Tekil Mesaj gösterimi
  #2  
Alt 25.03.17, 00:01
☆Tuana Tuana isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Güvenilir
 
Üyelik tarihi: 07.01.15
Bulunduğu yer: Adana
Mesajlar: 4,613
Etiketlendiği Mesaj: 133 Mesaj
Etiketlendiği Konu: 0 Konu
Standart

Parapsikoloji ve psişik yetiler konusunda çalışan Bem'in yaptığı deneylerin birinde, katılımcı öğrencilere ezberlemeleri için bir kelime listesi sunuldu. Bu aşamanın ardından da "İleride size listedeki bazı kelimeler sorulacak. Sizce bunlar hangileri olacak" diye soruldu. Ve deneklerin yüzde 53'lük bir kısmının, kendilerine sorulacak kelimeleri doğru tahmin ettiği görüldü.

Bir diğer deneyde de katılımcılara bilgisayar ekranında, birinde erotik fotoğraf gizlenmiş iki perde grafiği gösterildi. Deneklerin erotik görselin hangi perdeli grafikte saklı olduğunu tahmin etmeleri istendiğinde, yine yüzde 53 oranında doğru tahmin yapıldı.

Bazı çevreler söz konusu sonuçların tamamen bir rastlandığı olduğunu savundu. Ancak böylesi bir rastlantı ihtimalinin matematiksel olarak sadece 74 milyarda bir olduğu açıklandı.

Yapılan deneyler akıllara, ünlü yönetmen Steven Spielberg'in Minority Report (Azınlık Raporu) adlı bilimkurgu filmini getirdi. Tom Cruise'un başrol oynadığı film, suçların, işlenmeden önce öngörülerek engellenmesi temasını işliyordu.

Kabbalah'a göre Altıncı His

Psikologların yapmış oldukları araştırmalar neticesinde, dış dünyamızdan aldığımız bilgileri tasnif ve yorumlamak sürecini, İDRAK Dediğimiz anlamak yeteneği işletmektedir. Başka bir deyimle Psikologlar bize ÖN BİLGİYE İhtiyacımız olduğunu söylemektedirler.

Tarih boyunca Felsefe ve İlim beşeriyetle birlikte ilerleyerek geliştiklerini görüyoruz. Günümüzde İlim ve Felsefeyle uğraşan aydınlar ve âlimler etrafımızı saran dünya gerçeklerini araştıran ve inceleyen insan faktörünün bu konuda sınırlı kaldığını kabul etmektedirler.

Bir an için insanı, dışardan geleni duyumsayan, hisseden ve anlayan bir kara kutu olarak varsayalım. İhtiyacımız olan bilgilerin bu kara kutunun içine nasıl girdiklerine bir göz atacak olursak. Bütün bilgilerin hislerimizin aracılığı ile kara kutuya girdiklerini görürüz.

Hislerimizin dayandığı beş duyu, sabit bir rakam (Miktar) olduğundan bizim için bir sınır teşkil etmektedir. Böylece yapmış olduğumuz bütün araştırma ve incelemeler, beş duyu sınırları içinde kaldığından, ancak mevcut duyularımızın sınırları içinde kalan maddi dünyaya ait gerçekleri görebiliyoruz.Bu nedenle bu sınırların dışında kalan dünya ötesi evrensel gerçekleri görebileceğimiz araç ve aletleri yaratamıyoruz. Şimdiye kadar yarattığımız aletler, var olan duyularımızın etki alanlarını genişletmekten ileri gitmemiştir.

Sınırlı beş duyularımızın dışında kalan dünya ötesi evrensel gerçekleri hissetmek için artı bir duyuya ihtiyacımız olduğunu görüyoruz.Belki başka boyutlarda var olan başka dünyalar ve bu dünyalarda varlıklarını sürdüren yaratıklar da vardır, fakat biz onları hissedemiyoruz çünkü onları hissedebilecek uygun duyulardan yoksun bulunmaktayız.

Belki hissedemediğimiz, bizimkinden daha geniş ve farklı olan öbür dünyada varlığımızın gerçeklerinden olan doğuşumuz, hayatımız boyunca başımızdan geçenlerin ve ölümün nedenleri bu öbür dünya dediğimiz yerde bulunmaktadır bunları bilmeden varlığımızın hedef gördüğü gerçek amacın ne olduğunu da bilemeyiz.

Dünyamızda, bazı insanlar, ek duyumlarıyla elde ettikleri artı hisler sayesinde bizim gördüğümüz gerçek tablodan daha geniş ve daha gerçek bir tablo görürler. Bu insanlara biz Kabalacı (Mekubalim) diyoruz, çünkü onlar yüksek seviyelerden gelen bilgileri almayı ve hissetmeyi bilirler. Bu kişiler, etrafımızı saran bizimkinden daha üstün dünyaların varlığını bize bildirmektedirler. Bu dünyalar bir soğan gibi iç içe gelişmiş tabakalar halinde olup, merkezinde bizim dünyamız bulunmaktadır.

Bizler bu dünyanın içinde doğar – yaşar ve ölürüz. Bizler sadece bu bizim dediğimiz dünyayı hissedebiliriz, Kabalacılar buna yaşadığımız dünya OLAM HAZEH, Diyorlar çünkü Evrenin hakiki gerçeklerinde ufak bir yer kapsamaktadır.

Kendimizde artı bir Manevi duyu geliştirirsek, bu duyu sayesinde, bir bütünü teşkil eden evrenin gerçeklerinden daha geniş bir parçası olan gelecek dünya’yı hissedebiliriz. Türkçe buna öbür dünya diyoruz.

Bize öbür dünya’yı hissetmeye yardımcı olacak sistemin adı Hohmat A Kabala olup bize, gizli kalmış hakiki gerçekleri nasıl algılayacağımızı öğreten de odur.

Bilincinde olmadığımız bu gizli kalmış gerçeklerle irtibat kurmamızı sağlayacak artı duyu’yu geliştirmek için kendimizde, iç dünyamızda bazı değişiklikler yapmak mecburiyetindeyiz.

Örneğin; Radyo alıcısının içindeki dalga ayarı, dıştan gelen radyo dalgası ile % 100 uyum sağladığı zaman dıştan gelen neşriyatı yakalayabilir.Biz insanlar da bir radyo alıcısına benzetilebiliriz, bizde de durum aynı, içimizdeki nitelikler karşılığında dış dünyamızda olan nitelikleri yakalayabiliriz iç dünyamızın içinde, dış dünyamızda kalan niteliklere karşı uyum sağlayan nitelikler yoksa dış dünyadan hiç bir şey hissedemeyiz.

Dış dünyamızda var olanları hissedebilmek için, içimizde, iç dünyamızda var olan nitelikleri geliştirmenin gerekliliğini anladıktan sonra, tanımadığımız manevi dünyayı hissedebilmek için gerekli uygun niteliklerin bizde eksik olduklarını anlıyoruz. Bizde eksik olan nitelikler nelerdir?

Bu niteliklere sahip olanların söylediklerine göre, insan karakteri itibariyle tam anlamıyla egoisttir. İnsanın, düşündükleri – istekleri – konuşarak düşünerek ve fiilen yaptıkları olsun, bütün bunlar kendine olan sevgisinden kaynaklanmaktadır, öylesine ki bütün bunlar kendi istifadesi içindir.

Görünüşte bir başkasına iyilik yapan veya başkaları hakkında iyilikler düşünen kişilerin bunu yaparken gerçek amaçlarını derinlemesine inceleyecek olursak, bunları sırf kendi menfaatleri için yaptığını görüp ve yapmış olduğu iyilikler vasıtasıyla, göze görülmez bir şekilde başkasını kendi çıkarlarına alet ettiği görülmektedir.

Manevi duyu’ya sahip olmakla, bu dünya kaybolup onun yerine başka bir dünya, öbür dünya gelecek değildir. Şimdi hissettiğimiz gerçeklerden oluşmuş olan tablodan başka, artı gerçekleri hissedebileceğimiz zaman, var oluşumuzun ve hayatımızın nedenlerini içeren kaynağın öz’ünü görüp onu anlayabileceğiz. Bununla beraber manevi duyumuz yeterince gelişinceye kadar şimdilik (Mekubalim) Kabalacıların yolunda giderek onların tavsiyelerine uyabiliriz. Bu kişiler burada bizimle olmalarına rağmen her iki dünya gerçeklerini hissettiklerinden, onların bize söylediklerini yapmak, gittikleri yoldan gitmek imkânlarına sahibiz.

Bu gerçeklerin şimdiye kadar neden açıklanıp izah edilmediğini Kabalacılar bize şöyle anlatmaktadırlar. Dünyamızın altı bin yıllık mevcudiyeti boyunca ruhların dünyamıza inmeleri ve bedenlerin içinde yerleşmeleri, bir birini takip eden bir düzenin varlığından söz edilmektedir. Bu düzene göre, ilk iki bin yıllık dönem boyunca dünyaya inmiş olan ruhlar, son derece arınmış tertemiz ve saf ruhlardan ibaret idi, bu ruhların (Tikun) onarım yapmaya ihtiyaçları yoktu. İkinci iki bin yıl zarfında inen ruhlar, öncekilere nazaran kaba ve arınmamış ruhlar olduğundan, arınmak için gerekli bir araca ihtiyaçları vardı.

Bu aracın ismi Tora Şebihtav, Tevrat’ın yazılı metinleridir ki bu dini kurallar gereğince fiilen işlenen sevaplar sayesinde ruhlar arınarak gereken seviyeye ulaşmak fırsatını elde ettiler. Bu ikinci iki bin yıllık süreçte insanlar Tevrat’ın sadece yeryüzünde işlenebilir Mitsvot, Sevaplar kısmını kullanarak arındılar.

Bu nedenle üçüncü yüzyılda yazılmış olan ZOAR Kitabı, onbirinci yüzyıla kadar saklı kalmıştır. Zohar kitabı onbirinci yüzyıldan sonra her kuşakta sadece seçkin kişilerin önüne çıkmıştır. Ta ki yaklaşık bundan 450 sene evvel A Ari Akadoş Rabbi Yitshak Luria, 450 sene evvel şöyle demiştir.Bu dönemden itibaren herkes küçükten büyüğüne kadar Kabala öğrenimi ile uğraşmak zamanı gelmiştir, çünkü bu dönemde inen ruhlar, en kaba vaziyette olan ruhlardır, bu ruhların arınmaları için Tevrat’ın bütününe ihtiyaç vardır, hatta Tevrat’ın içerdiği sırların bulunduğu bölüme bile ihtiyacımız olduğunu bize yazılarıyla söylemiştir.

Duyular dışı algılama yeteneği

Bazen hepimiz, bizi sadece maddî yaşamla sınırlayan beş duyumuzun dışına taştığımızı fark ederiz. Telefon çalar, kimin aradığını bilirsiniz, o gün ısrarla anımsadığınız eski arkadaşınıza yolda rastlarsınız. İlk kez karşılaştığınız bir yabancının, hayatınızda önemli bir yere sahip olacağını algılarsınız. Yakınlarınızla ilgili çeşitli haberci rüyalar görür, hatta onların geleceklerine ait sezgilerin sahibi olabilirsiniz. Bütün bunlar sizin duyular dışı algılama (DDA) yeteneğinizin olduğunu gösterir. Hepimizin değişik bir şuur hâline açılan çeşitli pencereleri vardır. Şuurumuzu, şimdiki farkındalığımızın ötelerine genişletme gücü, tüm varlıkların içinde saklı şekilde mevcuttur. Bu güce “Psişik Yetenek” ya da “Ruhsal Güç” adını veriyoruz.

Ruhsal Gücümüz hemen hemen her gün bizi sınırlayan beş duyumuzun dışına taşmamıza neden olur ama “neden ve nasıl” sorularına yeterli cevap veremediğimiz için bu potansiyel güç de, gizli bir hazine gibi varlığımızın derinliklerinde saklı kalır. Ve yaşamda uygulama alanı bulamaz. Dünya yaşamı hepimize sunulmuş çok büyük bir armağan ve kendimizi geliştirmek için kullanılacak imkânlar dizisidir. Ruhsal Güçlerin, ilham ve önsezilerin bize sağladığı en büyük fayda, yaşamı sadece biyolojik bir varoluş biçiminden kurtarmaktır. Her şeyin ardında asıl sebebi saklıdır. Görünenin ardındaki görünmeyeni görünür kılmak ve onun nimetlerinden yararlanmak bizim doğuştan hakkımızdır.

Paranormal Algılamalar ve Sezgiler

İnsanlık var oldu olalı dünya realitesi ve hakikatler hakkında üç ana kanaldan bilgi edinmektedir. Bunlardan ilki gözlem yoluyla elde edilip akıl vasıtasıyla sentezlenen bilgiler, diğeri sezgi vasıtasıyla kendi öz varlığından elde etmiş olduğu bilgiler ve son olarak da ruhsal varlık ve planlardan tebliğ yoluyla elde etmiş olduğu bilgiler. Bu üç ana kaynak insanlığın dünya okulundaki eğitim ve öğreniminde gelişimi artırıcı önemli birer araç vazifesi görmektedir.

Sezgi bilginin veya bir etkinin duyularımızla herhangi bir bağlantı kurmadan, direk algılanması ve idrak edilmesidir. Aynen psişik, paranormal algılarda olduğu gibi herhangi bir duyu organı kullanılmadan bir bilgi bizim algılamalarımıza çarpar ve bu şekilde bir anlayışa ulaşabiliriz.

İnsanın öz varlığında mevcut birtakım bilgilerin, düşüncelerin, tesirlerin doğrudan doğruya elde edilmesine sezgi denilmektedir. Sezgi vasıtasıyla bilgi edinme bilebildiğimiz çok eski zamanlardan beri bazı kişi ve gruplar tarafından birçok alanda şuurlu bir şekilde kullanılmıştır. Özellikle ezoterik eğitim sistemini benimseyen inisiyasyon gruplarında psişik yeteneklerin ve sezgisel yolla bilgi edinmenin geliştirilmesi önemli bir yere sahipti.

Örneğin inisiyasyon içerisindeki müritler, mürşitlerinin kendilerine yönelttikleri sembolik bilgi sorularını çözerken veya gelecek, kozmos, astral dünya, ruhsal dünya, tekrar doğuş, tekamül, yasalar v.b. gibi konular hakkında bilgi edinirken veya bilgilendikleri bu konuları idrak ederken durugörü ve sezgiyi kullanıyorlardı. Mu Uygarlığı ve Atlantis’te, Eski Hindistan, Eski Mısır ve Yunan kültürlerinde, Çin, Tibet, Kuzey Amerika yerlileri ve şaman gibi bazı toplumlarda sezgisel bilgisini ve durugörüsünü kullanan birçok insanın izine rastlanabilir.

Sezgi Kanalları

Sezgi iki temel alandan bize ulaşmaktadır. Bunlardan ilki fizik plandır yani ruh varlığının bir bedeni kullanarak enkarne olduğu alan. Diğeri de bu ruh varlığının uzandığı asıl mekanı, ana vatanı olan ruhsal plan. İnsana fizik plandan gelen tesirler genel olarak bilinç, bilinçaltı ve bilinçdışından kaynaklanırlar. Bu kaynaklardan elde ettiğimiz bilgiler genelde bizim ihtiyacımız olan gelişimimizle ilgilidir. Yaşadığımız olaylar ve ruh halleriyle ilgili fikir, yorum ve bilgileri bu şekilde elde ederiz. En önemli sezgi kaynağı ise bilinçdışından gelen bilgileridir.

Ruhsal alandan gelen sezgilerin kaynakları ise bedensiz varlıklar ve onlarında tabi olduğu ruhsal planlardır. Buradan gelen tesirler kimi zaman bizim bedenimize, şuuraltımıza, üst şuurumuza kadar yansıyabilirler. Fakat burada beden ve ruh arasındaki ilişkiyi temin eden perispri dediğimiz ara vasıta kullanılmaktadır. Bedensiz varlıklardan ve ruhsal dediğimiz planlardan kaynaklanan tesirler bizim perisprimiz vasıtasıyla şuurumuza ulaştığında sezgisel bir bilgi edindiğimizi hissederiz.

Bazen nadir de olsa birtakım parazit tesirleri de algılayabiliriz. Gerek fizik gerekse ruhsal dünyada inanılmaz bir mantal akış vardır. Adeta bir düşünce yağmuru altındayızdır. Kimi zaman bizimle ilgisi olmayan başka varlıkların yayınlarını algılayabilir ve sezgisel bir bilgi edindiğimizi sanırız. Bu hataya düşmemek gerekir. Bu açıdan sezgilerin alınıp kullanılmasında çok dikkatli olunmalıdır. Her algıladığımız tesir yüksek nitelikli olmayabilir. Ya da başkasını ilgilendiren bir bilgiyi tamamen kendimize mal edebiliriz. Bunu önlemek için bize ulaşan o tesirin niteliği onu nasıl yorumladığımız, bize ulaşma zamanı ve tarzı, bizim için ne anlam ifade ettiği gibi bazı kriterleri göz önüne almak gerekir.

Rüyalar geldiği kaynak açısından sezgilere benzerler. Onlarda hem bizim şuuraltımızdan, üst şuurdan hem de ruhsal dünyadan rehber varlıklardan bize kadar ulaşırlar. Yalnız burada bir fark vardır. Sezgi aracılığıyla belli belirsiz bize ulaşan tesirler rüyada imajlara bürünürler. Bu bilgiler rüyada oldukça semboliktir ve yapılması gereken yorum kişinin kendisine kalmıştır. Sezgide ise bir his tarzında belirir.

Görünüş itibariyle sezgi telepatiye benzetilebilir, doğrudur da. Gerçekten sezgi telepatiye benzer fakat arada bazı farklar vardır. Öncelikle telepati karşılıklı bir iletişimdir sezgi ise tek yönlüdür, sezgi yoluyla gelen tesirin kaynağı bilinmez. Telepatide kiminle iletişimde olduğumuzu biliriz. Bir başka fark ise telepati anında oluşan bir iletişimdir yani iletişimin başlaması ve bitmesi hemen hemen aynı anda olur. Fakat sezgisel bilgi bize ulaştığı anda hemen ortaya çıkmaz. Onun psişik bünyemize yerleşmesi ve uyanık şuurumuza ulaşması arasında bazen uzun bir süreç yaşanır. Bize ulaşmış bir tesiri algılayabilmemiz için şuurumuzun belli bir frekansa o an uyum sağlamış olması lazım. Yani bizde bir boşluk olmalı ki o boşluktan bilgi akabilsin. Kısacası telepati yatay sezgi ise dikey bir tesir akışıdır.

Sezgi ve Paranormal Algı Arasındaki Fark

Bunu tüm paranormal algılarımız için de düşünebiliriz. Sezgi ve paranormal algı arasındaki fark tesirin yatay veya dikey olmasından kaynaklanır. Örneğin bir çocuk tehlikeli bir kaza yaşıyor ve ondan uzakta olan annesi o anda bu durumu bir şekilde hisler tarzında algılıyor. Kendini kötü hissettiğini ifade edebilir, sıkıldığını, sinirlendiğini bildirir. Bu çocuk ve annesi arasındaki sempatizasyondan kaynaklanan bir durumdur. Çocuk tehlike altında iken bunu mantal bir düzeyde devamlı yayınlar bu yayını çocuğa sempatik bir alanla bağlı kişiler çekecektir ki doğal olarak annesi bu durumu algılayabilir. Burada yatay planda bir bilgi akışı, tesir alış verişi mevcuttur.

Alıntı ile Cevapla
 

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147