Yusufiyeli Nickli Üyeden Alıntı
Eskiden bilinen benim çocukluk dönemlerimde “yem borusu çalmak” diye bir tabir vardı, şimdilerde unutuldu. Rivayete göre Kırım’dan İstanbul’a bir gemi geliyor. Gemide katanalar var, büyük atlar; yem bittiğinden bunlar tepiniyor. Atlar tepindiler mi gemiyi batırırlar; çünkü çok güçlüler. Kaptan, bir yem borusu çaldırıyor, atlar sakinleşiyor. Biraz ilerliyorlar, atlar yine acıkmışlar, yani yine bir hareket var. Yine bir yem borusu... Böyle böyle kıyıya kadar gitmişler. Yani yazacaklarım ya da yazılacaklar da anladığım kadarıyla bir yem borusu niteliğinde olacak ki bu cihetten anlamı yok.
Evet, dünyada her zaman sıkıntılar olur: Savaş olur, ekonomik kriz olur. Tarihin başından beri savaşsız tek bir yıl geçmedi. Şu anda, “İki ay sonra nasıl olurum?” diye herkesin kafasında soru işareti var. Bunun için bir şeye, temelde bir şeye ihtiyacımız var birey olarak: “yılmazlık” dediğimiz kavram. Sağlamlık
Viyanalı nörolog ve psikiyatr Viktor Emil Frankl, Nazi soykırımından sağ kurtulanlar arasındaydı. Toplama kamplarındaki deneyiminden yola çıkarak geliştirdiği psikoterapik yöntemler ile Varoluşçu Psikoterapi ekolüne önemli katkılarda bulundu. Birinci Dünya Savaşı’nda da her şey bitti zannedildi. Bir milyon dedemiz ölmüştü orada. Ama Kurtuluş Savaşı’nda tekrar kalktık ayağa. Yani dokuz, on diye sayar ya hakem boksta, kimisi de dokuz buçukta kalkıyor ayağa. O, işte yılmazlığı olan, gücü olan, pes etmeyen, kuyunun dibinden çıkabilen. “Bu sivilceyi ben geçiririm, bu kanseri ben yenerim,” diyebilen. Hasta doktora soruyor, “Yüzde kaç ihtimal?” “Yüzde yetmiş ihtimalle iyi olursun,” diyor doktor. Karamsar, “Ben yüzde otuza girerim,” diyor. İyimserse, “Yetmişe gireriz, bir deneyelim bakalım,” diyor. Vazgeçmemek, pes etmemek bu işte.
|