Ayna-İnsan, İnsan-ı Kâmil
Allah’ın halifesi olan insan, Allah’ın zat, sıfat ve fiillerinin en mükemmel şekliyle tecelli ettiği varlıktır. İnsan Allah’ın eksiksiz bir görüntüsü ve O’nu gösteren mükemmel bir aynadır. “Âlemde bulunan her şeyin insanda da bir örneği vardır. Allah kendisinde bulunan bütün isimlerden bir pay da insana vermiştir. O, isimlerini insanda göstererek insan vasıtasıyla âlemde görünmüştür. Yani toptan âlem, Allah’ın isim ve sıfatlarının tümü olduğu gibi insan da kâinatın bir küçük nüshası olarak Allah’ın bütün isim ve sıfatlarının yekûnudur. Onun için Hz. Peygamber (s.a.v.)*‘Allah âdemi kendi suretinde yarattı.’*demiştir.
İnsanda bütün ilahî isimleri zuhur ettiğinden insan, gökte değil dünyada halife olmuştur.”6*Allah’ın isim ve sıfatları diğer varlıklarda, âlemde ayrıntılı, fakat dağınık bir şekilde bulunduğu halde, insanda öz, fakat tam olarak toplanmıştır. Âlemde olan her şey insanda da vardır. İnsan görünüşü bakımından âlem-i asgar, iç dünyası, gönlü bakımından âlem-i ekberdir.7*Yine Hulûsi Efendi (k.s.)’ye kulak verelim:
"Gerçi görünüşte cirmi sagirsin
Âlem-i ekbersin*ekvan içinde"8
Bu beyit, Hz. Ali’nin “Sen kendini küçük bir varlık zannedersin, hâlbuki en büyük âlem sende gizlidir.” sözünün manzum söylenişi gibidir. Şeyh Galip de aynı hususla ilgili şunları söyler:
"Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen
Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen"
(Kendine dikkatlice bir bak, sen âlemin özüsün, kâinatın gözbebeği olan insansın sen.)
Gönül, insanın ruhî faaliyetlerinin merkezidir. Tasavvuf; bedenî, fizikî varlığı yok farz edip, ruhu ve gönlü esas alan bir düşünüş ve yaşayış şeklidir. Âlemin özü ve âlemlerin gözünün bebeği olan “âdem” aynı zamanda gönüldür, ruhtur, candır. İnsan-ı kâmil, ilahî tecellî sebebiyle bütün hakikatlerin sahibidir. O Allah’ın gözü ile bakar. Kâmil insan, cihana yukarıdan bakar ve bütün nizamı bir arada görür.
İnsan, birbirinden ayrılmış gibi görünen parçaları, âlemi, kesreti bütün olarak göremediği için, bilgileri, kanaatleri de farklı farklı olur. Körlerin fili tarif etmeleri gibi; her biri filin neresine dokunduysa ona göre tarif etmişlerdir.9*İnsan-ı kâmilin gönlü “âyîne-i şeş-cihet, âyîne-i şeş-sû” dur. İnsan-ı kâmil, olağanüstü yahut akıl ötesi idrak düzeyine ulaşan kimsedir.
Kâmil insanın görüşü de kâmildir. Yukarıdan bakan tam görür; câm-ı Cem gibi, âyîne-i İskender gibi; tüm savaş alanını haritada görmek gibi; uydudan bakmak gibi. Ama insan-ı kâmilin görüşü bunlardan daha geniş ve daha tamdır. O, gayb âlemleri de dâhil, on sekiz bin âlemi, İlahi nizamın tümünü bütün halinde görür. Bu görüşte bir eksiklik, bir kusur olmadığı gibi, gördüğü nizamın da noksanı, hatası yoktur.10
"Gönül âyînesinden sil bu mâ-sivâ gubârını
Cemâline olup mir’at bula tâ izz ü gâyâtı"11
(Ey âşık gönül aynasındaki bütün kirleri temizleyip mutlak güzel olan Allah’a kalbini yönelterek hakiki sevgiliyi bulmak suretiyle, ebedî bir mertebeye ulaş.)
İnsan Hakk’ın aynasına baktığında kendi görüntüsünü görür. Allah da kendi kendisini insanda seyreder. Mantıku’t-tayr’daki temel düşünce de budur. Allah’ı arayan kuşlardan ancak otuzu Sîmurg’a ulaşırlar; bu otuz kuş, sıfat ve sûret olarak Sîmurg’da kendilerini, kendilerinde de onu görürler. Yüz kuş ulaşsaydı hepsi de aynı hali göreceklerdi. Allah, kendini kalp aynasında temaşa eder; mü’min de Hakk’ı kendi kalp aynasında seyreder. Mü’min adıyla sevgili (Allah) ve mü’min olan âşık, birbirine görüntüsü akseden karşılıklı iki aynadır. Öyle yakın iki ayna ki birbirinin nefesinden aynalar buğulanıp görüntü kaybolabilir. ☆☆☆
|