Tekil Mesaj gösterimi
  #1  
Alt 26.12.19, 17:34
Celil Celil isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Gayretli üye
 
Üyelik tarihi: 14.10.17
Bulunduğu yer: LEVH-i MAHFÛZ
Mesajlar: 672
Forum Puanı: 3777
Etiketlendiği Mesaj: 259 Mesaj
Etiketlendiği Konu: 0 Konu
Standart

Konuşmak denince; ekseriya iki insanın karşı karşıya gelerek
ses dediğimiz vasıta ile anlaşmalarını anlarız. Bu böyle karşı karşıya olduğu gibi uzaktan ve biı takım — telefon, telgraf v.s. gibi —
vastalarla da olabilir. Anlaşma, yazı ile olursa buna konuşma değil,
yazışma dememiz lâzım. Keza iki sağır ve dilsizin karşılaştıkları
zaman aralarında anlaşabilmeleri için kendilerince birer mâna ifade
eden işaretler, kullandıkları görülür. Göz, kaş hareketleri (Mimik)
ile de insanların bazı ufak tefek fikirleri ^ifade edebildiklerini
biliriz. Demek ki insanların, kafalarındaki fikirlerini bir başkasına
geçirip onu da bu fikirden haberdar kılma keyfiyeti yalnız sesle
(ağızdan veya sazlardan çıkan ses) değil hareketle (Meselâ, göz,
el, yüz vesaire hareketleri gibi), yazı ve şekiller (resim, yazı şekilleri, bazı remizler, plâklar, şifreler vesaire gibi) ve daha bir sürü
yardımcı vasıtalarla da olabilir Şu halde konuşmaya verdiğimiz
mâna daha genişlemiş oluyor. Yalnız en az iki insanın birbirleriyle
lâkırdı yoliyle anlaşmaları, herkesin (konuşma) dan anladığı mânayı ifadelendirir. Biz bu keyfiyeti haksız olarak yalnız insanlara tahsis ediyoruz. Halbuki hayvanlar arasında da (kendi kabiliyetleri ve
ruhî tekâmülleri nisbetinde) bu [anlaşma] keyfiyetinin pekâlâ
vukua geldiğini âlimler tesbit etmişlerdir. Meselâ odanın bir tarafına dökülmüş olan bir parça tatlıyı, şayet oradan geçen bir karınca tesadüfen bulmuşsa, kısa bir zaman sonra evin bahçesindeki
karınca yuvasından bütün karıncaların odaya üşüştüklerini ve tatlının başına geldiklerim hepimiz görmüşüzdür. Buradaki hâdisede
şuurlu bir maksat takip edildiği ve ilk tatlıyı bulan karıncanın bütün arkadaşlarına bu keşfi, (kendi görüşüme ve anlaşma vasıtalalariyle) bildirdiğini kabul etmek zorundayız. Bütün hayvanlarda da
ayni tecrübelerin müsbet bir şekilde netice verdiğini ilim kitapları
yazıyor. Şu halde konuşma yoliyle anlaşma keyfiyetinin yalnız insanlara münhasır bir şey olmadığını kabul etmek yerinde olur.
Yalnız bu konuşmaların kâinattaki mevkii, kıymeti ve ehemmiyeti
ne merkezdedir. Bunu da kısaca görelim:
Bir karıncanın, bulduğu bir kısmeti arkadaşlarına haber vermesini bi zancak hâdiselerle, yani diğer karıncaların da oraya gelmesiyle '«inliyoruz. Burada hâdiselerden ve neticelerinden bir mâna
çıkarıyoruz ve bir hükme varıyoruz. Yavrusu yere düşmüş bir serçe
ciyak, ciyak bağırır. Bunu çok uzaktan işiden serçeler hemen oraya
koşuşur ve yavru serçeyi kurtarma çarelerine baş vururlar.. Felâket
haberini veren serçenin o anda çıkardığı ses dikkat edilirse meselâ
tati: bir ilkbahar sabahında baba serçeye okunan aşk teraneleriyle
aynı ahenkte değildir.
Keza, bir maymunun sevinç duyduğu zaman çıkardığı sesle
tehlike karşısında çıkardığı ses bir midir*^.. En ufak ses melodilerinden seda vibrasyonundan, kelime ve hece aksanmdan mâna çıkarmayı
bilen insan oğlu acaba bu maymunun, serçenin, karınca ve ilh .. konuşma vasıtalarından ne anlıyabiliyor?.. hiç!...
Bizler ki o hayvanlara nazaran daha mütekâmil, hattâ çok daha
mütekâmil bir ruh seviyesinde olduğumuzu bildiğimiz halde o zavallı geri mahlûkların on, on beş ahenkten fazla olamıyacağı. tahmin olunan seslerine karşı cahil kalıyoruz. Hem de yüz binlerce
kelime ve ahenkli, mütekâmil lisanlarımıza rağmen.., Bu acı mukayese gösteriyor ki insanlar bazan tefahür ve gururlarının esiri
olarak burunlarının ucunu kaybetmişlerdir. Basit bir köylünün
anladığı ve bildiği (ve ancak onunla konuşabildiği) üç beş yüz kelimelik dil servetini çok büyük bir âlimin yüz binlerce kelimelik
sonsuz hâzinesi ile mukayese edersek köylünün bir âlim dilinden
anlamayışına hak veririz.
Ruh denince bizden, benliğimizden, varlığımızdan ayrı, başka
bir şey düşünmememiz icap eder Bu dünyada bütün karakteri, hüviyetiyle (A) ne ise aşağı yukarı öbür dünyada da o, odur.
Fakat bizim anlayamadığımız bilemediğimiz ve ancak bazı
eserleriyle şöyle tahmin yollu anlayabildiğimiz bir âlemin realiteleri içinde onu bu dünyadaki gibi mütalea edemeyiz. Rüyada bir insan yürür, gezer, uçar, konuşur... vesaire... Fakat bunların hangisi budünyanm realitelerine uyar?.. Meselâ uykuda karşımızda duran vazoyu kırarız. Fakat uyanınca vazoyu yerli
yerinde görürüz. Çünkü uyku içindeki seyyal halimiz, bizi dünyadaki kesif maddî realitelere müessir olmaktan meneder. Meselenin
aksi de vakidir. Yani uykuda başına bir kılıç darbesi yiyerek kulağı kökünden kesilmi şbirisi uyanınca kulağını kaybetmez. Demek ki
ayrı, vasat ve ve şartlar altında bulunan iki hâdiseyi her zaman
kendi alışık olduğumuz muhakeme ve düşünce usullerimizle teraziye vurursak netice yanlış çıkar. O halde herhangi bir hâdiseyi
hemen reddetmeden evvel o hâdisenin imkân ve şartları içinde düşünmeğe alışmış olmak gerekiyor. Yukarıda verdiğimiz misallerde
anlatmak istediğimiz şudur:
Biz meselâ pek basit olan bir maymunun konuşmasını anlıyamıyoruz^ Halbuki maymunun çıkardığı sesler bizim dünyamızda
hava zerrelerini harekete getiren ve bütün inceliklerini kanunlarile
bildiğimiz (saniyede 16 ile 25,000 adet ihtizazlar arasında) ses dalgalarından ibarettir. Biz insanlar meselâ en basit bir dilden en çapraşık ve zengin bir dile kadar her kelimeyi anlıyabildiğimiz halde
bir kuşun, bir maymunun çıkardığı sesi yine tâyin ve tesbit edemiyoruz. Kanaatimizce bu şundan ileri geliyor; İnsanlar vibrasyonları
birbirine girift ve birbiri içinde eriyen hudutsuz ses dalgalarını birtakım muntazam kesintilerle gruplamışlardır. Bir musiki âleti ve
meselâ bir keman düşünelim. Burada «lâ» sesinin^ saniyedeki ihtizazı
bilfarz 16, «si» nin 18, «do» nun 20... ilâh olsun. Biz bu sesleri böyle
(lâ, si, do) yani (16-f-18-j-20) çıkarabildiğimiz gibi lâdan doya kadar
üç sesi ayrı ayrı çalmadan bir parmak kaymasile de çıkarabiliriz.
Fakat bu sesi (lâ, si, do) değildir. Yani 16-f-18+20 değil belki 16-^ 17->
18—>'19-»20 gibi bir âhenk içine yayılmış bir sestir. Kuş ve maymun sesleri bu müzikal neviden ihtizazlardır ve âdeta bir cümleleri
inkıtasız devam eden ve Çigan müziğine veya daha doğrusu Hind
müziğine yakın bir âhenk ve melodi akışı gösterir. Basit ihtizazların
belirsiz bir nüansla birbirine akışı ve kayışı şeklindedir. Halbuki insanlarda ayni hâdise başka vasıftadır. Biz fikirlerimizi kelimelerle
anlatırız. Kelimeler ise âdeta birbirinden keskin hudutlarla ayrılmış âhenk kalıplarından yapılıdır. Kelimeler harflerden yapılma olduğu için bir kelimeyi talâffuz etmek onun harflerini kalıp kalıp
dökmek ve ancak bu kalıplar arasında liyezonlar - bağlantılar yapmakla meydana getirilir. Farflerin bazıları nisbeten basit ihtizazlı
bazıları ise iki, üç veya daha çok ihtizazlıdır. Meselâ
A —> 20, B —» 22 -f 30, C 24 —> 26 —» 30 ihtizazlı olsun. Acaba dediğimiz zaman (A -f C + A + B -|- A) [20 + 24 —> 26 30 -\- 20 +
22 ^ 30 4- 20] şeklinde ihtizaz kalıpları dökülecektir ve bu ihtizazlar müzikteki kaymaların yaptığı aralıksız ses ihtizazları gibi
değil, kalıplar halinde ayrı ayrı dökülerek, birbirlerine karışmadan
telâffuz edilirler. Bundan dolayı kelimeyi ıslık ile çıkarmamız imkânsız oluyor. Yine bundan dolayı — ıslık sesine benzeyen — hayvan
seslerini de alışık olmadığımızdan hem zaptedemiyoruz, hem de
mânalandıramıyoruz.«Ruh» un madde olmadığını görmüştük. Böyle madde olmıyan
bir şeyin anlayamıyacağımız mahiyetteki hareket ve vibrasyonlarını
(yani esiri mahiyetteki hareketi) kat’iyetle ve sadakatle tesbit edebilmek acaba maymunun çıkardığı basit hava vibrasyonlarmı
zaptetmekten daha mı kolaydır? Radyoların (3-5-9-11) lâmba
gibi muhtelif takatte olduklarını herkes bilir. 3 lâmbalı radyo ile
Amrikanm Kolombiya radyosu neşriyatını takip etmek mümkün
mü?.. Hiç şüphesiz 11 lâmbalık radyo bu işi diğerlerinden daha mükemmel yapar. O halde Amerikadaki vibrasyonları zapt ve tesbit
işinde en elverişli radyo 11 lâmbalı olacaktır. Ölümle aramızdan
eksilmiş bir insanı tekrar görmek, onunla münasebet tesis etmek
arzusunda bulunduğumuz takdirde bu dostumuzla nasıl buluşalım?
Sesimiz, onun yanında karınca sesinin bize karşı mevkii ne ise öyle.. O halde nasıl konuşacağız. Ya, sesimizin mahiyetini o ölmüş
dostumuzun bulunduğu realitelere uyacak şekilde tanzim edeceğiz. Yahut onun, bizim sesimizin realitelerine uymasını temin edecek çareler arayacağız. Amerikada ve dünyanm her yerinde radyolar faaliyettedir. Şu anda etrafımızda konferanslar, danslar, müzikler gibi bir sürü gürültü v.s. var. Fakat kulağımız hangisini alıyor.
Bir radyomuz varsa bile radyoyu istediğimiz istasyona ayar etmeden onunla münasebete geçemiyoruz. Bunun gibi ruh âlemine geçen dostumuzla münasebete girebilmek için bir vasıtaya (yani medyom) ihtiyaç olacaktır. Bu vasıta bu medyom da acaba kaç lâmbalı..
O da mühim. Bunlardan sonra o radyoyu görüşmek istediğimiz dostumuzun istasyonuna ayarlamak da icap etmez mi? İşte ancak bunlardan sonra bu görüşme yapılabilir... Medyom dediğimiz vasıta
(yani radyo) nasıl bir şeydir. Onu nasıl bulmalı, nasıl işletmeli, bu
ayrı bir mesele... Bunu da sırası geldikçe okuyucularımıza bildireceğiz.
Biz şimdiden bir çok müellifler gibi diyebiliriz ki ruhlarla konuşmak mümkündür, bunu kabul etmiyenler bulunabilir. Onlar fikirlerinde serbesttirler. Fakat itiraz mahiyetinde ileri sürdükleri
fikirlerin en ehemmiyetlilerini ele alarak bunlar hakkında spiritualistlerin cevabını görelim: İtirazların başında ruhun bizzat varlığı
gelir. Bir çokları onu bedenden ayrı ve müstakil bir varlık olarak
kabul etmemeyi uygun görürler. Onlara, maddenin de, enerjinin de
ayrı ayrı varlığı, hattâ bu iki varlığın mahvolamıyacağı, ezelî ve
ebedî olduğu makul gelir de; maddenin dışında bir de ruh denilen
bir enerji kaynağının bulunabileceği saçma gelir.
Bu iddianın kat’î ve değişmez bir hüküm mahiyeti alabilmesi
için kâinatın bütün hâdiselerini ispat etmiş olmamız gerekir. Acaba biz kâinatı tamamen keşfedebildik mi?.. Artık bildiklerimiz vebulduklarımızın dışında hiç bir varlık, hiç bir hâdise kalmadı mı?..
Bu haklı suallere evet demek cür’etinde bulunabilen bir kimsenin
henüz mevcut olmadığına göre hiç bir materyalist, ihtimallerm
kapısını kapayamıyacaktır. İnsan tekâmülü ne kadar büyük bir §ahikava erişirse erişsin kendisine meçhul kalan noktalar ebediyen
bulunabilecektir. Bu takdirde de ihtimallerin ötesi mütefekkirlere,
hele bazı mühim hâdiselerin anahtarlarını ve ip uçlarını ellerinde
tutan araştırıcılara açık kalacaktır. Bu açık kapı, bu yoldan işleyen
mütefekkirlerin geniş ve serbest fikir alanlarında uçmalarına mâni
olmadığı halde, münkirlerinin yolunu kapaması acı bir garabettir. Kendilerine gösterilen açık kapıları «yok» farzederek oradan
geçip erişecekleri hakikatlerden mahrum bırakan taannütleri, iç
huzurlarını da birlikte getirse ne ise... Bu ısrar kendi müstakbel huzurlarını yaratamadığı gibi insanlık kütlelerini derin boğuşma ve
kin dalgalariyle tütsülemeğe de yelteniyor. Beşeriyeti kemiren bu
materyalist felsefe, acaba kendi eliyle mezarını kazan bir mezar
kazıcısına benzemiyor mu?.. Ne yazık ki bu felsefe, insanların yaşamalarını ve refahlarını temine çalışan ilimleri haksız yere sömürüyor. İşte spiritualizmin gayelerinden birisi de bu haksız sömürgeciliğe bir nihayet vermektedir. İlim yalnız bir tek felsefenin bir tek
inanışın malı olamaz. Esasen böyle olsaydı bugünkü tekâmül imkânsızlaşırdı. Artık atom asrı, bugüne kadar gelmiş doğmalar asrını zihniyet itibariyle de «geri» bırakacaktır. Spiritualizmin inkişafiyle
köhne taassub fikirleri, ilmin, hakki ve btaraf ilmin dalgaları arasında eriyecektir. Böylece insanlar görecekler ki artık mucizeler devri
geçmiştir. Bizzat mucizeleri yaratmak insan ruhu, ve onun kültüriyle elde edilir bir meta olmaktadır. Şimdiye kadar hâkim olmuş
doğmaların tersine şöyle bir kaziye koymak yerinde olacaktır:
«Tabiat kanunlarından korkarak değil, severek ona hâkim oluruz.»
ve bu hâkimiyet, bizi ölü kudretinin asil mahlûku olmaya daha lâyık ve müstaid kılar.
Munsifane düşünülürse bu telâkki şayet maddî hâdiseler, makul ve müdellel bir kat’iyetle ispat edildikten sonra yapılmış olsaydı bir diyecek kalmazdı. Fakat hâdiseler mütemadiyen bu inkârcılığın aleyhine inkişaf edince mütefekkirler de haklı bir hamle yaratır. Ruhun varlığını ispat eden delilleri başka bir kısımda görmüştük «Ruh nedir» e bakınız). Ruhun, bedenden müstakil olarak varlığı böylece kabul edildikten sonra onunla konuşmak ve muhabereye girişmek tâli bir teknik mesele haline girer. Mademki insanların öldükten sonra mahvolmayan bir cevherleri vardır ve bu şuurlu ve müdrik cevher kâinatın herhangi bir mekânında mevcudiyetini muhafazaya devam ediyor. O halde onunla irtibata geçmek zarurî bir neticedir. Bunun tekniğini ve usullerini müteakip bahiste
anlatacağız.
Bir kuşlg veya maymunla konuşmayı arzulasak ne yaparız?.. Ya
onun dilini öğrenir veya ona kendi dilimizi öğretiriz... İşin kestirmesi
hangisidir?.. Bu telâkkye bağlı bir iş... Bizden başkalarına dışımızdakilere hükmetmek her vakit kolay bir iş değildir. O halde bizim biraz
gayret göstererek kendimizi sıkmamız ve olaya kendimizi uydurmamız daha kestirme olacak. İşte ruhlarla muhabere işinde de bu
yolu görmek yerinde bir iş olur. Fakat burada dikkat edilecek noktalar var. Evvelâ ruh, karşımızdaki kemikli, etli beden gibi bir vasıtaya malik deiğidir. Onun esirden daha seyyal, daha yumuşak ve
ince (ileride perisperiden^ bahsederken burası daha iyi anlatılacaktır.) bir vasıtası vardır. Bizim kaba maddelerimizdeki ihtizazlar ona,
nisbeten daha kolaylıkla geçebildiği halde onun çok ince ve karışık
olan ihtizazları (şijeşimleri) bizim kaba maddelerimize (ve bedenimize) güçlükle tesir edebilir. Bunu daha iyi anlayabilmek için
şöyle düşünelim: Bir zili çaldığımız zaman (sulb) bir cisim olan
zilden çıkan sesler sulb cisimden biraz daha seyyal olan mayi de ve
çok daha seyyal olan havada inikâslar gösteril». Yani pirinç madeni
gibi katı bir cisimden çıkan ses dalgaları hava gibi çok yumuşak
cisimlere tesir eder ve orada da ses dalgaları yapar. Tersine olarak
havadaki dalgalar, sesler vesaire acaba bu madene tesir edebilir mi?
Ya hiç etmez veyahut da pek az eder^. Bunun gibi ruhdaki dalgalar da bize ya hiç gelmez veya gelse de biz anlayamayız. Ancak bazı
hususî şartlarla o da. pek kaba ve yarım yamalak bazı tesirler alabiliriz. İşte spiritizmenin güçlükleri ve görülen bazı hatalar hep
bu farklardan doğar... Onun için araştırıcılar bu farklara çok dikkat etmelidirler. Hükümlerini lehte veya aleyhte verirken daima
bu noktalar göz önünde tutulmalıdır.
Bir insan günlük hayatının bütün dağdağalı, gürültülü işleri
içinde bunalırken sinirleri aklı, fikri, iradesi, dikakti v.s. hep bu
işlerle uğraşır. Beden makinesi yalnız bu, günlük hayat vibrasyonlarına göre ayarlanmıştır Bu, dünya vibrasyonları ise beden yapımızın fiziko şimik unsurlarını ilgilendiren kaba madde titreşimleridir. Yani ya bir sulb cismin ihtizazı veya hareketidir, ya mayi veyahavanın ihtizazıdır. Bu kaba ihtizazla, yine kendi nevilerinden maddeleri ilgilendirir. Fiziğin meşhur ve mühim bir hâdisesi var dır ki
buna Rezonans «Resonnance» derler. Bu, tabiatin sevgi nev’inden
bir kanunudur. Mahiyeti ve mihanikiyeti hakkında hiç bir şey bilmediğimiz bir kanundur. Aynı şekilde akord edilmiş iki kemandan
birisinin meselâ (Lâ) teli vurulduğu zaman diğer kemanın aynı
teli — el dokunmadığı halde—, titremeğe ve (Lâ) sesi çıkarmaya
başlar. Burada denir ki bu iki (Lâ) teli arasında bir sempati vardır. Onun için birisi çalındığı zaman diğeri de ona uyar... Bir beden, dünya maddelerinden yapılıdır. Yani atomdan yukarı — hidrojen, oksijen, fosfor, ilh.. zerrelerinden— maddelerden müteşekkildir. Halbuki ruhun öbür dünyadaki tesir vasıtası elektrondan
daha ufak ve seyyal bir haldedir. Nasıl ki bir taş parçasının ihtizazları ile hava zerreleri arasında münasebet kurmak kabadan seyyale, nisbeten kolay ve seyyalden kabaya, nisbeten zor ise bedenden
ruha ve ruhtan bedene de tesir bu şekild koelay veya güç oluyor.
Bir insanın bdenle birlikte bir ruha da malik olduğunu zikretmeğe
bile lüzum yoktur. Fakat dünya vibrasyonlarına ayarlanmış bedeniyle doğrudan doğruya dezenkarne (yani bedeninden ayrılarak
öbür âleme geçmiş olan) ruhlarla münasebete geçmesi mümkün değildir. Ancak bu ayarlanma bazı şartlarla değiştirilebiliyor. (Ruhlarla nasıl konuşulur) bahsinde bunun usullerini okuyucularımıza
sunulmuştur. Ruhlarla münasebete geçmek için o kısımda sayılan
usullerden birisi tatbik edilir. Avrupa ve Amerikada bu yollarla
yapılmış temaslara ait binlerce cilt eser yazılmıştır. Türkçemizde
maalesef bu muazzam spiritualizma kütüphanesinin bir iki cildi bile tam olarak neşredilememiştir. Ruhlarla konuşulabileceğini kabul
etmiyenler arasında — ne tuhaftır— din mensupları ve materyalistler başta gelir. Müteasstb softalar ruh âlemiyle münasebete geçmek
için, dinî akidelerin rasaneti ve şeklî ayinlere riayet gibi şartları
kat’î bir zaruret halinde ileri sürerler. Ve bu mazhariyeti yalnız
«Velî» lere, «Şeyh» lere münhasır kılmaya açlışırlar. Bunun dışındaki münasebetlere şüpheli hattâ «Şeytanî» nazarla bakarlar. Materyalistler ise doktrinlerinin yıkılması endişesiyle bu vak’aları çürütmeğe yeltenirler. Ruhlarla muhabere imkânlarım esassız veya
şüpheli göstermek için ileri sürülen itirazlar arasında hâdiselerin
tahteşşuurla uydurulduğuna kail olanlar var. Tahteşşuur hikâyesi
bilir bilmez bir çok kimselerin en kuvvetli itiraz kelimesidir (delili
değil). Şuur tahteşşuur hakkında (... sahifelere bakınız) burada da
biraz izahat vermek lâzım geliyor. Şuur, bir şey hakkında ruhun
bilgi edinmesidir demiştik. Ruh bir şeyi ya hiç bilmez, yahut bilir.
Meselâ yeni doğan bir çocuk kalem kelimesini bilmez. Eğer yaşadığı müddetçe bunu hiç görmez ve (kalem) kelimesini duymazsa,
«kalem» hakkında şuur sahibi olmaz. Neden? çünkü kalem kelimesinin vibrasyonryle kalem şeklinin vibrasyonu henüz bu yeni beynin
hiç bir hücresinde bir intiba bırakmamıştır. Biz «kalem» sesinin
yarattığı vibrasyonları kulağımızla alır ve onu beynimizin bir yerindeki hücrelerden birisine göndeririz. O hücrenin protoplazmasındaki atomlardan birisi bu gelen vibrasyona (rezonnans) uyarak ihtizaza başlar. Daha doğrusu o ihtizazın halıbına uyar. Bunu daha
kaba ve donmuş bir misal olarak gramofon plâğına benzetiriz. Nasıl ki ses dalgaları alıcı aletin iğnesiyle plâğın üzerine oyuluyorsa,
kulaktan gelen ses dalgası da beyindeki hücrenin atomuna öylece
oyulur. Böylece atomdaki bu ilk intiba, her «kalem» kelimesinin
tekrarlanmasiyle beyin o muayyen kısmındaki hücre atomuna, fizikteki rezonnans kaidesine uyarak tesir eder. Ve ilk intibaın derinleşmesini sağlar. Çocuk ilk defa bir kelimeyi işittiği zaman hemen
bunu zaptedemez. İşte onların sık sık ayni şeyi sormaları bundandır. Şayet çocuk hayatında «kalem» sesi bir defa işitir de bir daha
asla duymazsa, beynin o atomundaki ihtizaz zamanla azala azala
söner ve [Unutma] dediğimiz hâdise husule gelir. Eğer bu ihtizaz
tamamen sönmüş ise kelime veya o mefhum beyinden tamamen
silinmiştir. Binaenaleyh hiç duyulmamış gibi o şey hakkında «şuurumuz» olmazh Henüz tamamen sönmeden «kalem» sözü işitilirse
o zaman [Hatırlama] denilen hâdise vukua gelir. Bu tekrarlanmalar
ne kadar sık ve devamlı olursa o kelimenin beyin atomundaki ihtizazı o kadar devamlı ve derin olur. Beyin milyarlarca hücrelerden
yapılı olduğu gibi her hücre de milyarlarca atomdan mürekkeptir.
Bir hücrede milyarlarca atomun bulunuşunu ona düşen vazifenin
genişliğine intibak edeiblmesini kolaylaştırır... Biz her gün yüzlerce, binlerce, hattâ milyonlarca ihtizazlarla karşılaşırız. Bunların
hemen büyük bir kısmı hakkında daha önceden şuur sahibiyiz. Yani
o ihtizazlarla daha önceden de karşılaşmış ve binaenaleyh onların
intibalarını beyin hücrelerimizin atomlarında taşıyoruz. Daha doğrusu o mefhum hakkında şuur sahibiyiz. Milyarlarca hâdise ile
karşılaştıkça hepsinin şuuruna malik olacağız ve hepsi hakkında
bovı'n a+ornlar’mız'^a ihtizazlar taşıyacağız amma meselâ şu anda
bir kitap okurken veya herhangi diğer bir şey ile meşgul bulunurken «kalem» mefhumu şuur sahamızda değildir. Burada bir gizli
nâzım rol oynuyor demektir. Öyle ya... kafamızda milyarlarca ve
milyarlaca hâdisenin ihtizazları devam edip dururken bunların hepsinin birden ortaya dökülmesi ve faaliyet sahasına akması mümkündeğildir. İrade denilen bir ruh melekesi vardır ki bu ortaya dökülmesi lâzım gelen ihtizazları ayırır ve ortaya döker. Meselâ şimdi
sizlere «kalem» mefhumunu anlatırken buna ait ihtizazlarımı — dikkat ve irademle — harekete getiriyorum. Fakat meselâ kozmoğrafyadan öğrendiğim «Vega» yıldızı hakkındaki şuurumu — bunun gibi namütenahi bir çok mefhumların şuurunu— bu mevzubahsetmekte olduğum meselenin görüşüldüğü anda hatırımdan, uzak bulunduruyorum. İşte şuuruna sahip olduğum halde «kalem» mefhumunu, fikrini, konuşma ve düşüncemin dışında tutmama [tahteşşuur] diyorlar. [Hariç ez şuur] mânasına gelen bu olayı bazıları
tahteşşur, fevkaşşuur, lâ şuur gibi kısımlara bölmek istemişlerse de
mahiyet itibariyle hepsi ayni şeydir. Belki tezahürlerde bazı nüanslar bunlara ayrı isim verdirmiştir. Görülüyor ki bir nesnenin tahteşşura girebilmesi için şuurdan geçmesi, oradan süzülmesi lâzımdır. Yalnız şuurda imajinasyon yoliyle yeni yeni hâdiseler ve varlıklar — dâhiler ve kâşiflerin bulduğu yenilikler gibi— yaratılması acaba şuurun gevşediği uyku esnasında yine ayni mihanikiyetle
tahteşşuurda da hâdis olabilir mi? Burası cidden üstünde durulmaya
değer. Biz şahsen bunun tahaddüsüne taraftarız. Ve bazı spiritik
hâdiseler bunu teyid eder mahiyettedir. Hattâ meyomluğu da bu
yolla geliştirmek bazı müelliflere göre en doğru bir usuldür. Bütün
şuur sahası doldurulmuş bir gramofon plâğına benzetilebilir. Fakat
öyle bir plâk ki her an yeni ihtizazları kaydedebildiği gibi şayet
bir tarafı kırılır veya bozulursa yanındaki kısımlar eski ihtizazları
aynen te’min edebilirler. İrade bu plâk üzerinde hareket eden gramofon iğnesi vazifesini görür. Yalnız gramofonda iğne muntazam
bir yol takip eder ve daima ayni istikamette yürür. Halbuki şuur
sahamızda gezinen «irade» iğnesi istediği herhangi bir istikameti
takip edebildiği gibi bir anda iki üç noktadaki vibrasyonları harekete getirebilir. Keza gramofon iğnesi silsile tarzında ve yanyana
olan hâdise vibrasyonlarını bunun sırasını takip etmek şartiyle
hareket ettiği halde bizim irademiz bu kaideye uymaz. Plâkta iğnenin temas ettiği noktanın vibrasyonları o andaki şuuru temsil eder.
İğnenin temas ettiği noktanın dışında kalan yerlerdeki ihtizazlar
da tahteşşuru temsil eder.
Bütün bu izahattan anlaşılacağı gibi şuur, tahteşşur, fevkaşşuur,
lâşuur isimleri hep dış âlem hakkında ruhun bilgisini ifade eden
bu fiilin zaman ve mekân mefhumlariyle hareketini tazammun eyleyen; velhâsıl hasselerimizin ihsaslar^ karşısındaki reaksiyonlarını
ifade eden tabirlerdir.Burada dikkat edilirse irade herhangi bir kanun veya muayyeniyet vetirelerine uymadan hâdiseleri kendi ruh tekâmülünün icaplarına tâbi olarak tanzim ve idare eder. Medyomların ruh âlemiyle münasebete girebilmek için «izolman» denilen tecerrüd haline, yani iradelerinin sevk ve ilcasiyle muayyen bir maksat ve hedefe doğru şuurunu kullanma keyfiyetinden muvakkaten ayrılması sebebi bu mülâhazalarda sonra daha vâzıh şekilde anlaşılacaktır. Dikkat ve irade
rehberliğinden yahut bir nevi baskısından sıyrılmış olan beynin
bütün vibrasyonları mütesaviyen ve hiç bir rüchaniyete mazhar olmadan serbestçe ihtizazlarına devam ederler. Bu hal yani milyarlar kere milyarlarca ihtizarın hiç bir iç tesire maruz kalmadan
titreşimine deva metmesi dış âmillerin — yani gerek ruhlardan gelecek, gerek dünyadaki enkarneden^ gelecek seyyal vibrasyonlara,
yine rezonnans kaidesine uyarak— tesirlerine müheyya, hazır bir
halde bırakır. Hiç bir muaddil veya mutavassıt hâdiseye maruz kalmadan beyindeki bütün ihtizazların, kâinattaki vibrasyonlara açık
ve onlardan müteessir olabilecek bir hale girmesi demek olan bu
keyfiyeti şöylece bir teşbih ile daha kolay anlatabiliriz.
Öyle bir radyo farzedelim ki istasyonları aramak için kullanılan düğmesiyle, dalgaları idare eden düğmesi yoktur. Fakat buna
mukabil bu iki vazife sanki önceden yapılmış ve her faaliyette bulunan istasyonu alabilecek bir durumda olsun. Yani bütün istasyonları, herhangi dalga uzunluğunda olursa olsun hepsini birden alabilecek bir şekilde hazır ve işlemeğe amade bulunsun.
İşte bizim yukarıda tarif etmek istediğimiz hal budur. Şuuru
muayyen, şiddetli ve bir istikamette çalışmaya hazırlanmış olacak
yerde herhangi dış tesirleri alaiblecek bir passivite ile ruh âleminin seyyal vibrasyonlarından hiç olmazsa bir kısmından müteessir
olabilir bir duruma girmesidir. Rezonnans veya sempati yoliyle o
vibrasyonlara uyacak b^r hale gelmesidir. Bizce, «ruh» un dikkatini ve iradesini şuur dediğimiz (aklın vibrasyonlar tarlası) üzerinde
herhangi bir noktada teksif etmesi, asıl şuur dediğimiz hâdiseyi
teşkil ediyor. Bu noktanın dışındaki sahalar tahteşşuru temsil ediyor. Bu dikkat ve irade serbestçe bu vibrasyonlar tarlası üzerinde
— âdeta bir projektör gibi — öteye beriye hareket ettikçe, dış âlemlerdeki vibrasyonlar kolay kolay bu aklın vibrasyonlar tarlasına
müesser olamıyor. Şayet bu «dikkat ve iradeyi» muvakkaten bu
tarlanın dışında bir noktada bağlar, tesbit edersek o zaman onun
vibrasyonlar tarlası üzerindeki baskısı kalkacağı için dış âlemler
vibrasyonlarının bu tarladaki rezonnansmı kolaylaştırmış oluyoruz: Bizce, İlmî yollardan medyomluğun mihanikiyetini bu tarzda
izah edilebilir. Gramofon plâklarını ilk dolduran Edison bu işi önce pek basit olarak halletmişti. Bir teneke kutuya yuvarlak bir deri
parçası germiş, bunun ortasına da bir iğne tesbit etmişti. Teneke
kutunun derisi kısmında ufak bir hünü vardı. Bu hünüden gelen
ses dalgaları kutunun öbür tarafındaki gergin deriyi ihtizaza getirir. Şayet kendisine bağlı olan iğnenin ucuna bir balmumu tutulursa, derinin sallanmasiyle (ihtizaziyle) balmumu üzerinde bir takım
girinti ve çıkıntılar husule gelir. Bu girinti ve çıkıntılar hünüden
söylenen sözlerin şiddetine ve şekline göre değişik bir şekilde balmumuna akseder. Bu balmumu biraz katica olur, hele bir silindir
üzerine yapıştırılmış olarak, saat gibi hareket eden bir aletle muntazam surette döndürülürse iğnenin balmumu üzerindeki izleri daha muntazam olur. Böylece hazırlanmış balmumu silindirini bir
fonoğraf plâğı gibi doldurma mümkündür. Bu iş bittikten sonra
teneke kutunun hünü olan kısmı da bir deri ile kapanır ve evvelce
yapılan ameliye tekrarlanırsa şaşılacak derecede mükemmel bü:
olayla karşılaşılır. Evvelce hünüden söylenen sözler bu sefer aynen
tekrarlanır. îşte gramofonun basit tekniği budur. Havadaki ses dalgaları iğneyi ihtizaz ettirip balmumu üzerinde nasıl kendisine uygun bir iz bıraktırıyorsa kulağımızdan gelen sesler de beyin hücrelerinin atomlarında öylece iz bırakıyor. Bazan seslendiğimiz zaman
odada bulunan musiki aletlerinin meselâ piyano, ud, kanun gibi
aletlerin hatta ince pardak, sürahi, v.s. nin ihtizaz ettiklerine dikkat etmişsinizdir. Demek ki hava ihtizazları da sempatize olabildikleri takdirde çelik tel, barsak tel, cam, ince maden sefiha v.s.
üzerinde bir takım vibrasyonlar husule getirebiliyorlar. Fakat dikkat edilirse; biz meselâ «Ahmed» diye bağırdığımız halde telde veya
cam kadehde (tın) diye bir ses husule geliyor. Halbuki havadaki
vibrasyon bu (tm) sesinden daha karışıktır. Bu ses ise basit bir veya iki ihtizazdır. Yani birisinin «Ahmed» sesine mukabil diğerinin
«tın» sesi vermesidir. Bunun gibi ruh âleminin ince vibrasyonları da
bizim kaba beyin hücrelerinin kaba maddelerinde —kozmik, enerjik
veya aeriyen bir çok vasıta ve yollardan geçerek — aslındaki mükemmeliyette elbet de tekrarlanamaz. Maamafih ona yakın ve benzer ihtizazları da alabilmesi mümkündür ve bu vakidir. Medyomların yaptıkları da bundan ibarettir. Medyomlar, dış âlemlerden
gelen bu gibi seyyal vibrasyonları dimağları yoliyle alıp, bize ses
kanaliyle bildirebildikleri gibi daha başka ve kolay bir vasıta da
kullanabilirler. Bu vasıta da «yazı» dır. Ellerine kalem aldıktan
sonra yazı yazacakmış gibi kâğıda tatbik edip beklerler. Burada
ellerini otomatik bir alet imiş gibi, kendi dikkat ve iradesinin, kendi şuur akışının emrine değil de haricî müesserlerin emrine terk
ediyor. Nasıl ki kendi kafasından gelen fikirler sinir seyyalelerinin
akışiyle beyninden parmaklarına kadar gelerek istenen işi yapıyorsa yine ayni yollar yani beyinden parmaklara kadar olan yollar
— dikkat ve irade bir tarafa atıirak — dış müesserin tesiriyle bize
yazı halinde aksediyor. Ve biz bu yolla da ruhlarla konuşmuş — daha doğrusu yazışmış— veya münasebet haline girmiş oluyoruz.
Bu anlattığımız vetireler bugünkü müsbet ilmin bize ispat ettiği
şeylerdir. Bunları gözönünde tuttuktan sonra ruhlarla konuşmanın
mümkün olup olmıyacağı artık sorulabilir mi?.. Ruhun varlığını kabul ettikten sonra bu muhabere keyfiyeti de zarurî bir netice olmaz mı?.. Bu izahattan sonra mütaassıb softaların veya materyalist
fikirlerin söyliyecek süzleri, itirazları kalır mı?.. O softalar ki ruhun varlığını kabul ederler de spiritizmayı yadırgarlar... O münkir
materyalistler ki maddeden ayrı ve ebedî olan bir enerjiyi, hattâ
şuurî vasıfta, bir enerjiyi kabul ederler de spiritizmenin aleyhinde
bulunmaya kalkarlar ...Biz ilme istinad etmeyen bir spiritualizmi
tasavvur edemediğimiz gibi onu, dinleri tamamen esassız telâkki edebilecek bir vasıfta olmaktan da tenzih ederiz. O halde acaba spiritualizm, din ve ilmin «telifi beyn» cisi midir?.. Bir çoklarına göre bu böyledir. Bazılarına göre de değildir. Her ne olursa olsun spiritizmeciler
bir çok İlmî metod yollarıyla önceleri din adamlarının kendilerine
münhasır sandıkları hâdiseleri daha mükemmel bir şekilde tekrarlamış ve bu işlerin ilmini kurmuşlardır. Bugün tecribî psikoloji lâboratuvarları bu meselelerin daha henüz karanlık kalmış noktalarını
aydınlatmakla meşguldürler. Yarın bu noktaların da delilli isbatlarmı önünmüze süreceklerinden şüphemiz yoktur.
Ruhlarla muhaberede bulunduğunu söyleyen medyumların bir
çok iddiaları yukarıda saydığımız mihanikiyetlere göre yanlış ve
hatalı olabilir. Bu, hâdisenin sıhhatini ihlâl etmez. Çünkü bu eksik vak’alar yanında hiç bir delil ile inkâr veya reddedilemiyecek
olaylar spitizme kitaplarında o kadar çoktur ki yalnız bunları saymak bile yüzlerce cilt kitap doldurabilir. Şimdi artık en mühim
noktaya gelmiş bulunuyoruz:
Bir medyumun ister yazı ile ister söz ile tekrarladığı fikirler
acaba kendi tahteşşurundan mı geliyor; yoksa hakikaten ruh âleminden mi geliyor? Bunu tesbit etmek erbabınca pek de zor bir
mesele değil. Bu, sizler için de zor olmıyacaktır. Çünkü kontrol vasıtalarımız daima ve her türlü tecrübe için emirlerimize âmadedir.
Yalnız ruhlarla muhabere — (ileriye bakınız) — şekillerine göre lâzım gelen ufak tefek tadilâtı yapmak tecrübeyi yapanın ferasetine, intikal süratine, zekâsına ve kabiliyetine kalmıştır.Meselemizi misallerle izah edersek daha iyi anlaşılacaktır:
Bir spiritizme tecrübesinde tesadüfen merhum babamızın ismi
yazıldı, farzedelim. Gelen ruh o ismi vererek bize kendisini tanıttı, diyelim. O halde kendisini ürkütmeden ölçer, tartarız. Her şeyden
evvel kendisinin bulunduğu pozisyonu tesbit ederiz. Oradaki hali
nasıldır? Bir ıztırabı, bir üzüntüsü var mıdır? Yoksa huzur ve sükûn içinde midir?.. Ne maksatla celseye, toplantıya gelmiştir? Bu
geliş kendi arzusu ile mi yoksa herhangi bir saikle mi olmuştur...
Bütün bunlar önceden tesbit edilir. Burada ilk iş karşımızdakinin
o andaki ruhî durumunu tâyin etmektir. Ondan sonra şuuru ve bulunduğu muhit hakkmdaki bilgisi nelerdir. Bu şuur ve bilgi kendiliğinmen mi olmuştur. Yoksa bir takım hâdiseler veya varlıkların tesiriyle mi husule gelmiştir Bunlardan sonra da gelen ruhun
hakikaten babamızın bizzat kendisi midir, meselesinin halli olacaktır. Burada eğer tecrübe müsbet ve kat’î olursa muterizler hemen «fikir intikali = Transmission de la Panse» meselesini veyahut
daha basit olarak tesadüf ihtimalini öne süreceklerdir. Bu gibi hâdiselerde her iki itiraz da varıd olabilir. Fakat her zaman değil. Hele bir iki tecrübe ile bunlar süratle bertaraf edilebilir. Evvelâ fikir
intikali meselesini bahis mevzuu yapalım: Bunun için ekseriya bazı
şartların bulunması meselâ alıcı ve vericilerin passif kalmaları gerekecektir. Sonra, bu şekilde mumareselere medyomun alışık bulunması icap edecektir.
Tecrübe yoliyle başka fikirlerin de intikal ettirilebilmesi denenecek; bunun da ayni neticeyle münasebeti tetkik edilecek... Fikir
intikali keyfiyetini tamamen bertaraf edebilmek için cansız cisimlere ait hâdise ve hâtıralar — tabiî hiç kimsenin bilmediği— yoklanacak; fikir intikali keyfiyetinin vâki olup olmıyacağı bu araştırmalarla tesbit edilebilir. Bunlara tecrübecinin zekâsiyle icabı hale
göre bulacağı şaşırtmalar da eklenirse mesele kendiliğinden tevazzu
eder. Benim yaptığım tecrübelerden birisinde kızkardeşim gelmişti. Medyom henüz tanıştığım bir bayandı. Tahteşşurunda benim
hemşireme ait hiç bir bilgisi yoktu. Çünk üne beni, de de ailem
hakkında hiç bir şey bilmeyordu. Yeni tanışmıştık, ilk tecrübemiz
yapılacaktı. Bazı hâdiselerden ve konuşmalardan sonra kardeşim
geldi. Medyom onu bütün evsafiyle tarif ediyordu. Benim batlarıma benzetmesi ve böylece tahteşşurundan bir şeyler uydurması
mevzubahs olabilirdi. Kontrola başladım, ölüm tarihini, ölümün
sebebin, sahih olarak söyledikten maada hiç kimsenin bilmediği,
hattâ en yakın dostlarımın da haberdar olmadıkları bir sırrı açıkladı. Kendisine ait kafa tasını istiyordu. Hakikaten de hemşiremin
kafatası evimde mahfuzdu. Bu bir transmisyon muydu? Halbukigerek o celsede gerek başka buluşmalarımızda medyoma kafamdan
ısrarla telkin etme kistediğim fikirlerim boşa gitti. Hiç birisine cevap alamadım. Demek ki medyomumda bu transmisyon kabiliyeti
yoktu. Diyebiliriz ki ben irademle zorlayarak bir fikir yollamak
istedim amma buna muktedir olamadım. Fakat herhangi bir anda
bir noktaya teksif ettiğim dikkat ve irademin dizgininden kurtulmuş olan ve benim tahteşşurumda vibrasyon halinde bulunan kafatası hikâyesi böyle dalgın ve başka bir şeyle meşgul anımda, medyoma tesir etti. Fakat bu da varid olamaz. Çünkü ayni akşam devam
ettiğimiz tecrübede benim de kafiyen şuuruma girmemiş olan ve
esasen giremiyecek olan başka bir hâdise de tekrarlandı. O hâdise
de şudur:
Kardeşim henüz hayatta iken anneme kâhkülünden kestiği bir
demet saçı hatıra olarak vermiş imiş. Bu saçlar bir zarf içinde konmuş ve senelerce unutulmuştu. Benim kafiyen haberim olmıyan bu
saç hikâyesi o akşamki celsede mevzubahs oldu. îşin en enteresan
tarafı bilâhare kendisinden tahkik ettiğim ve tecrübe esnasında
îzmirde bulunan annem bu zarfı tam 15 sene evvel tesadüfen benim
kitaplarımdan birisinin arasına koymuş. O geceki tecrübede bu
yer de haber verildi. Ve ben saçları olduğu gibi söylediği yerde
buldum. Transmisyon keyfiyeti ve daha bir çok itirafları kökünden
halledecek en ciddî bir bir vesikayı burada sırası gelmişken okuyucularıma takdim edeyim:
İngilterede bir tecrübe yapılıyor. Medyom henüz orta tahsil
çağında pek genç bir kızcağız. Bir gün bu medyomun garip bir dil
ile bir şeyler konuştuğu görülüyor. Nihayet medyoma bunun ne
olduğu soruluyor. O da, Eski Mısırda 18 inci Dinastı’ye ait bir hâdiseyi o zamanın diliyle anlattığını ve kendisinin o zamanlarda
— yani bundan binlerce sene evvel— yaşamış olduğunu söylüyor,
îşi ciddiye alıyorlar. Ejiptologlar — yani eski Mısır dili ve yazısiyle
uğraşan âlimler— geliyor. Fakat onlar da bu kadar eski bir dil
hakkında pek, pek az şey bildiklerini anlıyorlar .Derken bu işin
dünyada en selâhiyet sahibi üstadı Almanyada bulunup çağırılıyor.
Onlar da kısmen ânlayabiliyorlar. Ve hemen makineler getiriliyor,
kızcağızın söyledikleri birer birer plâğa alınıyor. Bu sözler zaptedildikten sonra medyom şimdi size bu sözlerin o zamanki yazılış
şekilleriyle — yani Hiyeroğlif denilen ve havas sınıfının yazısı olan
bir yazı ile — yazayım, diyor. Ve bugün bile şöyle böyle ressamların
hemen bir anda karalayamıyacakları kadar ustalıkla Hiyeroglifleri
diziyor. Bunu da kâfi görmiyen medyom bu sefer bu yazıların seslerini, delâlet ettikleri mânalaıı veriyor. Ve İngiliz harfleriyle Fonetiğini de kaydediyor. Bugün bir kitap halinde neşrolunmuş olan buharikulâde hâdiseyi İngilizce bilen zevata tavsiye ederiz. Kitabın
ismi «Ancient Egypt Speakes» dir. İngilizce bilen ciddî ruh araştırıcılarının okuması faydalı olur. Burada da görülecektir ki transmisyon keyfiyeti kafiyen varid değildir. Çünkü bunu tamamiyle
bilen dünyada hiç bir âlim yoktur. Keza hâdise tahteşşuur hikâyesiyle de uydurulamaz. Müsbet bir ilim heyetinin tetkikinden geçmiş
ve hakikaten o zamanın hâdise ve tarihî vak’alarını ihtiva ettiği
hayretle görülmüştür. Buna benzer hikâye ve hâdiseler spiritizme
kitaplarında o kadar boldur ki her kitapta bir kaç misal bulmak
mümkündür. Bütün bu olaylar insafla gözönünde tutulduktan sonra hâlâ medyomlar tahteşşurlarından uyduruyorlar, yalan söylüyorlar, veya fikir intikali yoliyle karşılarındaki insanların tahteşşuurlarını okuyorlar denirse daha fazla ikna vasıtamız kalamıyacağı
için kendilerini fikirleriyle başbaşa bırakırız. Ve onlar bizi, biz onları dalâlette yürüyenler addederek yolumuza devam ederiz.
Îlmî yollardan ve onun imkânlarını kullanarak ruhlarla münasebete geçmenin mümkün olduğunu gördük. Muvaffakıyetsizliklerin yine ayni metodlar takip edilmek suretiyle sebepleri tesbit
edilebilir. Biz insanların tabiat hâdiselerine, mutlak bir hâkimiyet
iddiasında bulunabileceğini ummuyoruz. Maamafih o kanımlarm
br çoklarına da şimdiden hâkim bulunduğumuza eminiz. İleride takip edilen tekâmül safhalarının zarurî bir neticesi olarak bugünlük bilemediğimiz bir çok kanunların da kudretlerimize katılacaklarına inanıyoruz. Fakat bunu söylemekle yine de tekrardan çekinmiyeceğiz ki bu mazhariyet bize, bütün tabiat kanunlarına mutlak
bir hâkim sıfatiyle bakabilmek gururunu ebediyen bağışlamıyacaktır. Biz belki yerin hâkimiyiz, göğün bir kısmını da hüküm altına alabiliriz amma meselâ ayın dünya etrafındaki dönüşünü veya
dünyanın güneş etrafındaki seyrini ebediyen değiştirebilmek imkânına malik olamıyacağız. Bu ise kâinatın bir zerresine bile hükmedememektir. Maddeler üzerinde bile böylece tezahür eden aczimiz şuurlu, iradeli bir kudret olan ruh üzerinde ne dereceye kadar müessir olabilir. «Ben elimdeki zinciri beş yüz defa bırakıyorum.
O da beş yüz kere yere düşüyor. Yaptığınız ruh tecrübelerinde böyle riyazi bir kafiyet göremiyorum. Onun için de inanamıyorum.»
diyecek kadar hâdiseler karşısında analitik muhakeme kıtlığı gösteren münevverlere rastladık. Şuur ve irade denilen melekenin
kanunlara mutlak bir cebriyette uymadığını; maddenin yalnız böyle kanunların imkânına mutavaat .ederken, hayatî varlıkların bu
kanunlar dışındaki bütün imkânlardan herhangi birisine ya mutavaat eder ya etmez olduğunu bilmezler mi?..
Ruhlarla münasebet tesisine mâni hikemî, fizikî veya felsefîdüşünceler bizce yersizdir. En çok zihni yoran düşünce mânevi bir
varlığın maddî bir varlığa nasıl tesir edebileceğidir. Biz yukarıki
satırlarda bu hususta şüpheleri silici bazı fikirler söyledik. Maddenin bizce kaba ve maddî vasıflarını taşıyan halleri zerrelere kadar
gidiyor. Atoma geçince .artık madde, bildiğimiz hususiyetleri kaybederek cevherin aslının tek olduğunu gösterir bir hal alıyor. Halbuki ilim bize atomun da son bir merhale olmadığını söylüyor.
Onun altında âdeta namütenahiye doğru derinleşen bir korpiskül1er âlemi çıkıyor. İşte buradan itibaren bizim alışık olduğumuz maddî vasıflar kayboluyor. Buna ilim şimdilik enerji ismini veriyor,
lâkin biz bunun da elektron ötesi varlıklardan — yani maddî bünyeden— müteşekkel olduğuna kaniiz. Bu hal küçüle küçüle maddî
vasıflar ma’nevî dediğimiz vasıflara yaklaşıyor. İşte böyle bir «sonsuz küçük» âlemin cevherlerinden yapılı bir vasıta acaba aracılık
yapıp da ruh ve insanlar arasındaki münasebetleri tesise yardım
edemez mi?.. Esasen spiritler ruhun öbür âlemde, hattâ ne kadar
tekâmül ederse etsin daima perisperi dedikleri bir seyyal vasıtaya
sahip olduklarını söylerler. Bunun mevcudiyeti ve tesir dereceleri
(... sahifeye bakınız) görülmüştü Bu aracı vasıtanın mahiyeti hakkında biraz düşünmekle meselenin halli kolaylaşır. Dünyamizda da
hava — mayi— sulb cisimler arasında birinden diğerine geçebilen
tesirleri biliyoruz. Nitekim deniz altında dinamitle patlatılan bir
kaya parçasının çıkardığı ses sulbden mayie, mayiden havaya oradan da (kulak - sinirler yoliyle) beyne geliyor. Tersine olarak dalgıçların deniz altında iken deniz üstündeki havaî vibrasyonları
— yani seda dalgalarını— işitebiliyorlar. Keza güneşin hararet ve
ziya dediğimiz vibrasyonları dünya ile güneş arasındaki — havasız
ve esirden müteşekkil— seyyalevî maddeciklerin titreşimi yardımiyle dünyamıza kadar geliyor. Ve dünyayı çevreleyen hava tabakasını da ihtizaza--getirerek yere kadar geliyor. Yerde de hem kaya
gibi sulbleri, hem de deniz gibi mayi cisimleri ayni ihtizaza maruz
bırakarak onlara da tesir edebiliyor. Bu mülâhaazlarla, ruhtan,
bedene müessir olabilen vibrasyonların gelmesi hayalî sayılmamalıdır.
Bu izahatla anlaşılacaktır ki, ruhlarla insanlar arasında muhabere tesis etmek için İlmî bir mahzur yoktur. Bu kitabımızda yer yer
göreceğiniz temas hâdiseleri de bunu ispat eder mahiyettedir. Ruhlarla konuşulabileceğini kabul ettikten sonra şimdi bunun nasıl
mümkün olabildiğini ve bu hushsta şimdiye kadar gelenlerin neler
düşündüklerini görelim.

kaynak:İshak L.Kuday - Spiritualizm (Ruh Alemi)

Alıntı ile Cevapla
 

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148