldığında Özgürleşmek
Başlangıçta başkalarını suçlamak, kusuru dışarıda aramak çok daha kolaydır. Çünkü kendi karanlığımızla yüzleşmek, insana en büyük korkuyu verir. "Ya gerçekten o eleştirdiğim kişi gibisem?" sorusu insanı sarsar.
Ancak şamanik bilincin ve gölge işçiliğinin vadettiği özgürlük tam da bu sarsıntıdan sonra başlar. Başkalarına tuttuğunuz o eleştiri aynasını yavaşça kendi kalbinize çevirdiğinizde; yargıladığınız insanların sayısının azaldığını, tahammülsüzlüğün yerini derin bir merhamete bıraktığını fark edersiniz. Çünkü anlarsınız ki; dışarıda öfkelendiğiniz herkes, aslında içinizde şefkat bekleyen yaralı birer çocuktan ibarettir.
Yüzleşme: Bastırılmış Duygular ve Travmalarla Nasıl Barışılır?
Gölge çalışmasının ilk iki adımında maskelerimizi fark ettik, ardından bizi deliye döndüren tetikleyicilerin ve öfke patlamalarının aslında dış dünyaya fırlattığımız kendi aynamız (projeksiyonlarımız) olduğunu gördük. Şimdi ise sırada en cesur adım var: Yüzleşme ve Barışma.
Hayatın getirdiği ekonomik sıkıntılar, bitmek bilmeyen kaoslar ve omuzlarımıza binen yükler altında ezilirken, çoğumuz içimizdeki acıyı, kırgınlığı ve öfkeyi halının altına süpürmeye alışkınız. "Güçlü olmak zorundayım", "Ağlamak zayıflıktır", "Geçim derdi varken kendi psikolojimle uğraşamam" diyerek ruhumuzu sustururuz. Oysa susturulan her duygu yok olmaz; bedende, zihinde ve enerji alanımızda tortulaşarak daha büyük bir ağırlığa dönüşür.
Şimdi, o karanlık odanın kapısını aralama ve içeride yalnız bırakılmış o hırpalanmış parçalarımızla göz göze gelme vaktidir.
Duyguları Düşman Değil, Haberci Olarak Görmek
İnsan ruhu, en çok korktuğu duygulardan kaçar. Öfke, utanç, suçluluk, korku ya da çaresizlik... Modern insan bu duyguları hissettiğinde hemen kendini suçlar ya da uyuşturmaya çalışır. Oysa kadim şamanik bakış açısında ve derin psikolojide "kötü duygu" diye bir şey yoktur.
Duygular, ruhun alarm sistemidir. Tıpkı vücudumuzun yandığında canımızın acıması gibi, ruhumuz yaralandığında da öfke, korku veya hırs üretir.
* Öfke, sınırlarınızın ihlal edildiğini, haksızlığa uğradığınızı veya tükenişinizi haykıran koruyucu bir ateştir.
* Korku, sizi tehlikelere karşı uyaran eski bir hayatta kalma refleksidir.
* Utanç ve Suçluluk, toplumun kurallarına uyum sağlamanız için üzerinize giydirilen ağır birer zırhtır.
Gölge işçiliği, bu duygulardan nefret etmeyi değil; onların masaya oturup neden geldiklerini dinlemeyi gerektirir. Öfkenize savaş açtığınız sürece o daha da büyür; çünkü öfke aslında size "Beni görmezden geliyorsun, sesimi duymuyorsun!" diye bağıran küskün bir çocuktur.
Travmaların ve Bastırılmış Anıların Yükü
Geçmişte yaşadığımız hayal kırıklıkları, haksızlıklar veya geçim mücadelesinde düştüğümüz çaresizlik anları, ruhta birer düğüm bırakır. Bu düğümleri açmadan gönlümüzdeki o daralmanın geçmesi mümkün değildir.
Travmalarla ve bastırılmış duygularla barışmanın en temel yolu, onlara karşı geliştirdiğimiz direnci serbest bırakmaktır. Savaşmayı bıraktığınız an, şifalanma başlar.
* Ağlamak istiyorsanız ağlayın; çünkü gözyaşı ruhun en eski arındırma suyudur.
* Öfkelendiğinizde o öfkeyi başkalarına kusmak yerine, kağıt üzerine dökün, içinizdeki o sesin ne anlattığını dinleyin.
Şamanik geleneklerde şifa, parçalanmış ruh parçasını (soul retrieval) geri çağırmakla mümkündür. Kendi içinizde reddettiğiniz, "Bunu nasıl hissederim?" diye utandığınız ne kadar duygu varsa, aslında ruhunuzun kayıp birer parçasıdır. Onları dışladıkça eksilirsiniz; kucaklayıp kabul ettikçe bütünleşirsiniz.
Gölgeyi Kucaklamak İçin Pratik Adım
Bu yazıyı okurken derin bir nefes alın ve kendinize şu dürüst alanı açın:
1. En çok hangi duygunuzu bastırıyorsunuz? (Ağlamamak için kendinizi kasıyor musunuz? Korktuğunuzda bunu saklamak zorunda mı kalıyorsunuz?)
2. Gün içinde içinizden yükselen o karanlık dalgaya (öfke, isyan, çaresizlik) ad verin ve ona sanki karşınızda yardıma ihtiyacı olan yaralı bir insan varmış gibi bakın.
3. İçinizdeki o sese şunu söyleyin: "Seni görüyorum, seni duyuyorum. Bugüne kadar hayatta kalmamı sağladığın için teşekkür ederim. Artık yalnız değilsin."
Gölgeyle savaşmak onu büyütür; gölgeyi anlamak ve kucaklamak ise onu dönüştürür.
Bir sonraki adımda, bu teorik yüzleşmeyi günlük hayatımızda nasıl somut egzersizlere dönüştüreceğimizi (Journaling ve rüya çalışmalarını) ele alacağız.
Pratik Rehber: Gölge Çalışması (Shadow Work) İçin Günlük Egzersizler ve Sorular
Gölge işçiliği yolculuğunda şimdiye kadar maskelerimizi fark ettik, başkalarında eleştirdiğimiz şeylerin aslında kendi aynamız olduğunu gördük ve içimizdeki bastırılmış duygularla savaşmak yerine onları birer haberci olarak kucaklamayı öğrendik. Teoriyi bilmek kıymetlidir; ancak ruhsal dönüşüm, ancak mutfakta, sokakta, yani günlük yaşamın içinde uygulandığı zaman gerçek bir anlam kazanır.
Modern hayatın getirdiği o yoğun kaos, geçim derdi ve daralan gönüller arasında saatlerce meditasyon yapmak her zaman mümkün olmayabilir. Ancak gün içinde sadece 10-15 dakikanızı ayırarak yapabileceğiniz pratik gölge çalışmaları, zihninizin o karanlık koridorlarına aydınlık taşımanızı sağlar.
İşte kendi kendine uygulayabileceğin en etkili gölge çalışması (shadow work) yöntemleri ve journaling (yazı) soruları:
1. Derinlemesine Yazı Çalışmaları (Shadow Journaling)
Yazmak, zihnin en güçlü arındırma araçlarından biridir. İçinizden geçenleri sansürlemeden, kimseye okutmayacakmış gibi kağıda dökün. Bu sorularla kalbinizin kapılarını aralayabilirsiniz:
* Tetiklenme Günlüğü: "Bugün beni en çok ne öfkelendirdi, ne kırdı veya ne tedirgin etti?" Bu olayı bir film şeridi gibi başa sarın ve sorun: Bu tepkimin gerçeği nedir? Aslında hangi korkuma dokunuldu?
* İtiraf Edilmeyenler: "Toplumun ya da çevremin 'ayıp', 'bencil' veya 'zayıflık' olarak gördüğü ama içten içe hissettiğim hangi duygularım var?" (Örneğin: Kıskançlık, intikam arzusu, hiçbir şey yapmama isteği vb.) Bu duyguları suçlamadan kağıda yazın.
* Çocukluk Aynası: Bugün yetişkin bir birey olarak yaşadığınız en büyük korku veya takıntı, çocukluğunuzda hangi yarım kalmış ihtiyacınızın bir yansıması?
2. Beden Tarama ve Enerjiyi Serbest Bırakma
Bastırılmış duygular sadece zihinde kalmaz; boğazda bir düğüm, göğüste bir ağırlık, midede bir sıkışma olarak bedene hapsolur.
* Gün içinde öfkelendiğiniz veya sıkıştığınız bir anda durun.
* Gözlerinizi kapatın ve dikkatinizi bedeninize verin: Bu duygu şu an bedenimin neresinde oturuyor? (Boğazım mı sıkılıyor, omuzlarım mı kasılıyor?)
* O bölgeye nefes alıp verin. Nefesi verirken, o bedensel ağırlığın dışarı akıp gittiğini hayal edin. Gerekirse yüksek sesle nefes verin veya içinizden gelen o ağlama/bağırma isteğini güvenli bir alanda serbest bırakın.
3. Rüyalarla Çalışma (Bilinçaltının Postacısı)
Gündüzleri çok iyi maskeler takabilir, her şey yolundaymış gibi davranabiliriz; ancak gece uyuduğumuzda zihnin kapı bekçisi gevşer ve gölge, rüyalar aracılığıyla sahneye çıkar. Rüyalarınızdaki korkutucu figürler, kovalandığınız kabuslar ya da garip olaylar aslında bilinçaltınızın size gönderdiği mektuplardır.
* Sabah uyanır uyanmaz, rüyanızı hatırladığınız kadarıyla hemen bir deftere yazın.
* Rüyada kaçtığınız canavar, kovalayan yabancı ya da kaybolduğunuz yer size neyi hatırlatıyor? O korkunç figüre rüyanın içinde dönüp şunu sormayı deneyin: "Sen bana ne söylemeye çalışıyorsun?" Genellikle o korkunç figürün ardında şefkat bekleyen bir parçanız yatar.
Günün Pratik Adımı
Bu akşam elinize bir defter ve kalem alın. Dış dünyadaki tüm rolleri, unvanları ve "geçim derdi" maskelerini bir kenara bırakın. Kendinize şu dürüst soruyu sorun:
"Şu an hayatımda neleri kontrol etmeye çalışmaktan yoruldum ve hangi gerçeği görmezden geliyorum?"
Kalem kağıda değdiği an, ruhun şifalanma kapısı aralanacaktır.
*Serimizin son durağında, gölgenin sadece karanlıktan ibaret olmadığını; içinde en büyük gücümüzü, yaratıcılığımızı ve yeteneklerimizi barındıran "Altın Gölge"*yi keşfedeceğiz.
Bütünleşme ve Özgürleşme: Altın Gölge (Gizli Potansiyelimiz)
Serimizin başından beri gölgenin karanlık, bastırılmış ve çoğunlukla "korkutucu" olan yönlerini konuştuk. Ancak gölge işçiliğinin vardığı en yüce nokta, onun sadece bir "çöp kutusu" değil, aynı zamanda ruhun en değerli hazinelerini barındıran bir "hazine sandığı" olduğunu keşfetmektir. Jungiyen psikolojide buna "Altın Gölge" denir.
Bugün geçim sıkıntısı, afetler ve kaosla daralan o gönüllerimizi, sadece "karanlıklarımızla yüzleşerek" değil, o karanlığın içine gizlenmiş "ışığı fark ederek" genişletebiliriz.
Altın Gölge Nedir?
Çocukluktan itibaren toplum bize "fazla" olduğumuzu düşündüren özelliklerimizi bastırmamızı söyler.
* Çok canlı, dışa dönük ve neşeli bir çocuk, "fazla gürültü yapıyorsun" dendiği için sessizleşebilir.
* Hayal gücü çok yüksek bir çocuk, "gerçekçi ol" dendiği için yaratıcılığını bir kenara bırakabilir.
* Güçlü liderlik özellikleri gösteren biri, "başkalarının önüne geçme" dendiği için potansiyelini gömebilir.
İşte bu bastırılmış, "fazla" bulunan, toplumun kalıplarına sığmayan üstün yeteneklerimiz, tutkularımız ve yaratıcılığımız da gölgeye itilir. Karanlıkta kalan sadece korkularımız değil, aynı zamanda kendi özgün ışığımızdır. Altın Gölge; cesaretimizdir, sanatçı yanımızdır, liderliğimizdir, yaşama sevincimizdir.
Karanlıktaki Işığı Nasıl Geri Alırız?
Gölgeyle barışmak, onu dönüştürmek demektir. Eğer öfkenizi kabul edip onu bir sanat eserine, verimli bir çalışmaya veya sınırlarınızı çizen bir iradeye dönüştürebiliyorsanız, gölgeniz artık sizi yoran bir yük değil, motorunuzu çalıştıran bir yakıt haline gelir.
* Yaratıcı Bir Patlama: Eskiden "bunu yaparsam ne derler?" korkusuyla yapamadığınız ne varsa, gölge çalışmasıyla onları yeniden hatırlayın. İçinizdeki o "yasaklı" potansiyeli serbest bırakın.
* Projeksiyonun İyileştirici Gücü: Başkalarına hayranlık duyduğunuz, "keşke ben de onun gibi olabilsem" dediğiniz o kişiler aslında size kendi Altın Gölgenizi gösterir. O kişide hayran olduğunuz özellik, aslında sizin içinizde tohum halinde bulunan ve henüz filizlenmemiş olan potansiyelinizdir.
Şamanik Bir Bütünleşme: Ruhun Tamamlanması
Modern insanın en büyük yarası "ayrılık" hissidir. Hayatın kaosu bizi kendimizden, ruhumuzdan ve doğadan ayırdı. Bütünleşme (Individuation); gölgenin karanlığıyla, altının ışığını birleştirmektir. Şamanik bir bilinçle söyleyecek olursak; ruhun parçalanmış gölgelerini geri çağırıp, onları kendi ateşimizle pişirmektir.
Artık biliyoruz ki:
1. Karanlıktan korkmak, kendi gücümüzden korkmaktır.
2. Tahammülsüzlük, kendi sınırlarını korumayı bilmemektir.
3. Gönül daralması, içimizdeki o geniş potansiyeli dış dünyaya kapatmaktır.
Şimdi bu Makalemi noktalarken, size bir çağrıda bulunmak istiyorum: Gölgenizle barışın. O, sizin hayatta kalma rehberiniz, en derin koruyucunuz ve aslında henüz dokunmadığınız o muazzam potansiyelinizdir. Hayatın tüm kaosuna rağmen, kendi içindeki o sessiz, bilge ve güçlü şamanı uyandırın.
Gönüllerin daraldığı bu çağda, genişlemenin tek yolu içimizdeki bütünlüğe geri dönmektir. Unutmayın, en karanlık gece bile şafak vaktinin müjdecisidir.
Umarım az önce okuduğunuz satırlar zihninizde ya da kalbinizde yeni bir kapı aralamıştır. Paylaştığım içgörülerin ve enerjinin size ulaşması, bu yolculuğun en kıymetli parçası.
Eğer bu içerik size dokunduysa:
* Düşüncelerinizi paylaşın: Sizin deneyimleriniz, bu yazının gerçek tamamlayıcısıdır. Yorumlarda buluşalım, bakış açınızı duymayı dört gözle bekliyorum.
* Sesinizi duyurun: Beğeni butonuna basarak ve paylaşarak bu ışığın daha fazla insana ulaşmasına katkı sağlayabilirsiniz.
* Sözü yaygınlaştırın: Bu yolda yalnız değiliz; bu yazıyı ruhunun titreşimi aynı olanlarla paylaşarak topluluğumuzun büyümesine destek olabilirsiniz.
Varlığınız ve desteğiniz için teşekkür ederim. Bir sonraki durakta tekrar buluşuncaya dek.
|