Mertebeler
AÇIKLAMA
Yukarıdaki mektubda murakabe muamelelerinin kısımları anlatılmaktadır.
Cenab-ı Allah: “Allah herşeyin gözeticisidir”[39] diğer bir âyet-i celilede “Sen gözet.” [40] buyurmuştur.
Bazı büyükler; “Kim kendi ile Allah arasındaki mukarabeyi sağlamlaştırmazsa keşif ve müşahadeye ulaşamaz.” buyurmuşlardır.
Büyüklerden birisi de: “Murakabe; kulun bütün hallerinde Allah Teâlâ’nın kendisine vakıf ol*duğunu devamlı olarak düşünmesidir.” buyurmuştur.
Bir diğer büyük de “Kim düşünceleri ile Allah’ı murakebe ederse; Allah da onun uzuvlarını günaha girmekten muhafaza eder.” buyurmuştur.
Şeyh Murtaiş kaddese’llâhü sırrahu’l azîz “Murakebe; bütün bakış ve konuşmalarında, Allah’ı düşünmek için sırrını korumaktır.” derken: Şeyh’ül İslam Abdullah Herevi kaddese’llâhü sırrahu’l azîz:
“Murakebe devamlı olarak maksadı mülahaza etmektir.” demiştir.
Başka birisi de:
“Murakebe; sırrına Allah’tan başkasının girmesini engellemek, hata ve günah işle*mekten utanmaktır.” demiştir. Yine bir başkası da:
“Murakabe; sıfatları mülahaza ederek, vakitleri muhafaza etmektir.” demiştir. Bir Allah Teâlâ dostu da:
“Murakabe: kalbe gelen hatıralara kontrol altına almak ve sırrı muhafaza etmektir.” buyurmuştur.
Murakebe birkaç mertebedir. Birinci derece, kâinatı seyredip devamlı Hak Teâlâ’ya seyr-ü suluk edenlerin mertebesidir. İkinci mertebe Allah Teâlâ’ya itiraz ve ona ters düşmekten sakınmak, Allah Teâlâ’nın devamlı seni gözettiğini düşünmek suretiyle yapılan murakabedir. Bunun derecesi birinciden daha yüksektir.
BİRİNCİ MERTEBE kalbin Allah Teâlâ ile hazır olmasıdır.
İKİNCİ MERTEBE Allah Teâlâ’nın devamlı sana baktığını düşünmendir. Bu durumda sen kendi fiilinle onun fiiline kendi iradenle onun iradesine ters düşmezsin. Sonra da senin fiilin O’nun fiilinde ve senin iraden O’nun iradesinde fani olacaktır. Bu fenaya hazırlık manasında olan şuhudî mu-rakabe; ancak Bari Teâlâ’nın tecellisinin nuru ile olur.
ÜÇÜNCÜ MERTEBE ise Tevhid ilmine yönelmek için ileriye bakan gözünün mütalasıyla fezeli murakabe etmektir. Ezel manasını hazır bulundurmak; Hakk Teâlâ’nın herşeyden önce olduğunu mütalaa etmektir. Ezelin ezeliyetini kıdem-i zati ile müşahade ederek bu şuhudla birlikte tevhid-i zati ilmine yönelip Allah Teâlâ’nın herşeyden önce olduğunu bilmektir. Öyle ki gerek zamanın içinde, gerek evvelinde, gerekse sonrasında; her şeyin Zat-ı Bari Teâlâ’dan sonra olduğunu bilir.
Ezeli olan her mananın ebedi vakitlerden bir vakit zahir olacağını görecektir. Ezelin uhudunu ebed ile birleştirecektir. Kendi şahsını da Allah Teâlâ’nın ezelde tecilli ettiği manalardan bir mana olarak görecektir. O’nu görmekle de nefsini yok edecektir. Çünkü şuhud; Hakk’ın Hakk için Hakk ile görülmesidir. Bu durumda kul murakabe bağından kurtulur. Zira murakabe demek; kendini Allah-u Teâlâya bağlamak demektir. Bu durumda zaten kendi sureti fena bulup bütünüyle Hakk’a bağlanır.
Bunu bilince ortaya çıktı ki; murakebe; ihsanın gereğidir. İhsan makamının kemalatı Nakşî Tarikatı’yla elde edilir. Cibril aleyhisselâm hadis-i şerifinde bu murakebeye işaret edilmiştir, Şöyle ki;
Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Cibril-i Emin’in ihsanın ne olduğunu sorduğu zaman O: Allah Teâlâya Onu görüyormuş gibi ibadet etmendir. Her ne kadar sen Onu görmüyorsanda, Onun seni gördüğünü düşünmendir.[41] diye murakabeyi tarif ederek cevap vermiştir.
Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem bu hadis-i şeriflerinde; Allah Teâlâ’nın murakebesinin ve yüceliğin tasavvurunun iki kısımdan olduğuna işaret etmiştir.
Birinci Kısım: Hakk’ın müşahadesinin galip gelmesidir.
İkinci Kısım: Hakk’ın kendisini daima kontrol ettiğini müşahade etmektir. Çünkü Cenâb-ı Hakk, her iki halde de kulun yaptığından haberdardır.
Allah Teâlâ her nefsin yaptığını ve bütün mahlûkatın hareket ve sükûnetlerini görendir. Kul birinci halde ibadetlerinde kusur yapmaya yaklaşmadığı gibi ikinci halde de, kusur yapmaya yaklaşmaz. Allah Teâlâ’nın ona vakıf olmasını, kendini gördüğünü, kemal-i azametini ve açık Celalini bilmesi, her iki durumda da aynıdır.
Murakebe her hayrın aslı ve Hakk’tan kopan için Allah Teâlâ’ya bağlanma vesilesidir.
Nakşibendî Sadatı’na göre murakabe bir kaç mertebe ve bir kaç derece üzerindedir.
Birinci derece: Allah Teâlâ’nın marifetinde seyrü sülük sırasında devamlı Hakk Teâlâ’yı gö*zetmektir. Bu şekildeki murakebeye “Ehadiyet Murakebe’si” denir. Âlem-i emirdeki beş lati*fenin makamlarını geçip, kalbin teveccühü yükseldikten sonra bu murakebe ile meşgul olur*lar. Âlem-i halktan olan beş latife artık nefs-i natıkanın seyrine girmişlerdir. Bu şuhudda âlem-i halktan olan latifeler nefs-i natıkanın ta kendisidir.
İkinci derece “akrabiyet murakabesidir.” Allah Teâlâ’nın nefsinden daha fazla sana yakın ol*duğunu bilmen ve düşünmendir. Bu murakebenin delili, “Biz insana şah damarından daha yakınız.”[42] âyet-i celilesidir. Cenab-ı Hakk’ın bütün haretek ve sekenatında takdiriyle sana baktığını düşünmekle birlikte nefsinden daha fazla sana yakın olduğunu biimendir. Bunun delili:
“Gözler O’nu idrak etmezler. O gözleri idrak eder.”[43] âyet-i celilesidir.
MURAKEBENİN DÖRDÜNCÜ MERTEBESİ “ilmiye murakebesi” dır. Bu murakebede Allah Teâlâ’nın her an kalbe geleni bildiğini düşünmen ve bu şekilde kalbini bütün kötü ve çirkin hatı*ralardan muhafaza etmendir. Bunun delili “Allah kaiblerin içindekini hakkıyla bilir.”[44] âyeti celilesidir. Daha sonra
BEŞİNCİ MERTEBESİ olarak “failiyet murakabesi” gelir. Zatının ve fiillerinin Allah Teâlâ’nın fiillerinden olduğunu murakebe etmendir. Bunu düşünmekle, zorlukta ve bollukta Allah Teâlâ’nın bütün fiillerine rıza göstermen mümkün olur. Bunun delili; “Muhakkak senin Rabbin dilediği*ni yapandır.” [45] âyet-i celilesidir.
Sonra ALTINCI MERTEBE gelir. Bu mertebede ‘mülkiyet murakabesi’ yapılır. Zatının ve sahip olduğun herşeyin Allah Teâlâ’nın mülklerinden bir mülk olduğunu düşünerek mülkünde ona karşı gelmeyeceksin. Bütün işlerini kendisine bırakacaksın. Her halinde ona tevekkül edeceksin. Bu murakabeye delil:
“Hak onun dediğidir. Mülk de onundur.” [46] âyeti celilesidir.
YEDİNCİ MURAKEBE MERTEBESİ “Hayatiyyet murakebesidir.” Ebedi hayat âlemlerin Rabbi olan Allah Teâlâ tarafından ihata edilmiştir. Böylece kendi sıfatını O’nun sıfatında zatını O’nun zatında fena etmiş olursun. Nefsinin varlığı yok olmuş olur. Bütün işlerini Hayy ve Kayyum olan Allah Teâlâ’ya bırakırsın. Bunun delili: ” Ebedi hayat sahibi O’dur, O’ndan başka hiç*bir ilah yoktur.” [47] mealindeki âyettir.
SEKİZİNCİ MURAKEBE MERTEBESİ “Mahbubiyyet Murakabesi” dır. Nafile ibadetlerle çok fazla meşgul olmakla Allah Teâlâ’ya yaklaşarak, onun muhabbetinin sana hasıl olmasıdır. Bu durumda Allah Teâlâ’nın hadis-i kudside: “Kulum nafile ibadetlere devam ede ede bana yaklaşır ve ben de onu severim…” buyurduğu hakikat gerçekleşir. Kulun nafile ibadetlerle Allah Teâlâ’ya yaklaşması Allah Teâlâ’nın kulu sevmesine sebeb olmuştur. Mükâfat amelin cinsine göredir. Bu murakebenin delili;
“Allah onları sever, onlar da Allah’ı sever.” [48] âyeti kerimesidir.
DOKUZUNCU MERTEBE ‘tevhid-i şuhudi’nin murakabesi” dır. Bu ne tarafa yönetirsen yönel basiret gözüyle Allah Teâlâ’yı önünde görmendir. Ebu Bekir Sıddık radiyallâhü anh “Ne gördüysem, Al*lah’ı o gördüğümün evvelinde gördüm” buyurmuştur. Bu hale delil de:
“Siz ne tarafa yönelirseniz, orası Allah Teâlâ’ya ibadet yönüdür.” [49]âyeti keri*mesidir.
Salik mücahede ile bu murakabelerle meşgul olmaya devam ederse, müşahade mer*tebesine yükselir. O zaman bütün hallerinde seyr-i enfusi başlangıcı olan murakebe-i maiyyet ile meşgul olması vacip olur. Seyr-i enfusi arşın üstünde olup Allah Teâlâ’nın ‘Zahir’ isminin başlangıcıdır. Burada telkin edilen maiyyet murakabesi Allah Teâlâ’nın zatına yönelmektir. Bu mer*tebede Allah Teâlâ’nın:
“Siz nerede olursanız olun Allah (ilmiyle kudretiyle) sizlerledir.” [50] âyetinin hakikatına vakıf olunur. Artık nimet ve ihsan sahibi Allah’dan feyiz bekleyecektir. Buradaki feyzin kaynağı, nefisten başka yalnız diğer dört latifenin zikirleridir.
Bu makamda önce fena fi’ş-Şeyh makamıyla müşerref olunur. Bu makamın birçok faydaları vardır. Ancak tadanlar bilir. Sonra hakikatta ve nefsü’l-emirde kevn âleminden Hakk Teâlâ’nın aynası fena fi’r-resul makamıyla müşerref olur. Sonra da fena fülah ve Beka billâh makamlarıyla şereflenir.
Varlık âlemindeki eşyaların nasıl Allah Teâlâ ile birlikte olduğu hakikati kendisine lütfedilir. Yalnız bu beraberlik mahlûkların birbirleriyle olan beraberliği gibi değildir. Başka şeylerin biribirine girmesine benzemez. Bu beraberlik velâyet-i suğra ile şereflenmiş hal sahibi ile Allah Teâlâ arasındaki Rabbani sırdır.
Güneşin gündüz zahir olmasından daha fazla bu hal salik için zahir olur. Dünya ve içindekiler, gökler, arş, cennet, cehennem, hâsılı bütün mevcudat, salikin basireti yanında güneşin ışığında görülen bir zerre hükmündedir. Bu makamda şu tehlikeden korkulur. Salik kendini terbiye eden mürşidini unutup kendini de kâmil görebilir. Zira nefsini bütün mülkün maliki ve bütün tasarrufların kendi emir ve iradesine göre olduğunu görür. Hâlbuki nefs bü*tün fiillerin kemalatıyla ve zahiri isimlerle müzeyyen olmuştur. Riyaset ile kaim ve enaniyet ile daimdir. Bu durumda yapılması gereken, kendisini tamamlayan mürşidi ile ruhani irtibatı*nı kuvvetlendirmektir. Böyle yaparsa mürşid-i kâmil onu bu hallerden kurtarır.
O kimse hâlâ daha nefsin berzahına bağlı, dildeki zikr-i tehlilin kafesine mahbustur. Bu makam, zikrinde ve tehlilinde ‘la mevcude illallah’a’ doğru terakki etmeye kuvvetli bir sebebtir. O zaman kendisine tevhid-i şuhudi zahir olur. İnâyet-i ilahi cezbe ve sülük ile kendisine refakat eder. Nefs fena bulup enaniyeti yok olur. Daha sonra konumuzun başında zik*rettiğimiz üç mertebenin üçünde de zahir olan murakabelere göre enaniyyet ve nefisten bir şey bırakmamak üzere kalbin Allah Teâlâ’nın zikriyle sükûn bulması hâsıl olursa, o mertebelerdeki zahiri isimlerin hakikati batını isimlerin başlangıcı olan noktaya yetişmekle enbiya-ı izamın velâyeti ki bu velâyet-i kübrâdır- kendisine hoş geldin der.
Allah Teâlâ’nın ihsan kaynağından kendisine refref-i vücud hediye edilir. Salikin varlığından yok olma ve onunla birleşme meydana geldikten sonra ortak nübüvvet kemalatının seyrine başlamaya hak kazanır. Bu makam salikin içine yansımak suretiyle kendisine devamlı tecelii-i zât hâsıl olur.
Bu makam, kemalat-ı nübüvvet île tabir edilir. Bu aziz makamda salikin terakkisi, farzları eda etmek, Allah Teâlâ’nın kadim kelamını okumak, bütün âleme rahmet olarak gönderilen Fahr-i Alem Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme mutabaat ve sıfatların kaydından sıyrılıp Allah Teâlâ’nın zat murakebesiyle mümkün olur.
Bu makam avamda toprak unsuru ile olur. Bu makamdaki bütün varlıklar ve renkler gözlenir. Keyfiyyet ve misliyyet diye bir şey kalmadığından tam bir hayret ve şaşkınlığa dü*şer. Böylece Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin “Ey Rabbim benim sendeki hayretimi artır.” [51]mealindeki hadis-i şerifine mazhar olunur.
Burada nefsin hiç alakası kalmaz. Delil gerektiren konular kendisi için açık olur. Zanni olan şeyler yakîne dönüşür. Kurân-ı Kerim’deki mukatta harflerin sırlarının manası bu makamda insan için açılır. Bundan dolayı Mevlana Halid kaddese’llâhü sırrahu’l azîzin işaret ettiği gibi mukaddes hakikatların sırlarının manaları kendisine zahir olur.
Bu Allah Teâlâ’nın fazl u ihsanıdır. Allah dilediği kişiye verir. Allah Teâlâ büyük fazilet sahibidir.[52]
__________________
“gücümü, içimdeki güçsüzlükle boğuşurken tükettim.”
|