Alıntı:
Kul3 Nickli Üyeden Alıntı
|
Esma-i Hüsna ile ilgili ayet-i kerimelerden birinde: "[Ey Müminler!] Biliniz ki en güzel isimler Allah'a aittir. O halde sizler O'nu bu güzel isimlerle anın! O'nun isimleri konusunda eğriliğe düşen, aykırı ve yanlış yola (ilhad) sapan kimseleri kendi hallerine terk edin! Zira onlar, bütün bu yaptıklarının bedelini zamanı gelince ödeyecekler!"(Araf suresi 180. Ayet) buyurulmaktadır.
Bu ayette geçen ve genellikle "eğriliğe düşenler, yanlış yola sapanlar" şeklinde çevrilen: "yulhidun" lafzı: "Allah'a ait isim ve vasıfları başka varlıklara yakıştıran, O'na ait isimlerin anlamlarını çarpıtan, bu isimleri tahrif ve tağyir ederek birtakım zorlama te'vil ve yorumlarda bulunanlar, O'na isim ve sıfat atfetme konusunda laubali, kayıtsız ve disiplinsiz davrananlar" gibi anlamlara gelmektedir.
Sözlükte "kastedilen veya işaret edilen yönden ayrılıp başka bir yere doğru yönelmek, gerçekten ayrılıp sapmak, emredileni yerine getirmemek, kuşku duymak, mücadele ve münakaşa etmek, kasıttan meyil, istikametten udul" gibi anlamlara gelen "ilhad" kökünün, bu ayette hangi anlamda kullanıldığı hususunda çeşitli görüşler serdedilmiştir.
Bu farklı görüşler arasından "Allah'ın kendisini isimlendirmediği, hakkında ne Kur'an'da ne de sünnette herhangi bir beyanın bulunmadığı bir isim ile O'nun isimlendirilmesi" şeklindeki görüş tercih edildiği takdirde, söz konusu ayet, esma-i ilahiyye konusunda "nasların tevkif ettiği (durdurduğu) yerde tevakkuf etmenin (durmanın) icap ettiği", yani "bu konuda Kitap ve Sünnet'in belirleyip insanları durdurduğu yerlerde durmanın gerekliliği" şeklindeki temel prensip karşımıza çıkmaktadır.
Kelam tarihinde dilin kökeni (mebdeü'l-lüga) konusunda yaşanan tartışmalar gibi, Allah'ın isimlerinin kaynağı hakkında da iki farklı görüş tarafından temsil edilen "tevkifilik ve kıyasilik tartışmaları" yaşanmıştır.
“Allah'ı, naslarda bulunmayan isim ve kavramlarla isimlendirme veya nitelendirmenin caiz olup olmadığı?" sorusu etrafında cereyan eden bu tartışmalarda taraflar, "Esma-i Hüsna'nın tevkifi olduğu (bütünüyle Allah'ın bildirmesine ve O'nun belirlemesine bağlı)" veya "bu isimlerin kıyasi olduğu (sadece nasların bildirimine bağlı olmayıp aklın Allah'a izafe edilmesinde herhangi bir sakınca görmediği kelimelerin de O'nun ismi olarak kullanılabileceği)" şeklinde birbirinden farklı iki temel görüşü savunmuşlardır.
Bu mesele, Cehmiyye ve Mu'tezile gruplarının ortaya çıkışından itibaren Müslümanlar arasında önemli bir tartışma konusu olarak gündeme oturmuştur. Alimler, özel isimlerin "mürtecel" olduğunu, yani kendileri bir mana taşısa bile, onların taşıdıkları bu anlamı, müsemmalarına yüklemediklerini göz önünde bulundurarak, "Allah'a kendisinden başkasının isim koyamayacağı, O'na ad veremeyeceği" şeklinde görüş serdetmişlerdir.
Genellikle ilk dönem Selef uleması ile muhaddisler, Eş'ariler ve Matüridiler, aynı muhafazakar tutumu sergileyerek esma-i ilahiyyenin Allah'ın bildirmesine bağlı (tevkifi) olduğunu, dolayısıyla da bu isimlerin naslarda zikredilmiş olanlarla sınırlı bulunduğunu savunmuşlardır. Bu konuda, söz konusu alimleri izleyen Ehl-i sünnet kelamcıları ile Bağdat Mu'tezilesi'ne mensup bazı bilginler, "Allah'ın isimlerinin tevkifi olduğunu, O'nun Kitab ve Sünnet'te varid olan meşhur ve ma'ruf isimleri dışındaki başka bir isimle adlandırılamayacağını" belirtmişlerdir.
Aynı konuda ortaya konulan "kıyasilik" anlayışı ise, daha çok Basra Mu'tezilesi ile Kerramiyye uleması tarafından benimsenerek savunulmuştur.
Her ne kadar İslam düşünce tarihinde Allah'a isim nispet edilmesini "vahye dayalı olma şartına bağlayan" tevkifilik görüşü taraftarlarının çoğunluğu teşkil ettiği kaydedilse de "tevkif" ilkesini benimseyenlerin bile, kendi eserlerinde bu prensibe tam anlamıyla uymadıkları gözlemlenmekte, özellikle kelam literatü- ründe Allah hakkında kullanıldığı görülen "ezeli, kadim, daim, vacibü'l-vücud ve sani' (bilgi, maharet ve incelikle yapan, yaratan)" gibi isimler buna örnek teşkil etmektedir.
Gerek kelami ve felsefi mahiyetteki eserlerde, gerekse mutasavvifenin yazdığı kitaplarda, hatta bunların etkisi altında kaleme alınmış olan tefsirlerde bile, naslarda yer almamakla birlikte içeriğinde "tenzih" anlamı bulunan, O'nun şan-ı uluhiyyetine yakışan, herhangi bir şekilde eksiklik ve noksanlık içermeyen kemal mertebesindeki bazı isim ve kavramların Allah'a nispet edildiği görülmektedir. Bu da bize İslam bilginlerinin, Allah'ı dil, üslup ve içerik bakımından yetersizlik ve küçümseme ifade etmeyen, uluhiyyet makamıyla bağdaştırılabilen kavramlarla adlandırıp nitelemekte herhangi bir sakınca görmediklerini göstermektedir.
Bunları örneklendirmek gerekirse, yukarıda da işaret edildiği üzere, çeşitli müelliflerin eserlerinde karşılaşılan bu tür isim ve kavramlar arasında: "mevcud, kadim, ezeli, daim, vacibü'l-vü- cud li-zatih, muhdis-i alem ve sani'-i alem" gibi kelime veya terkipleri saymak mümkündür.