Tekil Mesaj gösterimi
  #2  
Alt 26.01.24, 13:25
Skoda - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Skoda Skoda isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Daimi Üye
 
Üyelik tarihi: 27.01.20
Bulunduğu yer: İstanbul
Mesajlar: 1,287
Forum Puanı: 3468
Etiketlendiği Mesaj: 36 Mesaj
Etiketlendiği Konu: 0 Konu
Standart

SIRLAR ALEMİ

Mevlâna Şeyh Muhammed Nazım El-Hakkani k.s Hz.

Bizim yolumuz Nakşibendilerin yolu, yani tarikatımız sohbetle daimdir, hayır da cemiyettedir. Onun için bu sohbet rükun sayılır. Şah-ı Nakşibendi (k.s.) Hazretleri'nin ruhaniyetinden istimdat edelim. İmdat talep edelim. Bu alemde her şeyin bir gayesi vardır. Yani gayesiz bu kainatta El-cüz'ü la ye tecezza (atom) yani parçalanmasına artık imkan olmayan cüz, o da yoktur. Acaba parçalanamayan cüz var mıdır? El-cüz'ü la yetecezza, eğer bir cüz var ise onun da yarısı düşünülebilir. En son parçalanamayan cüz dediğimizde, artık madde aleminin ucuna ve ondan da artık araz olmayan yere yetişilmiş olur. Cisimler neden müteşekkildir? El-cüz'ü la yetecezza; Alemde bir hacim tutan bir arazdır. Bölünemeyen en küçük parça dediğimizde, yani artık onun bu alemde bir hacim tutmaması demektir ki, elektronlar hakkında iki nazariye vardır. 1. Bir kütlesi var. 2. Bir kütlesi kalmamıştır, dalgadan ibarettir. İşte o artık mülk ile melekut aleminin hududunun üzerinde kavuşması demektir. El-cüz'ü la yetecezza manası; Artık bölünemeyen parça dediğimizde, Melekut aleminin kudret denizleridir. Cenab-ı Hakk, o kudret denizlerinden bu mülk alemine nakleder, kudreti dondurup ilahi sanatıyla suret verir. İstediği şekilleri verip bu vahdet denizlerinden bu kesret alemini, bu çokluk alemini meydana getirir.

Kudret en son noktada çözülür yani kudret erir. Cenab-ı Hakk'ın iradesi "Toplan!" dediği vakitinde toplanır ve zerre meydana gelir. Zerreleri de atomlar kaç türlüyse, Bire bir, bire üç, bire beş diyerek yine etrafında dolaşanların adedine göre tayin eder. Kendi iradesi ne yoldaysa, o süretle o kadar çeşit atomların yapı taşlarını (mülk aleminin yapı taşlarını) meydana getirir. Sonra o atomların molekülerle geçmesi, daha büyük atomlarla kolonilere tayin olur. O koloniler cemadatta başka türlü duruşta, cemadattan sonra nebatatta duruşları başkadır. Yani ilahi sanatla, ilahi hikmetlerle, ilahi iradeyle, Cenab-ı Hakk'ın hikmeti, nebat ve nebat köklerindeki sır ile o cemadatı halledip topraktan kendi içerisine alıyor. Topraktaki sır, çeşit türlü atomlar, tohumlar ve kökler muazzam bir kimya laboratuarının veya muazzam fabrikanın yapamadığını yaparak her bir nebatata bir süret verir. Cenab-ı Hakk bildiriyor, aynı suyla sulanan, aynı toprakta bulunan hesaba gelmez çeşitte nebat meydana getiriyor.

"Ve huvellezi enzele mines semai ma; fe ahrecna bihi nebate kulli şey'in fe ahrecna minhu hadıran nuhricu minhu habben muterakiba, ve minen nahli min tal'ıha kınvanun daniyetun ve cennatin min a'nabin vez zeytune ver rummane muştebihen ve gayre muteşabih, unzuru ila semerihi iza esmere ve yen'ıh, inne fi zalikum le ayatin li kavmin yu'minun./ Enam-99" "O, gökten su indirendir. İşte biz onunla her türlü bitkiyi çıkarıp onlardan yeşillik meydana getirir ve o yeşil bitkilerden, üst üste binmiş taneler, hurma ağacının tomurcuğunda da aşağıya sarkmış salkımlar üzüm bahçeleri, zeytin ve nar çıkarırız: Her biri, birbirine benzer ve her biri, birbirinden farklı. Bunların meyvesine, bir meyve verdiği zaman, bir de olgunlaştığı zaman bakın. Şüphesiz bunda inanan bir topluluk için (ALLAH'ın varlığını gösteren) ibretler vardır." Cenab-ı ALLAH ölü toprağı sırlı taneciklerle uyandırıyor.

Hayatın sırrı suda, suyu vererek o toprakta ne varsa canlandırıyor. Toprağı yalasan şeker yok, toprağı yalasan yağ yok, toprağı yalasan tuz yok. Her çeşidine çeşit türlü tat var. Zeytin topraktan ne alıyor? Zeytinin aldığını hurma almaz, darının aldığını pamuk almaz, arpanın aldığını buğday almaz. Sırrı nedir? O tohumdadır. Amma Cenab-ı Hakk'ın ilahi sanatı atomları tertib eder, atomlar ilahi iradeyle yürür Topraktan nebata geçer, ondan nebat meydana gelir. Nebat meydana geldiğinde ondan hayvanat alemine geçer, Daha ileri sınıfa geçiriyor, ondan insanlara yolluyor Büyük Şeyhimiz Sultanul Evliya öyle tabir etti: "Bütün bu kainat hepsi, netice itibariyle Cenab-ı Hakk'ın kudretinden zahir olmuş olan bir kalıptır." Yani Hazret, bu günkü en son ilmin varmış olduğu neticeyi beyan etmişti.
ALLAH'ın kudret denizlerinin içinde zahir olmuş olan bir alemdir ki, bu günkü ilim netice itibariyle görünen ne varsa, hepsinin kudrete çözülebileceğini, yani eritildiği vakitinde her görünmüş olan bütün maddi mülk aleminin kudrete döndürülebileceğini gösteriyor. Zerre sonunda kudrete döner ve en ufak bir zerrede insan hayalinin tasavvur edemeyeceği müthiş kudret sıkıştırılmıştır. Demek ki bu mülk aleminden ne kadar kuvvet varsa "Kün!" emriyle toplanmış durdurulmuştur. Ve bu muazzam kainatın hepsi Cenab-ı Hakk'ın kudret denizlerinin içerisinde noktadan ibaret görünüyor. Nokta. Kudret denizlerinin içerisinde yüzen avalimi yani, ALLAH'ın mülkünü hudud içerisine alabilmeye imkan yoktur, Melekutunu tasavvur edebilmeye imkan yoktur.

Mülkü tasavvur edilemeyen Cenab-ı Hakk'ın Melekutunu nasıl tahayyül edeceksin? Hayal aleminin yetişemeyeceği yerdedir. Biz insanlar olarak şimdi mülk aleminin büyüklüğünü tasavvur edebilmek için aldık yolu. Melekuta "kalp ile" girilebilir, mülk alemine bakar. Çünkü Melekutu aklımızla fehmetmeye, düşünerekten idrak etmeye yol muhakkak kesiktir. İlim son hududa yaklaşıp geldiğinde hüküm veremiyor, hüküm veremeyecek yerde duruyor. Elektron üzerine söyledikleri söz; Tam huduttadır, ne bu tarafa, ne diğer tarafa. Mülk aleminden cismi var diyen sınıf da var, yine görüyorlar ki mülk aleminin dışında duracak hali de var bunun. Tam hududa geldi karar veremiyor. Şimdi oradaki kararı akıl veremez, ne kadar nazariye getirse; Başka gelen bir nazariyeyle bozuluyor. Çünkü orada acayip tecelliler var, boyuna o tecellileri zabt edemiyor. Ama kimselerin fili tarif etmeleri gibi oluyor; "Yahu bu büyük bir direktir!" Kimisi "Duvardır!" Kulağını tutan "Yelpazedir!" Kimisi "Borudur!" Kuyruğunu tutan "Süpürgedir!" demiş. Bu süretle görmedikleri halde o filin her azasını, bir tarafını muayene edip bir karara varmış. Hiç birisininki sahih olmamış. Çünkü göz görmüyor. Orada o aleme, o yere nazar edebilmek için bizim gözümüz değil elektronik mikroskoplar dahi yaklaşamaz. O aleme, Melekut alemine girmeye izin verilmiş olan kimseler nazar edebilir. Aklınla o aleme giremezsin. Melekut aleminin bekçileri vardır. Şimdi gezecek, görecek, anlayacak diyerekten gökyüzüne top atıyor, o karınca yürüyüşüyle dünyayı keşfetmeye benzer. Karıncayla dünya keşfolunur mu? Karıncanın üzerine binip de üzerinde dolaşan adam dünyayı keşfedebilir mi? Eğer karıncayla dünya keşfolursa bu atılan roketlerle bu kainat keşfedilebilir, o da imkansız, manası bu.

Lakin insan Melekut alemine girmeye mezundur. ''Sabhara lekum ma fil ardi'' Melekût aleminin bize müsahhar olduğuna işarettir. Melekuta yükselen adam mülkü bilir. Melekuta yükselen, gökler kendisine müsahhar olan kimseye ayağının altındaki toprak müsahhardır, yeryüzü müsahhardır. O yerde alemin hakikatini o zaman keşfeder. İşte Sultanul Evliya Şeyhimiz Hazretleri'nin söylediği onun neticesidir; Bu dünya, bu alemin ALLAH Azze ve Celle'nin Kadiri sıfatının kudret denizlerinden meydana çıkmış olan bir hakikattir. Her şeyin bir hakikati vardır, hakikati olmayan bir şey yoktur. El-cüz'ü la ye tecezza dediğimiz o bölünemeyen mülk ve Melekutun hududunda duran noktanın da bir maksadı, bir hizmeti, bir hikmeti vardır, ya bir hikmeti, ya hesapsız hikmeti, ya bir hizmeti veya hesapsız hizmeti ve maksadı vardır. Ve her birerlerinin mazhar olduğu bir tecelli vardır yani azamet-i ilahiyenin tecellisi karşısında akıl o yerde kül olur. Onun için Cebrail a.s. aklı temsil eden Melektir. Miraç gecesinde, "Bir adım değil kıl payı ben buradan ayrılırsam azamet-i ilahiye yakıp beni kül eder, ikinci defa meydana gelmeyen yere atar" diyor. Akıl o yerde durur, ileri davranırsa ondan ötede kendisini kül eder. İşte o vakit insanın Melekuttan gelen ruhu anlar, onu ruhu Melekuta mensuptur. Cisim mülk alemindendir, süvarisi Melekuttan gelmiştir.

Bizim İskender bu mülk aleminin hududunda ne var diyerekten okutulan mekteplerde en ileri derecede okuyan kimse olduğu için, bu menbadan, Şah-ı Nakşibendi Hazretleri'nin ruhaniyetinden imdat taleb edip Hazretin imdadıyla bu birkaç kelamı söylemeye izin verildi, herkes için değil bu sohbet. Lakin onun mertebesinde araştıran sıfat sahibleri, onlar bahhase olduğu için, araştırmacı olduğu için, ona bu menbadan söylemeye izin var şimdi. Yoksa herkes için olan değil bu memba. O vakit Melekut alemine girdiği anında onun idraki Melekutu kuşatmaya başlar, onun ruhaniyeti ona göre hareket eder. Orada ıtlak alemi vardır, burası kayda tabidir. Melekutu kayda tabi değildir. Kayda tabi olmayan yani mutlak olan alemdeki hakikatleri o zaman ruhani kuvvetimizle, ruhaniyetimizle anlarız. Onun için insan cismiyle değil de Melekut alemine mensubiyetiyle kıymet takdim olunur. Biz insanları bu cismine bakaraktan, boyuna posuna bakaraktan, rengine bakaraktan ve yahut taşıdığı parasına puluna bakaraktan kıymet takdir ediyoruz. Çok basit bir anlayış, insanı çok küçük düşüren bir ölçüdür bunlar. İnsanın kıymeti cismaniyetiyle değildir, cismaniyeti netice itibariyle ona muvakkat bir zaman verilmiş olan bir binektir veyahut bir konaktır. Süvarisi Melekuttan gelmiştir, süvarinin kıymeti vardır.

Süvarinin kıymeti olduğundan cisim süvarisini bırakmak istemez, eğer süvarisiz bineğin kıymeti olsaydı bu cismimizi bir pula kabre gömmeyeceklerdi. Hemen toprağa gömülüyoruz, süvari gittikten sonra kıymeti toprak oldu. Kimse gidip de kabristanda ölen ölüyü kıymetlidir diye ertesi günü alıp gitmez. Serbest bekçisiz yatar kabristandaki insanlar. Bir kıymeti olsa yatağından alıp yere indirmez, yatağında yatsın der. Süvari gittikten sonra ne kıymeti var, onun kıymeti ondadır, hay hay süvari de olduğu için. Lakin bu asrın insanı maddenin esiri olduğundan onun nazarında her şeyin kıymeti maddeyle takdir olunur, madde ölçüleriyle takdir olunur. Kendilerine göre uydurdukları ölçüleri vardır; Vücut ölçüleri, kafa ölçüleri, renk ölçüleri. Onlarla ölçüp onlarla kıymet veriyorlar. O hiçbir şeye yaramayan takdirdir. İnsanın kıymetinin takdiri Melekuttan gelişiyledir. Melekuttan gelen hakikatini görmüş olsa, aslında Melekuttan gelen hakikatimizi görmüş olsaydı, şeytan bütün meleklerden evvel secde edecekti. Sureti gördü şeytan ve dedi ki, "Onu topraktan yarattın!" Toprağı gördü o, suretini gördü Adem a.s.'ın. Hazreti Ali (k.v.c) diyor ki: "Eğer Cenab-ı Hakk Adem a.s'ın hakikatini göstermiş olsaydı öyle bir saltanatla görünecekti ki, öyle envarlar meydana çıkacaktı ki, ilk olaraktan şeytan secdeye kapanacaktı." Lakin toplamış. Suret göründü, suretine baktı dedi ki: "Bu topraktandır! Ben ateştenim, ben daha hayırlıyım!" Senin hayrın nerede? Ademin sırrının yanında seninki nerede kalır.

Onun için sürette kalan adam, şeytanın akıbetine uğramaya mahkümdur. Sureti geç manaya gir. Mülkten çık Melekuta gir, o zaman bilirsin. Onun için Melekut alemine giren kimselere alem verir Cenab-ı ALLAH. Onun kendinde olanı açtığı vakitte, insanın kendinde olanı ALLAH ona açtığı vakitte, O Feth-i mübine mazhar olduğunda insan, bu görünen kainatı kendisinin yanında bir nokta gibi görür. Bayezid-i Bestami'den k.s. hikaye eder, öyle derdi Büyük Şeyh Efendi Hazretleri. Kalbin içerisinde kalpteki vus'ata göre bu dünyayı içerisine atarsa kaybolur gider O Feth-i mübine mazhar olduğunda insan, bu görünen kainatı kendisinin yanında bir nokta gibi görür. Bu dünyanın içerisinde küçük bir halkayı (yüzüğü) ben atsam savursam, bulması mümkün nü? O gibi kaybolur diyor. Öyle vus'at var. Kalp makamı, Sırr makamı, Sırr'ul sırr makamı, Hafa makamı, Ahfa makamı. Birbirlerinden içeriye doğru daha vüs'attır. Bu koca kainatın içerisinde sen nesin? Üstünde durduğumuz dünyanın esamesi okunmaz, dünyanın büyüklüğünün içerisinde biz kayboluyoruz. Bununla beraber bu kalıbın içerisinde biz zorlanıyoruz, bu surete kendimizi hapsediyoruz. Melekuta açılamıyoruz. Halbuki gelen peygamberler Melekuta davet ediyor bizi. "Dünya ayağınızın altında dursun Melekuta geliniz!" Onun için gökyüzü üstümüzdedir.

Yukarıya bakın diyor, yukarıya çıkın! Yeryüzü daima ayağınızı altındadır. Ey insanlar dünya üzerinde siz neye hapsoluyorsunuz? Neye daralıyorsunuz? Her birerleriniz kendine tayin olunan Melekuttaki makamına çıkarsa, maksat kainat ise bu kainat gibi kün fe yekün ile dolar. Lakin sizin maksudunuz Melekut alemine yetişenin maksudu mülk olmaz, ceberut alemi, ceberuttan alem-i lahuta, lahut aleme, ilahi aleme, ilahi olana girdikten sonra bitti. Buraya yürüyor artık. Onun için kafaya muhavvel olan, havale edilmiş olan ilim bir hududa gelir durur. Onu kafayla zorlarsa kafayı üşüttü derler. Zorladığı anında artık idrak çekemeyince terazi kırılır o vakit hiçbir şeye hükmedemez artık. Lakin o huduttan sonra; Onun için Avrupa'nın ileri gelen alimleri şimdi Melekuta doğru girmeyi istiyor. Onun da tasavvuf yolunun olduğunu biliyorlar. Onun için onlar kendileri de şeriatın dış ölçülerine o kadar yanıp da yakılıp da oraya girmeye heves etmiyorlar. Orada dış ölçülerinden İslamı kabule yaklaşmıyorlar. Çünkü dış ölçülere onlar sahip, iç alemine girmeyi istiyorlar. Avrupa alemini şaşırtan şimdi iç alemin nurlarına kavuşmaktır, anahtarını, yolunu, sokağını bulmaktır, onun da anahtarı Melekut alemine girmektir.

Melekut alemine her din tasavvuf yolundan girer. Gelen bütün Peygamberler Melekuta tasavvuf membaından girmiştir. İslam'ın şeriatından evvel en büyük şeriat Musa Peygamber'in a.s. şeriatıdır. Musa Peygamber'in a.s. şeriatında o zahiri ilimden sonra mülke ait ulumden sonra Melekut alemini aradığı vakitinde ledünni ilim membaını Hızır Peygamber (a.s.)'den almak istedi. Lakin ilahi hikmet onu birkaç noktaya kadar göstertip ondan ötede bıraktırıverdi. O yalnız kapıyı göstertti. Musa Peygamber (a.s.) o membaı bildikten sonra bırakılmış değildir. Hızır Peygamber'den sonra başka içtimaları oldu. Hızır Peygamber'in (a.s.) üstünde ledünni ilim alacağı memba vardı Musa Peygamber'in a.s. O talimden sonra Peygambere ilerler. Efendimiz (s.a.v.)'den yalnız bize talim oluyor ki; siz Melekuta ledünni ilim sahibi olan kimselerle, tasavvuf erbabıyla o yolu bulursunuz, o kapının anahtarını alabilirsiniz. Değilse şeriatların dış ölçüleriyle siz hududa gelirsiniz. Mecmaal Bahreyn; iki bahareyn, iki denizin birleştiği noktada arayacaksınız siz. Yani aklın artık hududuna vardığı yerde, Melekuta geçiş noktasını, köprüsünü araması lazımdır. Köprüyü buluncaya kadar aramak lazım, köprüyü bulunca da geçmek lazım. İşte bu mühim bir meseledir, hepimize de lüzum eder. Onun için "bana ne lazım" diyen cahildir ve tasavvuf membaının bildirdiği hakikatleri tasavvufi ilimden saymayan kimseler, onlar da cahillerdir. Bir gün akıllarının son hududuna vardıkları zaman anlayacaklardır. Arada olan kimse anlayamaz. Ya en basit olacaktır ya en ileri olacaktır. Basit dediğimiz vakitte, pazarlıksız inanan kimse kabul eder, pazarlık yapmaya başlayan kimseye verilmez bu gibi hakikatler. "Sen bildiğinle kal'' denir ona. ''Sana bir şey lüzum etmez, senin bildiğin sana mübarek olsun" der bırakır. Ve Min Allahi Tevfik, FATİHA.

__________________
Ne senle yaşanıyor
Ne de sensiz oluyor
Şu garip bomboş dünyada..
Alıntı ile Cevapla
 

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148