Onları çevreden gelecek her türlü meyvelerle rızıklandır ki, sana şükretsinler. Hazreti Hacer, oğlu İsmail’i emziriyor ve testideki sudan içiyorlardı. Nihayet testideki su tükenince, hem Hazreti Hacer, hem de çocuğu susadı. Hazreti Hacer, çocuğunun susuzluktan toprak üstünde yuvarlandığını görünce, yavrunun bu acıklı haline bakmaktan üzüldü. Onun yanından kalkıp, o mıntıkada Kabe’ye en yakın dağ olan Safa tepesini buldu ve bunun üstüne çıktı. Sonra vadiye karşı durup; “Bir kimse görebilir miyim” diye baktı. Fakat hiçbir kimseyi göremedi. Bu defa Safa tepesinden indi. Vadiye varınca, ayağını çelmesin diye entarisinin eteğini topladı. Sonra, çok müşkül bir işle karşılaşan bir insan azmiyle koştu. Nihayet vadiyi geçip, Merve tepesine geldi. Orada da biraz durdu ve; “Bir kimse görebilir miyim” diye baktı, fakat hiçbir kimse göremedi. Hazreti Hacer, bu suretle Safa ile Merve arasında yedi defa gidip geldi. İşte bunun için hacılar, Safa ile Merve arasında say ederler.
Zemzem kuyusu Hazreti Hacer, son defa Merve üzerine çıktığında, bir ses işitti ve kendi kendine hitap ederek; “Sus, iyice dinle” dedi. Sonra dikkatle dinleyince, bu sesi evvelki gibi bir defa daha işitti. Bunun üzerine Hazreti Hacer, sesin geldiği tarafa bakıp dedi ki: - Ey ses sahibi, sesini duyurdun. Eğer sen bize yardım edebilecek vaziyette isen, imdadımıza yetiş, bize yardım et! Ve böyle der demez (şimdiki) Zemzem kuyusunun bulunduğu yerde, insan şeklinde Cibril aleyhisselam göründü. Aralarında şu konuşma geçti:
- Kimsin? - Hazreti İbrahim’in hanımıyım. - Sizi kime emanet etti? - Allahü tealaya. - Sizi her şeye kadir olana emanet etmiş. Cebrail aleyhisselam topuğu ile toprağı kazıp, Zemzem suyunu meydana çıkardı. Hazreti İsmail’in çıkardığı da bildirilmiştir. Hazreti Hacer bu durumu görünce, taşıp zayi olmasın diye, hemen suyun etrafını çevirip havuz haline getirdi. Bir taraftan da testisini doldurmaya çalışıyordu. Su ise, avuç avuç alındıkça, tekrar fışkırıyordu. Resulullah efendimiz buyurdu ki: - Allahü teala, İsmail’in annesine rahmet etsin! O, Zemzem’i kendi haline bırakmış olsaydı, yahut suyu avuçlamasa idi, muhakkak Zemzem, akar bir ırmak olurdu.
Hazreti Hacer, bu sudan içti. Çocuğuna içirdi. Cibril aleyhisselam Hazreti Hacer’e dedi ki: - Sakın mahvoluruz diye korkmayınız! İşte şurası Beytullah’ın yeridir. O beyti, şu çocukla babası yapacaktır. Muhakkak ki, Allahü teala, o beytin ehlini zayi etmez. Kabe’nin mahalli, tepe gibi yerden yüksekçe idi. Zamanla seller, sağını solunu kazıp aşındırmıştı. Hazreti Hacer bu şekilde yaşarken, günün birinde Cürhüm kabilesinden bir cemaat gelip, Mekke’nin alt tarafına kondular. Cürhümiler, Zemzem kuyusunun bulunduğu yerde birtakım kuşların dolaştığını görünce dediler ki: - Kuş kısmı, muhakkak bir suyun başında döner, dolaşır. Halbuki biz bu vadide su bulunmadığını biliyorduk. Gidip bakalım. Oraya birkaç kişi gönderdiler. Onlar, orada Zemzem kuyusunu bulunca, dönüp suyun mevcut olduğunu haber verdiler. Bunun üzerine Cürhümiler de kuyunun yanına gelip, yerleştiler. Cürhümiler geldiğinde, Hazreti Hacer su başında idi. Cürhümiler ona dediler ki: - Bizim de şuraya gelip, civarınızda barınmamıza müsaade eder misiniz? - Evet, gelebilirsiniz ve bu sudan istifade edebilirsiniz.
Fakat bu suda mülkiyet iddia edemezsiniz. Onlar da razı oldular. Kadınlarla, muhabbetle sohbet etmeye muhtaç olduğu bir sırada, Cürhümilerin gelişi, Hazreti Hacer’in arzusuna muvafık oldu. Böylece, Cürhümiler Mekke civarına yerleştiler. Sonra kabilelerinden başka insanlara haber gönderdiler. Onlar da gelip Mekke’de yerleşerek ev bark sahibi oldular.
Hazreti İsmail’i kurban etmesi İbrahim aleyhisselam, Babil’den hicret ederken: “Ya Rabbi! Bana salihlerden bir oğul ihsan buyur ki, davet ve taatte yardımcım ve gurbette munisim ve gözümün nuru olsun” diye dua etti. Allahü teala onun duasını kabul ederek, ona Hazreti İsmail’i müjdeledi. Ayet-i kerimede mealen buyuruldu ki: (Biz de ona halim bir oğul müjdeledik.) İbrahim aleyhisselam, İsmail aleyhisselamın doğumundan sonra, Allahü tealanın emri ile, İsmail aleyhisselamı ve annesi Hacer validemizi Mekke’ye bırakıp Şam’a döndü. Zaman zaman gider, onları Mekke’de ziyaret ederdi. Yüzünde, Muhammed aleyhisselamın temiz babalardan temiz ve afif analara geçip gelen nuru parlayan Hazreti İsmail çok güzeldi.
Bu sebepten İbrahim aleyhisselamın, oğlu İsmail’e karşı muhabbeti fazla idi. İsmail aleyhisselam yedi yaşında iken, birgün İbrahim aleyhisselam ibadet ettiği mihrabda, bu muhabbet içinde uyudu. Rüyasında oğlu İsmail ile otururken, bir melek gelip dedi ki: - Ben, Allahü tealanın elçisiyim. Allahü teala, bu oğlunu kurban etmeni istiyor. İbrahim aleyhisselam korku ile uyandı. “Rüya rahmani mi, yoksa şeytani mi” diye tereddüt etti. O gün hep bu rüyayı düşündü. Onun için bu güne Terviye denildi. İkinci gece yine rüyasında aynı melek gelerek dedi ki: - Ben, Allahü tealanın elçisiyim. Allahü teala, bu oğlunu kurban etmeni istiyor.
Bunun üzerine Hazreti İbrahim uyanınca, gördüğü rüyanın Rahmani olduğunu anladı. Bundan dolayı bu güne Arefe denildi. Üçüncü gece yine aynı rüyayı gördü. Artık Hak tealanın emri olduğunda hiç şüphesi kalmadı. “Bu emri muhakkak yerine getirmem gerek” diyerek hanımı Hacer’in yanına geldi ve dedi ki: - Ey Hacer, benim gözümün nuru oğlum İsmail’i yıka, en iyi elbisesini giydir, saçını tara, onu dostuma götüreceğim. Sonra; Hazreti İsmail’e dedi ki: - Yanına ip ile bıçak al! - Bunları ne yapacağız baba? - Allah rızası için kurban keseriz. Yolda giderken, Hazreti İsmail, babasına sordu:
- Nereye gidiyoruz? - Dostuma. - Evi nerededir? - O, evden ve mekandan münezzehtir. Yer ve gök Onun mülküdür. - Babacığım! O bizimle oturup yemek yer mi? - O yemekten ve içmekten de münezzehtir. İbrahim aleyhisselam, oğlu İsmail’i kurban etmek için götürürken, şeytan; “Eğer bugün İbrahim’in (aleyhisselam) evinde bir fitne çıkaramazsam, bundan sonra onları hiç fitneye düşüremem” diyerek harekete geçti. Yaşlı bir adam kıyafetinde Hazreti Hacer’in yanına geldi. Ona dedi ki: - İbrahim, oğlunu nereye götürdü? - Bir dostunu ziyarete götürdü. - Hayır, onu kesmeye götürdü. - Baba, oğlunu boğazlamaz. Şefkat buna manidir.
- Öyle zannederim ki, Allah emretmiştir. - Allahü tealanın emrine uymak elbette lazımdır. Onun emrini, can-ı gönülden kabul ederiz. Onun Allahü tealanın emrine uyması elbette en güzel iştir. Şeytan ondan yüz bulamayınca, yine aynı kıyafette Hazreti İsmail’in yanına geldi. Hazreti İsmail edeple babasının arkasından yürüyordu. Şeytan, kandırmak ümidiyle, Hazreti İsmail’e sordu: - Baban seni nereye götürüyor, biliyor musun? - Dostunun ziyaretine. - Vallahi seni öldürmeye götürüyor. - Hiç babanın oğlunu öldürdüğünü gördün mü? - Öyle zannederim, Allahü teala emretmiştir. - O emretti ise, can-ı gönülden razıyım.
Hazreti İsmail, babası İbrahim aleyhisselamın, kendisini kurban edeceği yere götürürken, ihtiyar kılığındaki şeytanın konuşmalarından sıkılmıştı. Çünkü ihtiyar, İsmail aleyhisselamı, babasına, dolayısıyla cenab-ı Hakka karşı isyana teşvik ediyordu. Bunun için babasına dedi ki: - Bu ihtiyar beni rahatsız ediyor, kalbime vesvese vermek istiyor. İbrahim aleyhisselam, “Taş at, yanından uzaklaşsın” buyurdu. İsmail aleyhisselam taş atarak şeytanı yanından uzaklaştırdı. Bu sırada Mina’da olduklarından, hacıların “Şeytan taşlaması” buradan kaldı. Hazreti İsmail’den de yüz bulamayan şeytan, İbrahim aleyhisselamın yanına sokularak dedi ki: - Ey İbrahim, sendi.
Sakın oğlunu boğazlama, sonra pişman olursun, fakat fayda etmez. İbrahim aleyhisselam, onun şeytan olduğunu anladı ve buyurdu ki: - Vallahi bu, Hak tealanın emridir ve sen şeytansın. İbrahim’e ve akrabasına zarar yapamazsın! İbrahim aleyhisselam yoluna devam etti. Cemret-ül-ula denilen yere gelince, şeytan yine karşısına çıktı. İbrahim aleyhisselam ona yedi tane küçük taş atarak kovdu, o da dönüp gitti. Cemret-ül-vusta’ya vardıklarında şeytan tekrar geldi. İbrahim aleyhisselam yedi taş daha atarak şeytanı kovdu. Cemret-ülkübra’ya vardıklarında, şeytan, aldatmak maksadıyla yeniden geldi. İbrahim aleyhisselam bu defa da yedi taş daha attı ve böylece şeytanı kovdu. Şeytan rezil olup geri döndü.
Nihayet baba-oğul Büseyr dağına vardıklarında, Hazreti İbrahim, oğluna dönüp dedi ki: - Ey oğlum! Rüyamda seni kurban etmem emredildi. Buna ne dersin? İsmail aleyhisselam, babasının bu sözü karşısında hiçbir telaş göstermeden, tam bir teslimiyet içerisinde sordu: - Allahü teala mı emretti? Babası; “Evet” deyince; “Ey babacığım! Sana ne emrolunduysa onu yap. İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın” diyerek, halim, selim, akıllı, sabırlı ve metanetli olduğunu gösterdi. Bunun üzerine İbrahim aleyhisselam, oğluna dedi ki: - Evladım! Seni kurban edeceğimi haber veriyorum, sen ise seviniyorsun! - Babacığım nasıl sevinmeyeyim? Benim tek arzum, Allahü tealaya, Onun rızası üzere kavuşmaktır. Böylece Onun rahmet ve cennetine de nail olurum.
Dünyanın ömrü müddetince eziyet çeksem, bu devlete kavuşmam çok zor. Şimdi ise bu devlete kolayca kavuşacağım. Babacığım, nasıl emir almışsan onu yap. Oğul feda eylemek senden, can feda eylemek de bendendir. İşini çabuk bitir. Zira canım dosta kavuşmakta acele ediyor. Babacığım, Nemrud seni ateşe atınca, sabrettin ve Hak teala senden razı oldu. Ben de boğazlanmaya sabredeceğim. O zaman belki Hak teala benden de razı olur. Böylece cennet nimetlerine kavuşurum. Babacığım, kesilmek acısı bir anlık olup, ona sabretmek kolaydır. Benim asıl tasam, senden dolayıdır. Çünkü kendi elinle oğlunu boğazlayacaksın. Ömrün boyunca unutamadığın gibi, evlat hasreti de ölünceye kadar senden gitmez. Keşke daha önce haber verseydin de, anneme veda edip, birbirimizin boynuna sarılıp ağlasaydık. - Haber verince senden veya annenden bir gevşeklik olur da, Rabbim tarafından azarlanırız diye korktum. - Babacığım, senin rızandan başka muradım yoktur ve senin gibi babanın hakkını ödemek, saadetimin sermayesidir. Kaldı ki, bu işte, Allahü tealanın rızası ve emri vardır. Eğer izin verirsen, size söyleyecek birkaç vasiyetim var. - Söyle, ey saadetli oğlum. - Birincisi; bu ip ile elimi ve ayağımı kuvvetlice bağla ki, can acısı ile bir kusur işlemeyeyim. İkincisi; mübarek eteğini topla ki, kanımdan sıçramasın.
Üçüncüsü; bıçağı iyi bile ki, can vermek kolay olsun ve senin işin iyi görülsün. Dördüncüsü; bıçağı vururken yüzüme bakıp da babalık şefkatiyle emri geciktirme. Beşincisi; gömleğimi çıkarıp boğazla ki, kan bulaşmasın. Sonra o gömleği anneme götür ve benden selam söyle. Benim kokumu bu gömlekten alsın, ağlamasın, teselli olsun. Benim için çok elem çekmesin. Ona; “Oğlun sana şefaatçi olarak Allahü tealaya gitti. Kıyamet gününde cenab-ı Haktan senden başka bir şey istemez” de. Ümit edilir ki, Hak teala benim bu isteğimi reddetmez. Altıncı vasiyetim; her nerede benim yaşımda bir çocuk görürsen beni hatırla. İbrahim aleyhisselam, oğlunun yürek parçalayan bu sözlerini dinleyince, mübarek gözlerinden yaşlar boşandı ve çok ağladı. Hazreti İsmail, vasiyetini yaptıktan sonra, ellerini kaldırıp şöyle niyazda bulundu:
- Ya Rabbi! Bu işte bana sabır ve tahammül ver! Sonra yüzünü Hazreti İbrahim’e dönüp dedi ki: - Babacığım! Görüyor musun, gök kapıları açılmış, melekler bize bakıp, hayretlerinden Allahü tealaya secde ediyorlar. Meleklerden bir kısmı, Allahü tealaya münacat edip; “Ya Rabbi! Bir peygamber bir peygamberi kurban etmek üzere! Senin rızanı gözetmek için, onu boğazlamak istiyor! Sen onlara merhamet eyle” diye yalvarıyorlar. İbrahim aleyhisselam bu sözleri oğlundan duyunca, ellerini yüzüne kapayıp daha çok ağladı. Melekler de onunla birlikte ağlaştılar. İsmail aleyhisselam ise; “Muhabbetin şartı, emri yapmakta gecikmemektir” diyerek tam teslimiyetini gösterdi.
İbrahim aleyhisselam, oğlu İsmail aleyhisselamı kurban etmek üzere son hazırlığını yaptı. Oğlunu güzelce bağladı. Yüzükoyun yatırıp, boğazını tuttu ve şöyle dua etti: - Ya Rabbi! Bu benim oğlum, gözümün nuru, gönlümün sürurudur. Kurban etmemi emrettin. Şu anda emrini yapmak için halis niyetle geldim. Kurban etmeye hazırım. Sana hamd ve sena ederim. Ya Rabbi! Bu kıymetli yavrumu kurban etmekte bana sabır ver! Sonra bıçağı oğlunun boynuna yaklaştırdı ve son olarak dedi ki: - Ey yavrum! Kıyamete kadar sana veda olsun! Tekrar görüşmek, kıyamet günü olur. Bu arada İsmail aleyhisselam cevap verdi: - Ey babacığım, acele et! Rabbimizin emrini çabuk yerine getir. Emri yapmakta geciktiğimiz için, Rabbimizin bizi azarlamasından korkuyorum.
Babacığım, elimi, ayağımı çöz ki, melekler, kendi isteğimle kurban olduğumu görsünler ve Halil’in oğlunun, Allahü tealanın işinden razı olduğunu bilsinler. İbrahim aleyhisselam, bu söz üzerine ellerini çözüp, bıçağı boğazına dayayınca, İsmail aleyhisselam güldü. - Ey oğlum, bu halde iken niçin güldün? - Babacığım, bıçakta Bismillahirrahmanirrahim yazılı olduğunu görüyorum. Üzerinde dostun ismi yazılı olan bıçak, nasıl keser? İbrahim aleyhisselam, Hak tealanın ismini zikrederek, bütün gücüyle, bıçağı oğlunun boynuna çaldı. O anda Hak teala, Cebrail aleyhisselama emrederek; “Yetiş! Bıçağı çevir” buyurdu. O da Sidret-ül-münteha’dan bir anda gelip, bıçağı ters çevirdi. Bıçak kesmedi. Bir daha çaldı, yine kesmedi. Ne kadar uğraştı ise kar etmedi. İsmail aleyhisselam dedi ki: - Babacığım! Ne kadar şefkatlisin, bıçağı kuvvetli vuramıyorsun. Yüzüme bakma, böylece hizmette kusur etmezsin. Hazreti İbrahim, bıçağı tekrar biledi ve oğlunun boğazına daha kuvvetli çaldı.
Bıçak yine kesmedi. İsmail aleyhisselam, “Babacığım, bıçağın ucunu şah damarıma bastır” deyince, öyle yaptı ve diziyle de bastırdı. Bıçak iki kat olmasına rağmen, boynuna izi bile çıkmadı. İbrahim aleyhisselam, bıçağın kesmemesine üzülüp bıçağı taşa çalınca, taş ikiye bölündü. Bıçak dile gelip sordu: - Ey İbrahim! Nemrud seni ateşe attığı vakit, seni niçin yakmadı? - Hak teala, yakma diye emreylediği için. - Ey İbrahim! Hak teala ateşe bir kere “Yakma” diye emreylediyse, bana yetmiş defa kesme diye emreyledi.
O anda Allahü tealadan vahiy geldi: - Ya İbrahim, elbette sen rüyanı tasdik ettin. Sana düşen vazifeni tam olarak yaptın. Şimdi sıra bende. Lütuf ve keremimi görmek için şu dağa bak! İbrahim aleyhisselam, dağa bakınca, cennetten gelmiş eşsiz güzellikte bir koç gördü. Allahü teala buyurdu: “Bu senin oğluna fedadır.” Cebrail aleyhisselam koçu getirirken, “Allahü ekber”, İbrahim aleyhisselam da koçu yakalarken, “La ilahe illallah. Vallahü ekber”, İsmail aleyhisselam da, “Allahü ekber ve lillahil hamd” dedi. Böylece, bayram tekbiri meydana geldi: “Allahü ekber, Allahü ekber. La ilahe illallah. Vallahü ekber, Allahü ekber ve lillahil hamd.” Sonra, İsmail aleyhisselam yerine, bu koç kurban edildi.
Bu koçun boynuzları, Abdullah bin Zübeyr zamanına kadar Kabe duvarında asılı idi. Sonra çıkan yangında yandı. Bu koçun kurban edildiği yer, Mina olduğu için, hacılar kurbanlarını burada kesmektedirler. Bundan sonra oğlu Hazreti İsmail ile birlikte Mekke’ye Hazreti Hacer’in yanına döndüler. Hazreti Hacer kapıda durup, Hazreti İbrahim’i ve oğlu Hazreti İsmail’i bekliyordu. İsmail aleyhisselam, annesinin kapıda kendilerini beklemekte olduğunu görünce, ağladı. Annesi; “Ey oğlum! Niçin ağlarsın” deyince, İbrahim aleyhisselam olanları anlattı. Hazreti Hacer, oğlu Hazreti İsmail’e sarılıp hem ağladı, hem de Allahü tealaya şükretti. Bundan sonra İbrahim aleyhisselam Mekke’den Şam’a, yani Hazreti Sare’nin yanına döndü.
İbrahim aleyhisselam üç şekilde imtihan edilmiştir. Nemrud tarafından ateşe atıldığı zaman nefsi ve canı, oğlu Hazreti İsmail’i Allah için kurban etmesi emredilince evladı, bir de malı ile imtihan edilmiştir. Malı ile imtihan edildiğinde de, ovaları ve vadileri dolduran sürülerini Allah için bağışlamıştır. Alimler şöyle bildirmiştir: Allahü teala İbrahim aleyhisselamı Halil, dost edinince, melekler dediler ki: - Ey Rabbimiz! İbrahim sana nasıl dost olabilir, nefsi, evladı ve malı vardır. Onun kalbinin bunlara bağlılığı da vardır. Bunun üzerine İbrahim aleyhisselam nefsi, canı ve evladı ile imtihan edildiği gibi, malı ile de imtihan edildi. İbrahim aleyhisselamın oniki bin sürüsü vardı. Sürüleri her tarafı kaplıyordu. Bu sürülerin her biri için koruyucu olarak, yüzlerce köpeği bulunmaktaydı. Bu köpeklerin her birinin boynuna altın tasmalar takmıştı. Böylece dünya malının değersiz olduğunu ve buna kıymet vermediğini gösteriyordu.
Hazreti İshak’ın müjdelenmesi İbrahim aleyhisselam malıyla da imtihan olmuştur. Kalbinde, ovaları dolduran malının hiç yeri yoktu. Nitekim birgün İbrahim aleyhisselam sahraya, sürülerinin yanına gitmişti. Bu sırada Cebrail aleyhisselam, insan kılığında yanına geldi. Selam verdikten sonra dedi ki: - Ya İbrahim! Bu sürüler kimindir? - Allahü tealanındır. Benim elimde emanet olarak bulunuyor. - Bana birini satar mısın?
- Allahü tealanın ismini bir kere söyle, bu sürülerin üçte birini sana vereyim. İbrahim aleyhisselamın bu sözü üzerine, Cebrail aleyhisselam bir kere, “La ilahe illallah” dedi. İbrahim aleyhisselam bunu işitince, pek ziyade zevklenip dedi ki: - Bir kere daha söyle, diğer üçte birini daha vereyim. Cebrail aleyhisselam, Allahü tealanın mübarek ismini bir kere daha söyledi. İbrahim aleyhisselam daha ziyade zevklenip; tekrar şu teklifte bulundu: - Bir kere daha söyle, sürülerin hepsini sana vereyim. Cebrail aleyhisselam tekrar söyleyince, İbrahim aleyhisselam bütün sürülerini teslim etmek istedi. Bunun üzerine Cebrail aleyhisselam durumu açıklayıp, dedi ki:
- Ben, Allahü tealanın emriyle seni imtihana geldim. Bunların hepsini al, hepsi senindir. İbrahim aleyhisselam da o sürüleri satıp, onların parası ile arazi ve mülk satın alıp, insanların faydalanması için vakfetti. İbrahim aleyhisselam, Allahü tealanın emri üzerine, oğlu Hazreti İsmail’i kurban etmeye teşebbüs etti. Fakat Allahü teala Cebrail aleyhisselama cennetten bir koç götürmesini ve Hazreti İbrahim’in o koçu kurban etmesini emir buyurdu. İbrahim aleyhisselam bu imtihan karşısında da sadakat gösterdi. Bunun mükafatı olarak, Allahü teala ona ihtiyar yaşında olmasına rağmen, bir oğul daha ihsan etti.
Bu oğlu da İshak aleyhisselamdır. Kur’an-ı kerimde, İbrahim aleyhisselamın, oğlu Hazreti İsmail’i kurban etmesi emredilince, teşebbüse geçip, bu hususta hem İbrahim aleyhisselamın, hem de Hazreti İsmail’in gösterdiği sadakat bildirildikten sonra mealen şöyle buyuruldu: (Bir de ona salihlerden bir peygamber olmak üzere İshak’ı müjdeledik. Kendisine ve İshak’a bereketler verdik. Her ikisinin soyundan mümin olan da var, nefsine apaçık zulmeden kafir de var.) [Saffat 112-113] İbrahim aleyhisselama, oğlu Hazreti İshak’ın doğacağını melekler müjdelediler. Bir oğullarının olacağı müjdelendiği sırada, İbrahim aleyhisselam yüzyirmi, Hazreti Sare ise doksan dokuz yaşında idi. Bu haberden bir sene sonra Hazreti İshak doğdu.
Meleklerin misafirliği Hazreti İshak’ı müjdelemek için gelen melekler, gayet güzel yüzlü birer genç suretinde olarak, İbrahim aleyhisselamın karşısına çıktılar. Bunlar; Cebrail, Mikail ve İsrafil aleyhimüsselam idi. Yanlarında başka melekler de vardı. Melekler güzel yüzlü genç suretinde İbrahim aleyhisselama gözüküp; selam verdiler. İbrahim aleyhisselam, selamlarını aldıktan sonra, onları, evinde en iyi yere oturttu. Onlara ikram etmek üzere hemen kızartılmış bir buzağı (dana) getirdi. Bu nefis yiyeceği misafirlerin önüne koyup; “Buyurunuz, yiyiniz” dedi. Fakat bu misafirler yemeğe hiç el uzatmadılar. Bu durum karşısında İbrahim aleyhisselam tedirgin olup, endişelendi.
O zamanki adete göre, bir eve misafir geldiğinde, misafir, ikram edilen şeyleri yerse, o misafirden emin olunur; yemezse, bu misafirin zarar vermek üzere geldiğine hükmedilir, ondan çekinilirdi. Hatta böylelerinin zararından korkulurdu. İbrahim aleyhisselamın kalbine bu sebeple bir endişe gelmiştir. İbrahim aleyhisselam ile melekler arasında şu konuşma geçti: - Buyurun, yemez misiniz? - Biz yemeğin ücretini vermeden yemeyiz. - Yiyiniz de bedelini veriniz. Bu yemeğin bir ücreti vardır. - Bu yemeğin ücreti nedir? - Yemeğin başında Allahü tealanın ismini söylemek, sonunda da hamdetmektir. İbrahim aleyhisselamın bu sözü üzerine, Cebrail aleyhisselam, Mikail aleyhisselama bakarak dedi ki: - Bu zat, Allahü tealanın dost (halil) edinmesine layık bir kimsedir. Bundan sonra melekler, “Ey İbrahim! Endişe etme! Biz Lut kavmini helak etmek için gönderildik” diyerek melek olduklarını açıkladılar. Böylece yemeği yememelerinin sebebi de anlaşıldı. Çünkü melekler yemezler, içmezler.
Daha sonra İbrahim aleyhisselamın korkusu dağılınca, melekler ona bir oğlunun, yani Hazreti İshak’ın olacağını müjdelediler. Hazreti Sare, meleklerin bu müjdesini işitince, hayrete kapılarak ellerini yüzüne kapayıp dedi ki: - Hayret, benim mi çocuğum olacak? Ben artık ihtiyarladım. Çocuk doğuracak halde değilim! Siz nasıl olur da böyle söylersiniz? Üstelik benim kocam da ihtiyarlamıştır. Bu görülmemiş bir iştir. Hazreti Sare’nin bu sözleri üzerine melekler, şu cevabı verdiler: - Sen Allahü tealanın emrine mi, takdirine mi şaşıyorsun? Muhakkak Allahü teala neyi dilerse, o olur. Allahü tealanın rahmeti ve bereketi sizin üzerinizedir. Şüphesiz ki, Allahü teala, kendisine şükür ve hamd edilmesini gerektiren işleri yapar, yaratır ve Onun kullarına hayrı ve ihsanı pek çoktur. O kerem sahibidir. Sizi de nice nimetlere kavuşturmaya kadirdir. Hazreti Sare’nin bu habere şaşmasının sebebi, itiraz için değildi. Çünkü o, Allahü tealaya iman etmişti ve onun şaşırmasının sebebi; hiç görülmediği halde, bilinenin ve adetin dışında olarak, çok yaşlı kimselerin çocuğunun olacağı idi. Melekler, İbrahim aleyhisselama kendilerini tanıtıp, bir oğlu, yani Hazreti İshak’ın olacağını müjdeledikten sonra, İbrahim aleyhisselam, meleklerin böyle topluca gelmelerinin başka bir sebebi olduğunu da anlayıp, niçin geldiklerini sordu.
Melekler, Lut kavmini helak etmek üzere geldiklerini söylediler. İbrahim aleyhisselam Lut kavminin helak edileceğini öğrenince, meleklere; - Lut kavmini hemen mi helak edeceksiniz? O kavmin helak edilmesi tehir edilse, küfürden ve isyandan dönmeleri, iman etmeleri düşünülemez mi? diye temennide bulundu. Melekler, dua ve benzeri şeyler ile geri çevrilemeyecek bir azabı Allahü tealanın emrettiğini, iman edenlerin ise azaptan kurtarılacaklarını söylediler. Sonra melekler Lut aleyhisselama gittiler. İbrahim aleyhisselama verilen müjdeden bir sene sonra, Hazreti İshak doğdu. Gerek Yakub aleyhisselam olsun, gerekse Yusuf aleyhisselam olsun, Beni İsrail’e gönderilen peygamberler, Hazreti İshak’ın soyundan geldi.
Hazreti İsmail’i ziyaret İsmail aleyhisselam büyüyüp, gençlik çağına girmişti. Cürhümilerden Arapça öğrenmiş ve onlar arasında çok sevilen bir genç olmuştu. Asaleti ve üstün halleri ile Cürhümileri hayran bırakıyordu. Bu sebeple evlenecek çağa girdiğinde, onu, kendi kabilelerinden bir kız ile evlendirdiler. Oraya gelen insanların kalbleri onlara ısınmış, o belde emin ve mamur bir yer olmuştu. Hayatları böyle hoş bir şekilde sürüp giderken, günün birinde Hazreti Hacer vefat etti. Vefat ettiğinde doksan yaşında idi. Hazreti Hacer’i Kabe’nin bitişiğinde Hicr denilen yere defnettiler. İbrahim aleyhisselam, birgün onları görmek için Mekke’ye doğru yola çıktı. İbrahim aleyhisselam, oğlu İsmail aleyhisselamın evine varıp, Hazreti İsmail’in hanımından, onu sordu.
Hazreti İsmail’in hanımı cevaben dedi ki: - Yiyeceğimizi kazanmak için dışarı çıktı. - Geçiminiz, haliniz nasıldır? - Şiddetli bir darlıkta ve sıkıntılı bir haldeyiz. - Kocan geldiğinde benden selam söyle, kapısının eşiğini değiştirsin! Sonra da ayrılıp gitti. İsmail aleyhisselam evine geldiğinde, evinde güzel bir koku duydu. Hanımına sordu: - Evimize gelen oldu mu? O da, “Evet yaşlı bir zat geldi” diyerek İbrahim aleyhisselamı tarif etti. Sonra ilave etti: - Bana maişetimizi, geçimimizi sordu. Ben de şiddetli bir darlık içinde bulunduğumuzu söyledim. - Bana söylemen için bir tavsiye ve tembihte bulundu mu?
- Evet, sana selam ve kapının eşiğini değiştirmeni söylememi tembih etti. - O gelen ihtiyar zat benim babamdır. Bana, senden ayrılmamı emretmiştir. Artık sen ailenizin evine gidebilirsin. İsmail aleyhisselam ondan ayrılıp, Cürhümilerden başka bir kadınla evlendi. İbrahim aleyhisselam, bir müddet sonra tekrar, oğlu İsmail aleyhisselamı görmeye geldi. İsmail aleyhisselam yine evde yoktu. İsmail aleyhisselamın yeni hanımına, onu sordu. Hanımı de dedi ki: - Maişetimizi temin etmek için gitti. - Geçiminiz, haliniz nasıl, iyi midir? - Biz; hayır, saadet ve bolluk içindeyiz. - Ne yiyip ne içiyorsunuz? - Et yiyip, zemzem içiyoruz.
Bunun üzerine İbrahim aleyhisselam şöyle dua etti: - Ya Rabbi! Bunların etlerini ve sularını mübarek kıl, bereket ihsan eyle! Resulullah efendimiz buyurdu ki: (İbrahim [aleyhisselam] zamanında Mekke civarında hububat bilinmiyordu. Av etiyle gıdalanılırdı. Eğer o zaman hububat malum olsaydı, İbrahim [aleyhisselam] hububat hakkında dua ederdi.) İbrahim aleyhisselamın bu duası bereketiyle, Mekke sıcak olmasına rağmen, et ile su, burada diğer yerlere nazaran insanlara daha faydalıdır. Hazreti İsmail’in ikinci hanımı, İbrahim aleyhisselama çok hürmet ve ikramda bulunarak, ”Buyurun, evimizi şereflendirin, hazırda ne varsa size ikram edeyim” dedi.
İbrahim aleyhisselamın, içeri girmeyip döneceğini söylemesi üzerine de, şu teklifte bulundu: - Başınız toz içinde kalmış. Müsaade ederseniz, tozları silip temizleyeyim. Bunun üzerine İbrahim aleyhisselam müsaade etti. O da tozları temizleyip, güzel koku sürdü. Atına binip gideceği sırada da, bir tabak içinde peynir getirip eliyle tuttu. İsmail aleyhisselamın bu hanımının ismi Hale idi. İbrahim aleyhisselam onun hizmetinden memnun oldu. Ona buyurdu ki: - Kocan geldiğinde, benden selam söyle, evinin eşiğini iyi muhafaza etsin! Sonra, İbrahim aleyhisselam onların berekete kavuşması için dua etti ve geri Şam’a döndü. Akşam Hazreti İsmail evine döndüğünde, hanımına sordu: - Bugün kimse geldi mi?
- İhtiyar bir zat geldi, alnında ve yüzünde büyüklük ve peygamberlik nuru parlıyordu. Sana selam söyledi, “Evinin eşiğini iyi muhafaza etsin” dedi. İsmail aleyhisselam ağlayarak buyurdu ki: - O gelen benim babamdır. Evin eşiğinden maksadı sensin. Ey Hale sana müjdeler olsun! Ahir zaman peygamberinin mübarek nuru sana nasip olacak! İsmail aleyhisselamın, bu hanımından bir oğlu oldu. Peygamberimiz Muhammed aleyhisselamın nuru bu oğluna geçip, ondan da evlatlarına intikal etti. Bu nur, bu evlatlardan Peygamberimize kadar ulaştı.
Kabe’nin yapılması İbrahim aleyhisselam bir müddet sonra, Şam’dan, İsmail aleyhisselamın bulunduğu yere, Mekke’ye tekrar geldi. Bu gelişinde, İsmail aleyhisselam, Zemzem kuyusunun yakınında, büyük bir ağacın altında okunu yontup düzeltmekte idi. Babası İbrahim aleyhisselamı görünce, hemen kalkıp, karşıladı. Oturup hasretlerini giderdikten sonra, İbrahim aleyhisselam dedi ki: - Allahü teala bana, kendi zatı için bir beyt yapmamı emrediyor...
- Babacığım! Allahü teala ne emrettiyse, o emri yerine getirin! - Sen de bana yardımcı olacaksın. - Babacığım, ben sana her türlü yardımı yaparım. Sonra İbrahim aleyhisselam, Allahü tealaya münacatta bulunarak, “Ya Rabbi! Kabe’yi nerede yapayım” diye arz etti. Bunun üzerine cenab-ı Hak şöyle vahyetti:
- Biz, sana onun yerini göstereceğiz. Kabe-i muazzamanın, yeryüzünde yapılan ilk bina ve ilk mabet olduğu Kur’an-ı kerimde bildirilmiştir. İlk defa Adem aleyhisselam yeryüzünde inşa etmiş, Nuh tufanında yıkılmış, temelleri kalmıştı. Allahü teala, tufandan önce, Hacer-ül-esved’i Ebu Kubeys dağına konmasını emretti. Böylece Kabe’nin yeri kesin olarak bilinmez hale geldi. Sadece hangi bölgede olduğu biliniyordu. Burası kırmızı topraklı ve hafif tümsek bir tepe durumunda idi. Bu yerde yapılan dualar kabul olup, dua eden herkes muradına kavuşurdu. Her millet buraya saygı gösterirdi. Bu belirsiz hal, Nuh aleyhisselamdan İbrahim aleyhisselam zamanına kadar devam etti.
Cebrail aleyhisselam, Kabe’nin yerini, İbrahim aleyhisselama gösterdi. Böylece İbrahim aleyhisselam, oğlu İsmail aleyhisselam ile birlikte temel kazmaya başladı. Adem aleyhisselam zamanında kazılan temeli buldular. Aynı temel üzerine, Kabe’yi inşa etmeye başladılar. Cebrail aleyhisselamın tarifine göre, İbrahim aleyhisselam, İsmail aleyhisselamın getirdiği taşlarla binayı yapıyordu. Nihayet Kabe’nin duvarları yükseldi ve yukarıya taş yetişemez oldu. Bunun üzerine büyükçe bir taş getirdiler. İbrahim aleyhisselam bu taşa basarak duvar örmeye devam etti. Mübarek ayağının izi çıkan bu taşa da, Makam-ı İbrahim dendi. Kabe’de tavaf namazı bu taşın bulunduğu yer olan Makam-ı İbrahim’de kılınır.
Hacer-ül-esved Binanın yapımında, melekler, taş getirmede İsmail aleyhisselama yardım ettiler. Sıra Hacer-ül-esved’e gelince, İbrahim aleyhisselam; “Ey İsmail! İyi bir taş getir ki, hacılara işaret olsun” dedi. İsmail aleyhisselam bir taş getirdi. İbrahim aleyhisselam tekrar; “Bundan daha iyi bir taş getir” deyince, Ebu Kubeys dağından bir ses işitti:
- Cebrail aleyhisselam tufanda bana bir taş emanet etti. Gel onu al! Bunun üzerine Hacerül-esved taşı, Ebu Kubeys dağından alınıp, Kabe’deki yerine konuldu. Baba-oğul, Kabe’yi yapıp bitirince, “Ya Rabbi! Bizden bu hayırlı işi kabul et! Muhakkak ki, sen, duamızı işitici, niyetimizi bilicisin” diye dua ettiler.
İbrahim Aleyhisselam zamanında Kabe’nin inşasında Ebu Kubeys dağından alınıp Kabe duvarına yerleştirilen Hacer-ül esved taşı Hazreti İbrahim’in haccı İbrahim aleyhisselam, Kabe-i muazzamayı yapınca, Cebrail aleyhisselam; “Ey İbrahim! Beytullah’ı yedi defa tavaf et” dedi. İbrahim aleyhisselam, oğlu İsmail aleyhisselam ile birlikte, Kabe’yi tavaf etmeye başladı. Her tavafta rükünlerin hepsinde istilam yaptılar.
Yedi tavafı bitirdikten sonra Makam-ı İbrahim’in arkasında ikişer rekat namaz kıldılar. Bundan sonra Cebrail aleyhisselam, İbrahim aleyhisselama Hac ile ilgili bütün ibadet yerlerini; Safa, Merve, Mina, Müzdelife ve Arafat’ı gösterdi. Cebrail aleyhisselam Arafat’a kadar olan her yerde yapılacak ibadetleri yaptırdı ve tek tek öğretti. Arafat meydanına geldikleri zaman, İbrahim aleyhisselama sordu: - Ey İbrahim! Hac vazifesini yapacağın yerleri öğrendin mi?
- Evet, öğrendim. İbrahim aleyhisselam, İsmail aleyhisselamla haccın erkanını yerine getirdikten sonra, oğluna Kabe’nin bakımı ve korunması için tembihatta bulundu ve Şam’a gitmek istedi. Gitmeden önce bir gün Arafat’a çıkmıştı. Mekke-i mükerremeye baktı. Burası bir vadi içinde olup, taşlı ve kumlu idi. Oğlu İsmail aleyhisselamın evladını düşünerek, şefkat edip mübarek ellerini kaldırdı ve; “Ya Rabbi! İsmail’in evladına rahmet eyle” diye dua buyurdu. Gideceği sırada kendisine şöyle vahiy geldi: - Bütün insanlara haccı ilan et! Gerek yaya olarak, gerek uzak yoldan zayıf develer, binekler üzerinde tavaf için Kabe’ye gelsinler! Bunun üzerine İbrahim aleyhisselam arz etti ki:
- Ya Rabbi! Benim sesim nereye kadar ulaşır ki? Bunun üzerine cenab-ı Haktan; “Seslenmek senden, duyurmak benden. Ta ki, insanlar gelip, bu evi ziyaretle şereflensinler” emr-i Ilahisi geldi. İbrahim aleyhisselam mübarek yüzünü Yemen tarafına çevirip seslendi: - Ey insanlar! Allahü teala, bir ev bina ettirdi ve bu evi ziyaret etmenizi emreyledi. Geliniz, Kabe’yi ziyaret ediniz! Her yöne doğru dönerek birer defa bağırdı. Hak teala İbrahim aleyhisselamın sesini bütün dünyaya duyurdu. İnsanlar bu sesi duyunca; “Lebbeyk! Allahümme Lebbeyk = Emrine amadeyim Allahım” diye cevap verdiler. O zaman, ana rahminde ve baba sulbünde ne kadar hacca gidecek kimse varsa, hepsi “Lebbeyk” dediler. Bir defa hac yapacak olanlar bir defa, iki defa hacca gidecekler iki defa, daha fazla yapacaklar da ziyadesiyle cevap verdiler.
Sonra İbrahim aleyhisselam, oğlu İsmail aleyhisselam ve Cürhümilerle beraber hac yaptı ve Şam’a döndü. Ertesi sene hac mevsiminde refikası Sare validemizi ve oğlu İshak aleyhisselamı da alarak Mekke’ye geldi. Haccı eda ettikten sonra, tekrar Şam’a döndüler. Kabe inşa edildikten sonra, çeşitli zamanlarda tamir ve inşası yapıldı. Bunlar sırasıyla; Adem aleyhisselamın inşası, Şit aleyhisselamın tamiri, İbrahim aleyhisselamın inşası, Cürhüm kabilesinin tamiri, Kusayy’ın tamiri, Kureyş’in tamiri, Abdullah bin Zübeyr’in tamiri, Haccac’ın tamiri, Sultan Dördüncü Murad Han’ın tamiri.
İbrahim aleyhisselamın dini İbrahim aleyhisselamın dini Hanif dinidir. Hanif kelimesi, yanlış ve sapık olan şeye hiç dalmadan, doğruya yönelen manasına gelmektedir. İslamiyetten önce putlara tapmayan, putperestlerden bu hususta ayrılan, hac yapan, sünnet olan, kısacası; Allahü tealaya iman edip şirkten uzak duranlar demektir. Ümeyye bin Ebu Said ile İslamiyetten önce Arabistan’daki hatiplerin meşhurlarından olan ve herkesi İbrahim aleyhisselamın dinine çağıran Kus bin Saide bunlardandır. Kus bin Saide, İslamiyetin gelmesine yakın bir zamanda, Ukaz panayırında okuduğu bir hutbesinde dedi ki: - Yemin ederim ki, Allahın indinde bir din vardır. Şimdi bulunduğunuz dinden daha sevimlidir.
Ayrıca gelmesi yaklaşan bir peygamberin gölgesi başınız üstüne düştü. Ona iman eden bahtlı kişiye ne mutlu! Vay ona isyan ve muhalefet eden talihsizlere ve yazıklar olsun ömürlerini gaflette geçiren ümmetlere! Böylece insanlara, gelecek olan ahir zaman peygamberini müjdelemiştir. İbrahim aleyhisselam için Kur’an-ı kerimde “Hanif” buyurulması, batıla değil, Hakka yönelmesi sebebiyledir. Yani Keldani kavminin taptığı putlara asla tapmayıp, onları tahkir edip, Allahü tealaya ibadet ettiği içindir. Hanif olmak; dinde istikamet üzere olmak demektir. İstikamet ise, yalnız Allahü tealaya yönelmek ve sadece Allahü tealayı Rab bilip, bütün işlerinde, Onun emrine tabi olup, bu istikamette yürümektir.
Hanif, dini tabir olarak da; kendisinde eğrilik bulunmayan, dosdoğru olan din manasınadır. Daha çok İbrahim aleyhisselamın milleti ve müşrikliğin zıddı olarak bildirilmiştir. Hanifler, tevhid ve ihlas ile, dinde istikamet üzeredir. Nitekim Beyyine suresi 5. ayet-i kerimesinde mealen buyuruldu ki: (Onlar, kitaplarında, Hanifler olarak batıl itikad ve dinlerden yüz çevirip, yalnız Allahü tealaya ihlas ile ibadet etmek, farz namazları vaktinde kılmak, zekatı mahalline vermekle emrolundular.) Kısacası Haniflik, İbrahim aleyhisselamın dininin esas vasfıdır. Bununla beraber, bu husus, yalnız ona mahsus değildir. Haniflik, umumiyetle müşrikliğin, Allahü tealaya, şirk, ortak koşmanın zıddı olarak, bütün peygamberlerin bildirdikleri tek bir imanın, yalnız Allahü tealaya iman ve ibadet etmenin adıdır.
Hanifler; şirk olan bütün batıl inanışlardan uzak durmayı şiar edinir, sadece Allahü tealaya iman ve ibadete çağırır ve hakkın mücadelesini verir, peygamberlerin yolunda giderler. İbrahim aleyhisselama Cebrail aleyhisselam vasıtasıyla on suhuf gönderilmiştir. Bu suhuflarda bildirilen hükümlerden bazıları Necm suresi 38-47. ayetleri arasında bildirilmiştir. Ayrıca Musa aleyhisselamın Tevrat’ında da aynı hususlar bildirilmiştir. Burada, insana kendi çalıştığının fayda verdiği, dünyada ne yapmış ise ahirette onun karşılığını göreceği, kimsenin başkasının günahını yüklenmeyeceği, ibadetin ihlasla yapılması gerektiği gibi hususlar bildirilmektedir. İbrahim aleyhisselama vahyedilen suhuflarda bildirilen şeylerin ekserisi, ibret verici kıssalar, hadiseler ve nasihatler idi.
Bunlardan bir kısmı şöyledir: Hak teala hazretleri buyuruyor ki: “Ey Ademoğlu! Ben sizin her gün yaptığınız ibadetlerden razıyım. Siz de benim her gün verdiğim rızıklara razı olun! Ey Ademoğlu! Acele etme, rızık taksim olunmuştur. Hırslı olan mahrum kalır. Cimri olan kötülenir. Haset eden üzülür. Dünya devamlı değildir. Rızık verici, sizi yaratan ve yaşatan Allahü tealadır. Ey Ademoğlu! Şimdi fırsatın var iken, elinde olanı Allahü teala için ver ki, ilerde sana rehber olsun! Ey Ademoğlu! Nimet verene şükreyle! Ey Ademoğlu! Bütün ömrünü dünyayı istemekle geçirdin. Ya ahireti ne vakit talep edeceksin? Ey Ademoğlu! Size göz verdim.
Görmesi caiz olmayan şeylerden gözünüzü çeviresiniz! Ağzınızı yarattım. Söylenmesi caiz olmayan söz söylemeyesiniz! Ey Ademoğlu! Uzun emel ile dünyayı ve az amel ile ahireti isteyenlerden olma! Sözü abidlerin kelamına, işi münafıkların ameline uygun olanlardan ve ihsan olmadığı zaman kanaat etmeyenlerden; muradı hasıl olmayınca da sabretmeyenlerden olma! Eğer bunlardan olursan, sana öyle bir bela veririm ki, herkese ibret olsun! Ey Ademoğlu! Her kim seni dost edinirse, kendisi için edinir. İzzet ve celalime yemin ederim ki, ben seni senin için dost edinirim. Sakın kendini benden uzak eyleme! Ey Ademoğlu! Sen daima kendi ayıplarını gözet; başkasının ayıplarını araştırma! Aksine davranırsan insafsız olursun. Ey Ademoğlu! “La ilahe ilallah” diyen kimsenin, bununla beraber birçok ameller yapması da lazımdır. Bunlar; tevazu sahibi olmak, ömrünü benim zikrimle geçirmek, nefsini haramlardan korumak; benim rızam için gariplere yanında yer vermek, fakirlere ihsan eyleyip yetimlere acımaktır.
Ey Ademoğlu! Ne zaman kalbinde bir kasavet, sıkıntı ve darlık duysan, malında noksanlık bulsan yahut bedeninde hastalık hissetsen veya nafakanda bereketsizlik olsa, bilmiş ol ki, söylediğin malayani, faydasız, boş bir sözün neticesidir. Ey Ademoğlu! Eğer cenneti seviyorsan Hak teala da taatı sever. Sen Hak tealanın sevdiğini işle ki, O da seni sevdiğine kavuştursun. Eğer cehennemi sevmiyorsan, Hak teala da günahı sevmez. Sen Hak tealanın sevmediğini terket ki, O da seni sevmediğinden korusun.
Ey Ademoğlu! Eğer dünyaya çalıştığın kadar ahiret için çalışsaydın, hesapsız cennete girerdin. Eğer kanaat etseydin, herkesten zengin olurdun. Eğer haramdan sakınsaydın, dinini halis ederdin. Eğer yalan söylemeyi terketseydin, sıddiklardan olurdun. İbrahim aleyhisselama indirilen suhuflarda bildirilen diğer hususlardan bazıları şöyledir: Ey Ademoğlu! Şüpheli şeylerden sakın ki, beni bilesin. Açlığı adet eyle ki, beni tanıyasın! Bana ibadet eyle ki, bana kavuşasın. Ey Ademoğlu! Gücünün yettiği şeyi muhtaçlardan esirgemezsen, muradını hasıl ederim. Ben senin misafirine ikram ettiğim gibi, sen de benim misafirime ikram eyle! İbrahim aleyhisselam; “Ya Rabbi! Senin misafirin kimdir” deyince, Hak teala; “Kapınıza gelen her fakir ve garip, benim misafirimdir” buyurdu. Ey Ademoğlu! Sizler günah işleyici, ben ise affediciyim.
Günahınıza pişman olarak bana gelirseniz sizi affederim ve günahınıza bakmam! Ey Ademoğlu! Sana gadap geldiği zaman, beni hatırlarsan, gadaplanınca, seni anar ve sana acırım. Ey Ademoğlu! Kim benim verdiğim az rızka razı olursa, ben de onun az amelinden razı olurum. Ey Ademoğlu! Üç şey vardır: Biri bana mahsustur, biri sana, diğeri de ikimiz arasındadır. Bana mahsus olan ruhtur. Sana mahsus olan bedendir. İkimiz arasında olan da; senden dua, benden kabul etmektir.
Sakın aramıza haram lokma ile perde çekme! Ey Ademoğlu! Ne kadar dünyaya gönül bağlarsan, kalbinden muhabbetimi o kadar çıkarırım. Ne kadar dünyaya sarılırsan, imanının parlaklığını o kadar gideririm. Ey Ademoğlu! Seni dünyalık toplaman için değil, bana ibadet edesin diye halkettim. Mazlumların bedduasıyla huzuruma gelme! Zira ben, mazlumların duasını elbette kabul ederim. Ey Ademoğlu! Sana yeni rızık göndermediğim hiçbir gün yoktur. Verdiğim rızkı yer, bana isyan eder ve günah işlersin. Sonra dua edersin, kabul eder, istediğini veririm. Seni cennetime davet edince, kabul etmezsin. Senin bu işin insafa sığmaz. Ey Ademoğlu! Dua etmeyi ihmal etme! Duanı kabul ederim. Ne kadar günah işlesen benden ümidini kesme! Benim rahmetim her şeyden Makam-ı İbrahim: İbrahim aleyhisselamın Kabe’deki makamıdır. Kabe’yi inşa ederken üzerine bastığı taş ve bu taşın bulunduğu yerdir. Bu taş üzerinde, İbrahim aleyhisselamın mübarek ayaklarının izleri vardır. çoktur.
Ey Ademoğlu! Sen istemeden iman verdim. Zannediyor musun ki, bu kadar istemene ve yalvarmana rağmen sana cennet vermeyeyim? Elbette veririm. Ey Ademoğlu! Sana ihsan etmeyene sen ihsan eyle! Sana söylemeyene sen söyle (dargın durma) ve sana hıyanet edene sen nasihatte bulun ve iyilik eyle! Sana zulmedeni sen affeyle! Kötülük yapana iyilik et! Eğer böyle yaparsan cennete önce girenler arasında bulunur, rahmetime kavuşanlardan olursun. Sana da peygamberlerin sevabını veririm. Ey Ademoğlu! Sefer azığı hazırla! Çünkü gidecek yol uzundur ve günah yükünü hafif eyle! Zira azap şiddetlidir. Gemini sağlam yap ki, deniz fırtınalıdır. Amelini halis eyle! Çünkü Rabbin her şeyi gören ve bilendir.
Hazreti İbrahim’in faziletleri İbrahim aleyhisselam ülül’azm peygamberlerin ikincisidir. Ülül’azm; Allahü tealanın emirlerini insanlara tebliğ etmek, bildirmek hususunda gayret ve azm sahibi, bu hususta insanlardan gelen sıkıntılara sebatla, yılmadan katlanan demektir. Hazreti İbrahim, peygamberimiz Muhammed aleyhisselamdan sonra bütün peygamberlerden ve resullerden üstündür. Resulullah efendimiz ise, her zamanda, her memlekette, yani dünya yaratıldığı günden kıyamet kopuncaya kadar, gelmiş ve geleceklerin her bakımdan en üstünüdür. İbrahim aleyhisselamdan sonra gelen bütün peygamberler, İbrahim aleyhisselamın neslindendir. Bu bakımdan Ebül-enbiya, yani peygamberler babası diye isimlendirilmiştir.
İbrahim aleyhisselam, peygamberlik vazifesini yapması, sıkıntı ve belalara katlanmasıyla da methedilmiştir. Nitekim Kur’an-ı kerimde Bekara suresi 124. ayet-i kerimesinde mealen şöyle buyuruldu: (Bir vakit Rabbi, İbrahim’i birtakım emirler ve yasaklar ile imtihan etti. İbrahim [aleyhisselam] onları tamamen yerine getirdi. Allahü teala; “Ben seni insanlara imam, dinde önder, rehber yapacağım” buyurdu...) Hazreti İbrahim’den sonra gelen peygamberler, dinlerinin iman edilecek temel esaslarında ona uymakla, bereketli ve emin olan yolundan gitmekle emrolunmuşlardır. İbrahim aleyhisselam, Allahü tealaya, sonra gelecek ümmetler içinde hayırla yad edilmesi için dua etti. Bu duası kabul olundu.
Allahü teala onu bütün insanlara önder kıldı. Bütün dünya milletleri İbrahim aleyhisselama karşı muhabbet ve hürmette bulundular. Muhammed aleyhisselamın ümmeti her namazda salevat okurken; “Ya Rabbi! İbrahim’e ve İbrahim’in aline rahmet ettiğin gibi Muhammed’e ve aline de rahmet et” demektedir. İbrahim aleyhisselam, Kur’an-ı kerimde, birçok sıfatlarla övülmüştür. Bunlardan bazılarında mealen buyuruldu ki: (Gerçekten İbrahim, hak dine yönelen, Allaha itaat üzere bulunan, bütün iyi hasletleri kendinde toplayan bir rehberdi. O hiçbir zaman müşriklerden olmamıştır. O, Allahın nimetlerine şükredendi. Allahü teala onu beğenip seçmiş, kendisini doğru yola iletmişti. Biz ona dünyada bir hasene vermiştik. Şüphesiz ki, o, ahirette de salihlerdendir.) [Nahl 120-122] Bu ayet-i kerimenin tefsirini müfessirler şöyle bildirmiştir: Ayet-i kerimede İbrahim aleyhisselamın tek başına bir ümmet olduğu bildirilmiştir.
Bunun tefsirinde birkaç husus vardır: 1- İbrahim aleyhisselam hayır yolunu gösterir, bunu öğretirdi. Bir ümmette bulunan güzel hasletler yalnız onda toplanmıştı. Bu sebeple başlı başına bir ümmet olmuştu. 2- O zaman insanlar şirk üzere iken, sadece İbrahim aleyhisselam mümin idi. Bu sebeple yalnız başına bir ümmet olmuştur. 3- Tevhid ve hak din üzere bir ümmetin meydana gelmesine vesile olduğu için, ona başlı başına bir ümmet buyurulmuştur.
Hazreti İbrahim’in hususiyetleri İbrahim aleyhisselamın diğer hususiyetlerinden bazıları da şunlardır: Allahü tealaya itaatkar idi. Emirlerini yerine getirirdi. Namaz kılarken kalbinin sesi duyulurdu. İlk önce İbrahim aleyhisselam sünnet olmuş, hac vazifelerini yerine getirmiş ve kurban kesmiştir. Bunlar dininin hususiyetlerindendir. İbrahim aleyhisselam küçüklüğünde de, büyüdüğü zaman da tevhid itikadı üzere idi. Kureyş müşrikleri, kendilerinin İbrahim aleyhisselamın dini üzere olduklarını söylüyorlardı. Onların iddia ettikleri gibi, İbrahim aleyhisselam müşriklerden değildi. Çünkü o, tevhid ilminin esaslarını ortaya koydu. Zamanın kralına karşı kainatın yaratıcısının varlığını delillerle ispat etti. “Benim Rabbim, dirilten ve öldürendir” dedi. Sonra; “Ben batanları sevmem” buyurarak putlara ve yıldızlara ibadet edilmesinin batıl ve boş bir şey olduğunu ispat etti.
Putları da kırdı. Bu yüzden Nemrud ve kavmi tarafından ateşe atıldı. Allahü teala, kuşları diriltmek suretiyle, ona, ölüleri nasıl dirilttiğini gösterdi. İbrahim aleyhisselam az olsun, çok olsun, Allahü tealanın bütün nimetlerine şükredici idi ve misafirsiz yemek yemezdi. Allahü teala, ona, dünyada hasene verdi. Bu hasene, Allahü tealanın ona peygamberlik vermesi, kendisini halil, dost kılması, ihtiyarlığında evlat ihsan etmesi, Muhammed aleyhisselamın ümmetinin, namazlarında Muhammed aleyhisselama salat okudukları gibi, İbrahim aleyhisselama da salat okumasıdır. Yani namazlarda; “Allahümme salli ala Muhammedin ve ala ali Muhammedin kema salleyte ala İbrahim...” demeleridir. Allahü teala, İbrahim aleyhisselamı bütün mahlukata sevdirdi. Bütün dinlerin mensupları ondan memnun idiler, onu çok severlerdi.
İbrahim aleyhisselama, “Halil” isminin verilmesinin sebebi ile ilgili çeşitli rivayetler yapılmış olup, en muteberi; Allahü tealaya karşı pek ziyade muhabbeti olması ve Allahü tealanın rızasını ve muhabbetini celbeden ibadet ve taatları yapması sebebiyledir. İbrahim aleyhisselam İbranice konuşurdu. İbranice Arapçaya benzerdi. İbrahim ismi, İbranice olup, manası; “Ebu Rahim” yani merhametli baba demektir. İbrahim aleyhisselam bütün insanlara karşı merhametli olduğu için bu isimle anıldı.
İbrahim aleyhisselamın, kumaş tüccarlığı ve ziraatle de meşgul olduğu rivayet edilmiştir. İnsanları doyurmak ve misafirlere ziyafet vermekten büyük haz duyardı. Sürüleri, koyunları ve sığırları sayılamayacak kadar çoktu. Bütün bunları insanların faydasına vakfetmiştir. Köy, kasaba ve şehirler imar etmiştir. Misafir, yolcu ve garipler için iki kapılı bir misafirhane yapmıştı. İçinde kışın kışlık, yazın yazlık elbiseleri ve daima yiyeceklerle dolu bir sofrayı hazır bulundururdu. Muhtaç kimseler bir kapıdan girer, karnını doyurur, istediği elbiseyi giyer ve diğer kapıdan çıkıp giderdi. Misafirhanede; yiyecek, içecek ve giyecekler eksildikçe tamamlardı.
Hazreti İbrahim’in vefatı İbrahim aleyhisselam yüzyetmişbeş yaşında, Hazreti Hacer ve Hazreti Sare’den sonra Kudüs’te vefat etti. Vefatı şöyle oldu: İbrahim aleyhisselamın ibadet ettiği bir evi var idi. Birgün evden çıkıp kapıyı kilitledi ve bir müddet sonra döndü. Kapıyı açıp girince, içerde birisinin oturduğunu gördü. Ona sordu: - Bu eve seni kim koydu? - Ev sahibi koydu. - Ev sahibi benim. Ben seni içeri koymadım! - Senden ve benden başka bir sahip vardır. O her şeyin sahibidir. Bunun üzerine İbrahim aleyhisselam, oturanın melek olduğunu anladı. “Kimsin” diye sordu ve Melek-ül-mevt, yani ölüm meleği olduğunu öğrendi. Sonra İbrahim aleyhisselam, ondan, müminlerin ruhunu nasıl aldığını göstermesini istedi. O da yüzünü yana çevirmesini söyledi.
İbrahim aleyhisselam yüzünü çevrince, gayet güzel bir suret gördü. Hiç öyle güzel yüz görmemişti. Bunun üzerine buyurdu ki: - Ey Melek-ül-mevt! Eğer ölen bir kimseye bu suret gösterilirse, bu ona kafidir. Bundan sonra, kafirlerin ruhunu nasıl aldığını görmeyi arzu etti. Azrail aleyhisselam; “Tahammül edemezsin” buyurdu. Görmek isteğinde ısrar edince, yine yüzünü çevirmesini söyledi. İbrahim aleyhisselam yan tarafa dönüp bakınca, çok korkunç bir suret gördü. Bu hali görüp, kendinden geçti. Kendine gelince de buyurdu ki: - Eğer kafire bundan başka kötü şey göstermeseler, bu ona yeter. İbrahim aleyhisselam, bundan sonra da Azrail aleyhisselama sordu: - Ziyarete mi geldin, yoksa ruhumu almaya mı?
- Eğer izin verirsen ruhunu almaya! - Dost dostun canını alır mı? - Ya İbrahim, bu hususu Allahü tealaya arz edeyim, ne buyurursa sana bildireyim. Azrail aleyhisselam gidip hemen geldi. Allahü tealanın, “Dost dosta kavuşmak istemez mi?” buyurduğunu iletti. İbrahim aleyhisselam bunu işitince dedi ki: - Çabuk gel kardeşim, hemen canımı canana kavuştur, benim için bundan büyük müjde olamaz. Bunun üzerine Azrail aleyhisselam, mübarek ruhunu kabzetti. İbrahim aleyhisselam, Kudüs civarında Habrun kasabasında bir mağaraya defnedilmiştir. Bu kasaba, İbrahim aleyhisselamın Halil ismine izafeten Halilurrahman ismiyle meşhurdur. Bu beldede; Hazreti Lut, Hazreti İshak ve Hazreti Yakub’un ve daha pek çok peygamberin kabrinin bulunduğu rivayet edilmiştir. Müslüman hükümdarlar orada bulunan mescidleri ve türbeleri kendi devirlerinde tamir ettirmişlerdir. Halilurrahman’daki mescid ve türbeleri ise son olarak, Osmanlı Sultanı İkinci Abdülhamid Han tamir ettirmiştir.
Hazreti İbrahim’in mucizeleri İbrahim aleyhisselamın birçok mucizesi vardır. Bunlardan bazıları şunlardır: Ölmüş, parça parça edilmiş ve parçaları ayrı ayrı yerlere konmuş olan kuşlar, İbrahim aleyhisselamın çağırması üzerine yeniden dirilmişlerdir. İbrahim aleyhisselamın mucizesi ile taşlar kömür gibi yanmıştır. İbrahim aleyhisselam, Şam tarafına hicret ettiğinde çayırlık, çimenlik bir yerde konaklamıştı. Orada yakacak hiçbir şey bulamayan, buldukları az bir şeyle ihtiyaçlarını karşılayamayan ahali, durumlarını İbrahim aleyhisselama anlattı. İbrahim aleyhisselam taşları toplattı ve kömür gibi yaktı. Bu mucizeyi gören pek çok kimse de iman etti. İbrahim aleyhisselamın mübarek vücuduna ateş tesir etmedi. Nemrud onu ateşe attığında, Allahü teala; “Ey ateş! İbrahim’in üzerine serin ve selamet ol” buyurunca, ateş onu yakmadı. Bazan yırtıcı ve yabani hayvanlar, İbrahim aleyhisselam ile beraber giderler ve dile gelerek gayet açık olarak onunla konuşurlardı.
Bir defasında, hanımı Hazreti Hacer ve oğlu Hazreti İsmail ile görüşmek ve onları ziyaret etmek için Mekke’ye gitmişti. Şam’a geri dönüşünde birçok yabani hayvan, İbrahim aleyhisselam ile beraber yürüyüp, onunla açıkça konuştular. İbrahim aleyhisselam duvarların ve dağların arkasını da görürdü. Bu mucizesi, Mısır’a gittiğinde olmuştur. Zevcesi Hazreti Sare’ye musallat olmak isteyen zamanın kralı Firavun, Hazreti Sare’yi sarayına alınca, İbrahim aleyhisselam dışarıdan içeriyi seyretmiştir. Sarayın duvarları ona cam gibi olmuş ve gözünden perde kaldırılmıştır. Böylece Hazreti Sare’ye el uzatmaya kalkışan Firavun’un ellerinin kuruyup, ayaklarının tutmayarak yere yıkıldığına şahit olmuştur. İbrahim aleyhisselamın bastığı taşın üzerinde ağaç bitip yeşermiştir. Bu istek, dine davet ettiği bir beldenin ahalisinden geldi. Duası neticesinde bu mucizeyi gösterdi. İbrahim aleyhisselamın oturduğu yerden güzel kokular yayılırdı. Ayrılsa bile, senelerce güzel kokusu oradan çıkmazdı. Hazreti İsmail de babasının evine gelip gittiğini, onun kokusundan anlamıştı. Hazreti İbrahim’in çuvala koyduğu çakıl ve kum tanecikleri, Allahü tealanın izniyle buğday haline gelmiştir. Bu buğdayın bir kısmından ekmek yapıp, kalanını da ekmiş ve bol miktarda mahsul elde ederek malı mülkü çok artmıştır. Duası bereketiyle Mekke ve civarında bereket olmuştur.
Allahü teala onun hacca çağırmasını en uzak yerlere kadar ulaştırmış ve insanların, “Lebbeyk” diyerek davete icabet etmelerini sağlamıştır. İbrahim aleyhisselam, uzak mesafelere çok kısa zamanda giderdi. Bu sebeple Şam’dan Mekke’ye defalarca gelmesi mümkün olmuştur. İbrahim aleyhisselamın mucizesi, vefatından sonra da devam etmiştir. Nitekim makamının bulunduğu Halilurrahman’da birisi aç kalmış, yiyecek bulamamıştı. Makamına gelerek; “Ey Allahın Halil’i! Açım, muhtacım, bana da ziyafetinden bir hisse ver” diye halini arz edince, Allahü tealanın kudreti ve dilemesiyle, kabrinden bir ekmek bu fakire gönderildi.
|