İnsanoğlu çoğu zaman elindekilerin kıymetini, onları kaybettikten sonra anlıyor. Zamanı da, dostluğu da, sevgiyi de tüketirken farkına varmıyoruz aslında. Cheng Haver’in sözlerinde işaret ettiği gibi, biriktirdiğimiz saatler, kitaplar, eşyalar geçmişin gölgesini taşır ama asla zamanın kendisini geri getiremez. Çünkü zaman, ne elde tutulur ne de bir kenara kaldırılır; akar, geçer ve insanın hayatından bir daha dönmemek üzere çıkar.
Önemsenmenin kıymeti de tıpkı zaman gibi ancak yokluğunda anlaşılır. İnsan bazen kalabalıklar içinde görmezden gelinirken, en çok ihtiyaç duyduğu şeyin bir tebessüm, bir gönül teması, bir içtenlik olduğunu fark eder. Ne var ki, çoğu zaman bu idrak, çok geç gelir. Elimizin tersiyle ittiğimiz, bizi sıkan, hatta uzaklaşmak istediğimiz kişiler bir gün öyle bir noktaya gelir ki; onların en küçük sevgisine, en küçük varlığına bile muhtaç oluruz.
Geçmişe dönüp baktığımızda, “keşke”lerle dolu sahneler çıkar karşımıza. Birlikte geçirilen vakitler, sıradan sandığımız sohbetler, bir kahve eşliğinde edilen kısa muhabbetler… Zamanında pek önemsemediğimiz bu anlar, yıllar geçtikçe zihnimizin en kıymetli hazinesi olur. Fakat ne kadar istesek de, o dostluğu, o sohbeti, o zamanı aynı tazelikle yeniden bulamayız. Çünkü hayat, tekrarı olmayan bir yolculuktur.
Bütün bunlar bize bir gerçeği hatırlatır: Şu anın kıymetini bilmek. İnsanı sevmek, dostluklara değer vermek, vakti hoyratça harcamamak… Çünkü dün geçti, yarının garantisi yok; elimizde sadece bu an var. Şayet bu anı hakkıyla yaşar, sevgiyi esirgemez, dostluğu büyütürsek; geleceğe devrettiğimiz miras, pişmanlık değil, huzur olur.
Zamanı tutamayız ama içinde yaşarken onu anlamlandırabiliriz. Dostlukları geri getiremeyiz ama yaşarken koruyabiliriz. Ve önemsenmenin kıymetini bilmezsek, bir gün biz de yokluğunun derin boşluğunda kalırız.
|