Alıntı:
Kumru5 Nickli Üyeden Alıntı
Allah ilmi isteyene zenginligi istedigine veriyorsa zengin olmak için ne kadar dua edersek edelim olamaz mıyız
|
Bakara suresi 186. Ayet lafzı anlamıyla her duanın Allah tarafından karşılık bulacağını düşündürür. Fakat ayetin dil yapısı ve derin anlamı böyle bir düşüncenin isabetli olmadığını gösterir. Daha açıkçası ayet, duaya icabetin kullara yönelik bir ilahi lütuf ve inayet olduğuna dolayısıyla her duaya her zaman ve zeminde icabet edilmesi gibi bir mecburiyet bulunmadığına işaret etmektedir. Bu noktada ‘’Ayetteki ifade yapısı Her kim dua ederse Allah da o kimsenin duasına icabet eder’’ şeklinde bir şart-cevap kurgusuna sahiptir. Böyle bir ifade telazüm, yani iki şeyin karşılıklı olarak birbirini gerektirmesi sonucunu verir’’ şeklinde bir argüman ileri sürülemez. Çünkü burada söz konusu olan şart duayı icabete bağlamaya değil, soruyu cevaba bağlamaya yöneliktir. Bunun içindir ki ayette (Dua ettiğiniz takdirde bende icabet ederim) denilmemiş bilakis ‘’ وَاِذَا سَاَلَكَ عِبَاد۪ي عَنّ۪ي فَاِنّ۪ي قَر۪يبٌۜ اُج۪يبُ دَعْوَةَ الدَّاعِ اِذَا دَعَانِۙ’
Şeklinde bir ifadeye yer verilmiştir. (İbn Aşur, et_Tahrir ve’t-Tenvir ikinci cilt sayfa 179) Müfessirler duanın kabulü hususunda kalben Allah’a bağlanmak ve kulun O’ndan başka bir sığınağının bulunmadığına yürekten inanmak halis samimi niyet haram lokma yemekten kaçınmak, dua ve niyazdan usanmamak, aceleci olmamak, dinen meşru olmayan şeylerle ilgili istekte bulunmamak dair birtakım şartlardan söz etmişlerdir. Diğer taraftan kaynaklarda Ebu Said el-Hudri tarikiyle nakledilen bir hadiste günah söz ve istek içermeyen duaların şu üç şekilde kabul edileceği bildirilmiştir:
(1) Allah kula duayla istediğini dünyada verir; (2) Kulun isteğini ahirete saklar (3) Kulun başına gelecek sıkıntı ve belayı def eder. (İbn Ebi Şeybe el-Musannef 7. Cilt sayfa 24; İbn Abdilberr, et-Temhid 5. Cilt sayfa 344)
İslam alimlerinin büyük çoğunluğu ilahi takdirin değişmezliği gerekçesine dayanarak duayı reddetmek yerine duayı da takdirin bir unsuru saymanın daha makul olduğunu savunmuşlardır. Ezelde duaya bağlı olarak takdir edilmiş şeyler yine dua ile hasıl olur. Kaderin olaylara göre önceliği varsa Allah'ın da kaza ve kadere önceliği vardır. Bunun aksini düşünmek, Allah'ın da kaza ve kadere mahkûm olduğunu farz etmek gibi bir sonuca götürür. Ayrıca, duadan maksat, Allah'ın bilmediği bir şeyi O'na hatırlatmak değil, kişinin kulluğunu göstermesi, aczini ve ihtiyacını Allah'a arz etmesidir.(Fahreddin er-Razi, Mefatihu’l-Gayb 5.cilt sayfa 262-263)
Gazali , "Allah'ın takdiri değişmeyeceğine göre duanın ne faydası vardır?" sorusuna şöyle cevap vermiştir: Olaylar önceden sebep-sonuç ilişkisiyle birbirine bağlanmıştır. Mesela, kalkanın oktan korunmaya, suyun tohum ve bitkilerin filizlenip yeşermesine sebep olması gibi dua da gerek sıkıntı ve belayı defetmek gerekse Allah'ın rahmetini celbetmek için bir sebeptir. Ancak dua sonucunda meydana gelecek değişiklik, yine doğal sebep-sonuç ilişkisi içinde ortaya çıkar. Allah, "Savaş için gereken hazırlığı yapın" (Nisa suresi ayet 71) derken, silah kuşanmamak veya "Allah takdir ettiyse çıkar, etmediyse çıkmaz" diyerek tohumu saçtıktan sonra toprağı sulamamak, Allah'ın takdirine uymak değildir. Sebeplerin sonuçları doğurması, süreç içerisinde meydana gelir. İyilik veya kötülüğü takdir eden Allah, bunlar için sebep de takdir etmiştir. Dua kötülüğün savuşturulması veya iyiliğin sağlanması için bir sebeptir. (Gazali, İhyau Ulumi’d-Din cilt 1 sayfa 328-329)
Bütün bu izahata rağmen, "Allah içimizdeki duygu ve düşünceleri, ihtiyaç duyduğumuz veya istediğimiz her şeyi zaten bildiğine göre biz neden dua ediyoruz?" şeklindeki bir sorunun hala cevap bulamadığı düşünülebilir? Böyle bir soruya verilecek cevap şöyle formüle edilebilir: Duadan maksat, kulun kalben Allah'a yönelişi, kendi aczini ve eksikliğini hissedip O'nun lütuf ve inayetine ihtiyaç hissedişidir. Ancak bu hissiyat da esasen rıza ve teslimiyet haliyle izhar edilir. Bir rivayete göre Hz. İbrahim ateşe atılmadan önce, Cebrail gelip, "Bir isteğin var mı? İstekte bulun?" demiş, İbrahim de, "Allah'ın halimi bilmesi, benim O'ndan istekte bulunmama ihtiyaç bırakmaz" manasına gelecek şekilde "hasbiyellah" diye karşılık vermiştir. (Gazali, İhyau Ulumi’d-Din cilt 4 sayfa 171, 244)Bu rivayet her ne kadar menkıbe tarzında olsa da, dua konusuna dair içerdiği mesaj en azından bizim için çok önemlidir. Dille duanın Allah'la irtibatı sağlamlaştırmak, dini-ahlaki bilinci canlı tutmak, manevi/ruhi arınmayı arttırmak, iç huzuru sağlamak gibi birçok işlevinin bulunduğu şüphesiz olmakla birlikte, gerçek dua rıza ve teslimiyet halinde fiili olarak edilen duadır. Daha açıkçası, insan (kul) Allah'tan bir istek ve dilekte bulunacaksa, evvel emirde bu isteğin gerçekleşmesine yönelik sebeplere tevessül babında azami gayretle fiili çaba sergilemeli ve bu süreçte Allah'tan ancak inayet, nusret ve tevfikini esirgememesi yönünde moral destek talep etmelidir. Bu anlamda dille dua ancak manevi destek ve motivasyondan ibarettir; gerçek dua ise her şeye rağmen rıza halinde fiili çaba göstermektir.