Alıntı:
Karamanoglu16 Nickli Üyeden Alıntı
Hayırlı günler Letaif Nedir Letaif görünür mü ? çevremde bazı insanlar yaşadıkları olayları anlatıyor bunlar uydurmadan mı ibaret yoksa belli bir makamdan sonra mı görünüyorlar ?
|
Letâif kelimesi latîfenin çoğuludur. İnsanın maddî kalb ile alâkası bulunan, ruh ve nefs gibi mânevî varlığını ifâde eden bir cevheridir. “Latîf” esmâ-i hüsnâdandır. Lütufkâr anlamına geldiği gibi ince, cismi olmayan, gözle görünmeyen anlamına da gelir. Nitekim: “Gözler O’nu idrâk edemez. O gözleri idrâk eder. O, Latîftir, Habîrdir”[Enam suresi ayet 103] âyetindeki latîf gözle görünmeyen, ama her şeyden haberdâr olan anlamınadır. Latîfe de aynı kökten olup gözle görülmeyen demektir.
Nakşbendîlik’te rûhun altı latîfesi vardır. Bunlardan biri halk/yaratılış âlemine, beşi emr âlemine âiddir. Emr âlemine âid olanlar: Kalb, ruh, sırr, hafî ve ahfâdır. Bunlara letâif-i hamse denir. Halk âleminden olan ise nefs-i nâtıkadır. Seyr u sülûk sırasında önce emr âleminden olan letâif-i hamsenin sırasıyla zikre iştirâki sağlanır. Kalb, ruh, sırr, hafî ve ahfâ denilen bu latîfeler çalışmaya başlayınca sıra nefs-i nâtıkaya gelir. Bunların çalışma şeklini târif edecek olan kimseler irşâda mezun olanlardır. Bunların çalışmasında en önemli unsur sâlikin bunların zikrinde o bölgeye yoğunlaşabilmesi ve dış dünyâ ile irtibâtını kesip kendi içine dönmesidir.Letâif bu yoğunlaşmaya bağlı olarak er veya geç çalışmaya başlar. Ancak amaç letâifin çalışmasından ibâret değildir. Letâifin çalışması huzûr-i kalbe, şerh-i sadra; yâni insanın göğsünün îmân ve itmînân ile genişlemesine vâsıtadır. Nitekim Nakşbendî meşâyıhından Mazhar Cân-ı Cânan’ın ifâdesine göre kalbin ve letâifin hareket etmesi fazla zarûrî değildir, maksad Allah’a yönelmektir.[ Abdullah Dihlevî, Makâmât-ı Mazhariyye, İstanbul 1993, s.156]Emr âlemine âid olan letâifin mahalli sadır; yâni göğüs kafesidir. Burada sol memenin iki parmak altında “kalb”, onun tam simetriği olan sağ memenin iki parmak altında “ruh”, sol memenin iki parmak üstünde “sırr”, onun simetriğinde sağda “hafî” ve hepsinin üstünde orta noktada “ahfâ” yer alır. Bu mahallin vücûdun kan ve sinir hareketine bağlı olarak hafî bir hâlde yapılan zikre katılır hâle gelmesi, letâifin çalışması demektir. Bu sâyede şerh-i sadr gerçekleşir.Kur’an’da şerh-i sadrı anlatan âyetler vardır.[İsra suresi ayet 72; Taha suresi ayet 25; Hacc suresi ayet 46; İnşirah suresi birinci ayet] Sadr, kalb, fuâd ve lübbü anlatan ve bunlar arasındaki ilgiye dikkat çeken ilk sûfî Hakîm Tirmizî’dir. Onun Beyânu’l-fark beyne’s-sadr ve’l-kalb ve’l fuâd ve’l-lüb adlı eseri letâif konusunun en kadîm kaynağı sayılabilir. Bedende bulunan emr âlemine âid bu letâifin harekete geçmesi ihsâna ermeyi kolaylaştırır. Bu dünyâda insanın nihâî hedefi ihsâna ve vuslat-ı ilâhiye ermektir.
Letâifin avamdan bazılarında alenî olarak çalışıyor olması, tek başına bir üstünlük sebebi değildir. Sâdece kalbin zikir yeteneğini gösterir. Bu istidadın ibâdet, ihlâs ve güzel ahlâk ile birleşmesi kişide kemâl yolunu açar. İlmiye sınıfından kimselerin letâifinin diğerlerine göre daha geç çalışması, kendileri için bir nakisa olarak değerlendirilmemelidir. Zekâ gibi kalbin de yetenekleri şahıslara göre değişir. Ancak zekâsı gelişmiş ve zihnî kabiliyetleri öne çıkmış bir insandan kalbî faaliyetlerinin de aynı boyutta olması beklenerek yanlış yargıya varılmamalıdır. Avamdan olan kişi sâdece kalbine yoğunlaştığı ve teslimiyeti de fazla olduğu için belki daha çabuk yol almaktadır. İlmiyeden olan kişi, iyi bir biçimde kalbine yoğunlaşabilse o da süratle yol alır. İlim ve teslimiyete dayalı sülük, erdiriciler bakımından diğerinden geri değil, daha ileridir. Fakat yoğunlaşma ve teslimiyet her zaman aynı oranda mümkün olamamaktadır. Nitekim ilim ehlinden kişilerin teslimiyet ve yoğunlaşma sâyesinde avamla kıyaslanamayacak bir süratte yol aldıklarının örnekleri tasavvuf tarihinde pek çoktur.