Tekil Mesaj gösterimi
  #2  
Alt 18.08.20, 10:41
imas - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
🔶️imas imas isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Bilgili Üye
 
Üyelik tarihi: 18.01.20
Bulunduğu yer: her yer
Mesajlar: 22,500
Forum Puanı: 10228
Etiketlendiği Mesaj: 5356 Mesaj
Etiketlendiği Konu: 0 Konu
Standart

Şimdi de ilme ait üç öğüt veriyorum. Bu üç öğüt de şunlardır:
1. İlmi, hakiki âlimlerden öğrenmeğe bak. İlmi bilgisi hakkında, mutlak kanâatin olmayan kimselerden, bilgi öğrenemezsin. Bu gibiler belki de seni doğru yoldan saptırırlar.
Bilgisine her hususta güvenebileceğin bir âlim bulursan, ona bilmediklerini, iyi anlayamadıklarını sormaktan asla çekinme! Hiçbir vakit alaya kaçma!
Ve bilhassa vaktin kıymetini bil. Boşuna vakit geçirme! Allah’ın insanlara verdiği ömür pek kısadır. İlim yolunda ilerlemek isteyen bir kimse, vaktinin pek dar olduğunu hiçbir vakit unutmamalıdır.
2. Konuşurken çok dikkatli ol! Hiçbir vakit doğruluğundan emin olmadığın bir sözü söyleme! Kafadan atma! Konuşurken de mutlaka ihtiyâtlı ol!
3. İlimde fetvâ verecek bir dereceye vardığın zaman; konuşmadan, fetvâ vermeden önce çok düşün! Yanlış, hatalı bir fetvâ vermeden önce çok düşün! Yanlış, hatalı bir fetvâ vermekten, arslandan korktuğun kadar kork! Biri senden bir şey öğrenmek istediği zaman da, ondan hiçbir karşılık beklemeden ve ummadan kendisine doğru cevaplar vermeğe çalış. Gerekiyorsa cevap vermeden önce başkalarına da danışmaktan çekinme!
• Hz.İmâm Cafer-i Sâdık, bir gün de büyük oğlu İsmail’e nasîhat ediyordu. Ona on iki nasîhat verdi. Hakikatte bu nasîhatlar yalnız oğluna değil, bütün mü’minlere verilmiş nasîhatlardır. Kıymeti de pek büyüktür.

İnsana doğruluk ve saâdet yolunu gösteren bu nasîhatlar şunlardır:
1. Kendi malına ve hissesine kanâat eden her zaman zengindir. Fakat bir insan ne kadar zengin olursa olsun, eğer başkalarının malında gözü varsa o fakirdir. Ve fakir, muhtaç olarak dünyadan gider. Hayatında da hiçbir zaman rahat edemez.
2. İlâhi kazaya razı olmayanlar, bunu tâyin etmiş bulunan Cenâb-ı Hak’kın emirlerine karşı gelmiş sayılırlar.
3. Kendi hatasını, noksanını bilmeyen ve anlamayan bir kimse, başkalarının hatâ ve noksanlarını olduğundan büyük görür. Böyle bir kimse, herkes de kusur bulmağa çalışır. Böylelikle de hiçbir zaman kendi noksan ve kusurunu göremez. Kendisini ıslâh edemez ve çok yazık etmiş olur.
4. Başkalarının kusurlarını meydana vurmak isteyen, buna çalışan bir kimse, günün birinde kendi kusurlarının meydana vurulduğunu görerek dünyaya rezil olur.
5. Müslümanlar arasında fesâd çıkarmak maksadıyla kılıç çekmiş olan bir kimsenin kanı, günün birinde yine kılıçla dökülmeğe mahkumdur.
6. Halka kuyu kazanlar, her zaman kazdıkları kuyuya düşerler. Böylece lâyık oldukları cezayı, kendi elleri ile kendilerine vermiş olurlar.
7. İmkân ve fırsat buldukça bilgi sahibi kimselerle beraber ol. Onlardan bir şeyler öğrenmeğe bak. O zaman fazîletin artar. Merteben yükselir.
8. Eğer câhil ve sefîhlerle düşüp kalkarsan, onlar seni de günün birinde kendi derecelerine düşürürler. Bu gibilerle asla yakınlık kurmayasın.
9. Kötü işlerle uğraşanlara ayak uyduranlar, bir gün onlar gibi kötü olurlar.
10. Her yerde hakikati söylemekten çekinmemelisin. Hatta böyle konuşmaktan sana zarar geleceğini bilsen bile sen yine de doğruyu söylemelisin! Böyle davrandığın için belki ilk zamanlarda sana zarar7 gelecektir. Ama sonunda böyle davranmış olduğun için ancak fayda göreceksin. Hakikati gizlediğin için fayda görebilmene imkân yoktur. Fayda gibi göreceğin şeyler de gelip geçicidir. Sonunda fayda umduğun halde büyük zarar görmen muhakkak ve mukadderdir.
11. Başkalarını ayıplamaktan, başkalarının ayıbını yüzüne vurmaktan kaçınmalısın! Böyle davranmayıp ayıbını yüzüne vurursan, herkes sana düşman olur. Ve günün birinde kendi ayıplarının da yüzüne vurulduğunu görürsün.
12. Bir gün bir ihtiyaç karşısında kalabilirsin. O zaman durumunu herkese açma! Herkesten yardım isteme. Ancak kerem sahibi olduklarını bildiklerinden yardım isteyebilirsin.

Bu on iki nasîhat, birer birer üzerinde durulacak olursa, ne derece kıymetli olduğu kolayca anlaşılır.
Hz.İmâm Cafer-i Sâdık, oğluna bu oniki nasîhatı verdikten sonra ona şu sözleri söylemiştir:
“Eğer bu nasîhatlarımı tutacak olursan, hem bu dünyada rahat yaşarsın; hem de öldükten sonra selâmete ulaşırsın.

Ebu Hanife (r.a.) İki sene kadar İmam Cafer-i Sadık hazretlerinin hizmetinde bulunmuş, ona talebe olmuştur.


Güvenilir İmam
İmam Ca‘fer-i Sâdık (r.a) hem âlemlerin sultanı Efendimiz’in (s.a.v) neslinden gelen bir velî, hem de Hz. Ebû Bekir Efendimiz’in (r.a) sahip olduğu “sıddîkıyet makamı”nın vârisi bir Allah dostu…
Onun dünyaya gelişiyle, ilim ve irfan nurları yeniden parlamaya başladı. Dedesi kâinatın efendisi sevgililer sevgilisi Muhammed Mustafa’nın (a.s) torunu Hz. Hüseyin Efendimiz’di (r.a). Annesi ise Hz. Ebû Bekir’in torunu Ebû Muhammed Kasım’ın kızı Ümmü Ferve’ydi. Anneannesi ise Hz. Âişe validemizin kız kardeşi Esmâ (r.a) annemizdi.
İmam Ca‘fer-i Sâdık (r.a) devrin gönüller sultanıydı. Kur’an ve Sünnet’i en iyi bilen bir aileden geliyordu. Önce onu dedesi, babası ve annesi Kur’an ve sünnet ilimleri konusunda yetiştirdi. O, zamanın en önemli ilim ehlinden hiç ayrılmadı. Zamanın en önemli hadis âlimleri Urve, Atâ, Nâfi ve İmam Zührî hazretlerinden hadis rivayet etti, onların hadis derslerine katıldı.
Kendisinden de Süfyân-ı Sevrî, İmam Mâlik gibi devrin en büyük ilim sahipleri hadis nakletti. Pek çok hadis imamı onun hadislerini kitaplarına “hadislerine güvenilir (sika râvi)” diye aldılar. Zira o, Ebû Hâtim hazretlerinin dediği gibi bir zattı:
“İmam Ca‘fer-i Sâdık hazretleri, her konuda kendisine güvenilen bir âlimdi. Hatta o, kendisine güvenilip güvenilemeyeceği sorusu akla gelmeyecek kadar şahsına güven duyulan büyük bir ilim sahibiydi.”
Bir gün amcası Zeyd hakkında, Kelb kabilesinden Hakem b. Abbas’ın hakaret içeren şu sözlerini işitti:
“Sizin için astık Zeyd’i hurma dalına
Rastlamadık dürüst olup da asılanına”
Bu sözler üzerine İmam Ca‘fer-i Sâdık hazretlerinin dilinden şu sözler işitildi:
“Allahım! Göster şu kuluna köpeklerinden birini.”
Aradan günler geçti…
Bir haber duyuldu; bir aslan Kelb kabilesinden Hakem b. Abbas’ı paramparça etti diye… O, yüce Allah’ın nazlı kullarındandı. Hakk’a yönelen biriydi, niyazı kabul görendi.
Leys b. Sa‘d şöyle anlatıyor:
“113 (736) yılında hac görevimi yerine getirmek üzere hacca gitmiştim. Kâbe-i Muazzama’da bulunduğum bir gün Ebû Kubeys dağına çıktım. Orada Allah’a dua etmekte olan daha önce hiç görmediğim birine rastladım.
‘Ey rabbim! Ey rabbim!’ diyerek yüce Allah’a yalvarıyordu. Bir ara nefesi kesildi. Tam o anda, ‘Yâ hay! Yâ hay!’ dediğini hissettim.
Derken, yine nefessiz soluksuz kaldı. Bir süre sonra kendine geldi. Bu kez Allah’a şöyle dua etti:
‘Ey rabbim! Taze üzüm yemek istiyorum, bana ikram et. Hırkam eskidi, yenisini bana nasip eyle.’
Daha o sözlerini tamamlamamıştı ki, üzüm dolu bir sepet önüne geliverdi. Oysa üzüm mevsimi değildi. Ardından yanında iki hırka gördüm. Ama ben o hırkaların bir benzerini bu dünya üzerinde asla görmedim.
Önüne gelen üzümden ben de yemek istedim. Yanına gittim. Kendisine, ‘Bu işte ben de sana ortak oldum biliyor musun?’ dedim. ‘Sen dua ettikçe ben de âmin diye dua ettim’ dedim. Bana şöyle dedi:
‘Tabii ki yiyebilirsin, afiyet olsun’ dedi.
‘Ama ondan bir şeyler alıp saklama, yiyebildiğin kadar ye’ diye tembihledi.
Sözlerini tamamladıktan sonra, gelen iki hırkadan birini bana verdi:
‘Benim hırkaya ihtiyacım yok’ dedim.
Birini kendisi giydi. Diğerini de üzerine aldı, büründü.
Ve bu haldeyken Ebû Kubeys dağından indi. Ben de peşindeydim. İner inmez yanına biri geldi. Şöyle dedi:
‘Ey Allah Resûlü’nün evlâdı! Onu bana hediye etsene’ dedi. O da iki hırkayı gelen kişiye verdi. Ben kendisine, ‘Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) evlâdı kim?’ diye sordum.
Gelen kişi, ‘İşte bu zat. O, İmam Ca‘fer-i Sâdık hazretleridir’ dedi.
O zatın Ca‘fer-i Sâdık hazretleri olduğunu öğrenince hemen peşine düştüm. Belki biraz daha hadis öğrenirim diye umutlandım. Ne yazık ki onu bir daha göremedim.”
Güzel Sözleri
yaymayıp gizlemek ve acele davranmak gerekir.v Bir iyiliğin tamamlanması için yapılanları gözde küçük görmek, etrafa
üstündedir”derse, Allah’a mekân tahsis etmiş olur ve şirke düşer. Çünkü yüce Allah, bir şeyin üstünde olursa taşınmış olur. Bir şeyin içindedir denilirse, bunun anlamı Allah sınırlıdır demek olur. Bir şeyin parçasıdır demek ise Allah’ın sonradan yaratılmış olduğunu söylemek anlamına gelir.v Bir insan, “Yüce Allah bir şeydedir, bir şeyin parçasıdır veya bir şeyin
bir cübbe giyerdi. Dış elbise olarak da ipek ve yün karışımı astarlı bir elbise kullanırdı. Neden bu şekilde giyindiğini merak edenlere ise şöyle söylerdi:v Ca‘fer-i Sâdık hazretleri, elbisesinin altına yünden yapılma kısa ama kalın
“Biz cübbeyi Allah için, ipek ve yünden yapılma süslü elbiseyi de sizin için giyiyoruz. Biz Allah için olanı gizledik. Sizin için olanı ise açığa çıkardık.”
günahlar, henüz yaratılmadan önce, insanların boyunlarına asılan yaftalara benzer. Sakın günah işlemekte ısrar etme ve Allah’tan bağışlanma isteğini asla terketme.v Eğer bir günah işlersen, hemen Allah’tan bağışlanmanı iste. Zira işlenen
Bana hizmet etmeyeni ise kendine hizmetçi edin, o kişi dünyalık işlerle sana hizmet etsin.”v Yüce Allah dünyaya şöyle vahyetti: “Bana hizmet edene sen de hizmet et.
v Yalancının mürüvveti olmaz.
v Başkasının iyiliğini çekemeyen hasetçi rahat yüzü göremez.
v Cimrinin dostu olmaz.
v Dünyasından bezmiş kişilerin kardeşliği görülmez.
v Huyu kötü olana hürmet edilmez.
olursun.v Harama el uzatma, Allah’ın emirlerine sarıl, Allah’ın âbid kulu
olursun.v Allah’ın sana nasip ettiği kısmete razı ol, o vakit gerçek müslüman
rın, seninle nasıl arkadaş olmalarını arzu ediyorsan, onlarla o şekilde dostluk kur, o zaman güvenilen bir insan olursun.v İnsanla
v Kötü kişiyle arkadaşlık yapma. Çünkü o, sana kötülüklerini öğretir.
v Bir sülâleye mensup olmadan asalet iddia eden ve saltanata kavuşmadan güçlü olmak isteyen kişinin, günahın zillete düşürmesinden Allah’a itaat etme izzetine yükselmesi gerekir.

Üstün hallerinden ve menkıbelerinden bir kısmı şöyledir:

İmâm-ı Câfer hazretleri bir müddet halvet, yalnızlık hâlinde kalmış, evinden insanlar arasına çıkmamıştı. Evliyânın büyüklerinden Süfyân-ı Sevrî evine gelip:

"Ey Resûlullah'ın torunu! İnsanlar bereketli nefesinizden, faydalı sohbetinizden mahrum kaldı. Niçin uzlete çekildiniz?" deyince, buyurdu ki: "Şimdi böyle gerekiyor. (Zaman bozuldu ve dostlar değişti). Sözümüzün hakîkatı meydana çıktı." ve şu iki beyti okudu:

Geçen gün gibi geçip gitti, vefâ da,
İnsanların kimi hayâl, kimi ümit peşinde.

Dostluk, vefâ görünüşte kaldı aralarında,
Fakat kalbleri akreplerle dolu gerçekte.

Zamânın hükümdarı bir gece vezirine dedi ki: "Hemen git, İmâm-ı Câfer'i buraya getir. Onu hemen öldürmek istiyorum."

Vezir: "Evinde oturmuş, gece-gündüz ibâdetle meşgûl olan, devlet işlerine karışmayan bu kimseyi öldürmekten vazgeç!" dedi.

Hükümdârı bundan vazgeçirmek için epey dil döktü. Fakat iknâ edemedi. Mecbûren çağırmaya gitti. Vezir çağırmaya gidince, hükümdâr cellâtlara emir verdi.

"İmâm-ı Câfer içeri girince, ben başımdan külâhımı çıkardığım zaman hemen başını vuracaksınız!"

Bir müddet sonra, İmâm-ı Câfer-i Sâdık hazretleri içeri girdi. Hükümdâr bunu görünce, derhal ayağa kalktı. Büyük bir tevâzu ile onu karşıladı. Koltuğuna oturttu. Kendisi edeple karşısına diz çöküp oturdu. Cellâtlar ve hizmetçiler şaşırıp kaldılar. Hükümdar, Câfer-i Sâdık'a:

"Efendim, benden bir emriniz, isteğiniz olursa hemen emredin, yapayım." dedi.

Câfer-i Sâdık hazretleri; "Senden bir ricâm yok. Beni bir daha yanına çağırma! Rabbime ibâdetten beni alıkoyma, başka bir şey istemem." buyurup, gitmek üzere ayağa kalktı. Hükümdar, izzet ve ikrâmla onu uğurladı. Gittikten sonra vücûdunda bir titreme oldu, bayılıp düştü. Kendine gelince, veziri sordu: "Bu ne hâldir. Hani o zâtı öldürtecektiniz?"

Hükümdar; "O içeri girince, yanında büyük bir arslan gördüm. Lisân-ı hâl ile bana; "Onu incitirsen seni parça parça ederim." diyordu. Bunu görünce ne yapacağımı şaşırdım." dedi.

Süfyân-ı Sevrî hazretleri, bir gün Câfer-i Sâdık'ın evine gitti. Câfer-i Sâdık:

"Ey Süfyân! Sen, zaman zaman sultân ile görüşüyorsun. O seni arıyor, sen de ona gidiyorsun. Ben ise, mümkün mertebe sultandan uzak duruyorum. Zamânın hâli bunu îcâb ettiriyor. Yanımdan hemen çık, git!"

Süfyân-ı Sevrî; "Bana bir hadîs-i şerîf nakletmedikçe buradan ayrılmayacağım, ey İmâm! Senden nasihat alacak bir şey işitip gideyim." dedi.

Câfer-i Sâdık; "Çok sözün sana faydası yoktur. Ben atalarımdan rivâyetle Resûlullah'tan bildirilen şu üç şeyi sana anlatayım." dedi. Bu üç şey şudur:

Allahü teâlânın nîmetine kavuşan ve bu nîmetin devamlı olmasını isteyen kimse, Allah'a hamd ve şükrünü çoğaltsın! Zîrâ Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmde İbrâhim sûresi onuncu âyetinde meâlen; "Nîmetlerimin kıymetini bilir, emrettiğim gibi kullanırsanız, onları arttırırım. Kıymetini bilmez, bunları beğenmezseniz, elinizden alır, şiddetli azâb ederim." buyurdu.

Bir kimse, rızkı azaldığı zaman çok tövbe ve istigfâr etsin! Zîrâ Allahü teâlâ Nuh sûresinde tövbe ve istigfâr edenlerin, günâhlarını bağışlayacağını ve rızıklarını arttıracağını vâd ediyor.

Bir kimse sultandan veya herhangi şeyden sıkıntı görür ve bir belâya uğrarsa; "Lâ havle velâ kuvvete illâ billâhil-aliyyil-azîm." desin!

Bunun üzerine Süfyân-ı Sevrî, İmâm-ı Câfer'in elini tuttu ve ona dedi ki: "Hepsi, bu üçü müdür?" Câfer-i Sâdık; "Bunları iyi anla! Allahü teâlâya yemin ederek söylüyorum ki, bunları yaparsan çok ihsânlara, iyiliklere kavuşursun." buyurdu.

Bir gün Câfer-i Sâdık'a sordular: "Allahü teâlâ, fâizi niçin haram kılmıştır?"

Buyurdu ki: "İnsanların birbirine iyilik yapmaları, ihsânda bulunmaları için, Allahü teâlâ onu haram etti. Fâiz haram olmasaydı, birbirine karşılıksız iyilik yapan kalmazdı. Yapılan her iyiliğin karşılığı olarak dünyâda menfaat bekleyen çok olurdu."

İmâm-ı Câfer-i Sâdık hazretleri duâsı makbûl olanlardandı. Allahü teâlâdan birşey istediğinde daha sözü bitmeden isteği verilirdi. Bir gün yalnız başına yolda gidiyordu. Kendisini sevenlerden biri de arkasından yürüyordu. Bir ara Câfer-i Sâdık hazretleri; "Yâ Rabbî! Elbisem yoktur, bana elbise gönder." buyurdu. Âniden bir paket içinde elbise geldi. Arkadan tâkip eden zât evlerine kadar geldi. Hazret-i İmâma; "Yâ efendim siz duâ ederken ben de âmin dedim. Eski elbiselerinizi bana verin." dedi. Bu söz Câfer-i Sâdık hazretlerinin hoşuna gitti ve elbiselerini ona verdi.

Bir şahıs, İmâm-ı Câfer hazretlerinden, Allahü teâlânın kendisine çok mal verip, çok hac yapması için duâ buyurmasını istedi. O da; "Yâ Rabbî! Buna elli hac yapacak kadar mal ver!" diye duâ etti. O şahıs elli hac yaptı. Elli birinci hac için Cühfe denilen yerde gusül edecekti. Sel geldi ve orada vefât etti.

Hakem bin Abbâs-ı Kelbî buyuruyor ki; "Benim Zeyd isminde bir amcam var idi. O, Câfer-i Sâdık hazretlerine çok îtirâzda bulunurdu. Bir gün bir hurma mevzuu açıldı. Yine çok îtirâzda bulundu ve; Câfer-i Sâdık nerede, böyle işler nerede?" dedi. Câfer-i Sâdık'ın bu sözden haberi oldu ve şöyle buyurdu: "Yâ Zeyd-i Kelbî, eğer böyle bir şey varsa, Allahü teâlâ sana, kelb büyüklüğünde bir hayvan musallat etsin ki o hayvan seni helâk etsin."

Bir gün Zeyd bir yere giderken, yolda köpek büyüklüğünde bir arslan saldırdı ve onu öldürüp ciğerlerini söktü. Bu olaydan sonra kimse Câfer-i Sâdık'a îtirâzda bulunmadı.

İmâm-ı Câfer-i Sâdık hazretleri, Ehl-i beytin en büyüklerindendir. Nûrlu kalbine akıp gelen ilmin ve feyzin çokluğu, akıl ve dil ile anlatılamaz. İnce mârifetleri bildiren sözleri, nükte ve latîfeleri çok meşhûrdur. Sayılamayacak kadar hikmetli sözleri vardır.

Buyurdular ki: "Beş kimsenin sohbetinden, yâni beş kimse ile berâber bulunmaktan sakın: Birincisi, yalan söyleyenden sakın. Çünkü ona dâimâ aldanırsın. Sana iyilik yapayım derken, kötülük yapar. İkincisi, cimriden sakın. Üçüncüsü, ahmaktan yâni aklı az olandan sakın. Çünkü en çok işine yarıyacağı zaman, seni bırakır. Dördüncüsü, kötü kalbli kimseden sakın. Çünkü işi bozulunca, seni harcar. Beşincisi, fâsıktan yâni günâh işlemekten utanmayan kimseden sakın! Çünkü, seni bir lokma ekmeğe satar."

"Bir mümin kardeşine âit hoş olmayan bir iş duyarsan, birden yetmişe kadar özür kapısını araştır. Bulamazsan belki benim anlamadığım bir özür kapısı vardır de ve kapa."

"Müslüman kardeşinizden mânâsını anlamadığınız bir söz duyarsanız, iyiye yorunuz. Daha iyisi kâbil olmayacak kadar iyiye yorumlayınız. Anlayamamaktan dolayı kendinizi ayıplayın."

"Bir hatâ işlediğiniz zaman istigfâr edin, hatâda ısrâr helâk olmaya sebeptir. Bir kimse geçim darlığı çekiyorsa istigfâra devam etsin."

"Mihnete şükretmeyen, nîmete şükretmez."

"Perşembe günü ikindi vakti olunca, Allahü teâlâ, meleklerini gökten yere indirir. Meleklerin yanında gümüşten sahifeler ve altından kalemler vardır. Ertesi gün güneş batıncaya kadar Resûlullah'a okunan salevâtı yazarlar."

Allahü teâlâ, dünyâya emretti ki: "Ey dünyâ, bana hizmet edene, sen de hizmetçi ol! Senin peşinden koşana da zahmet, sıkıntı ver!"

"Bu dört şeyi, her şerefli kimsenin yapması gerekir. Yapmaması ona yakışmaz:

1. Bulunduğu meclise babası gelirse ayağa kalkmak,

2. Misâfire hizmet etmek.

3. Yüz tâne hizmetçisi olsa, muhtâc olmadığı zaman bineğine yardım istemeden binmek.

4. İlim öğrendiği hocasına hizmet etmek."

"Bir kimse, sevdiği bir malının elinde devamlı kalmasını isterse, ona baktıkça, "Mâşâallah, lâ havle velâ kuvvete illâ billâh (yâni, Allah'ın dilediği olur, kuvvet O'nundur) desin!"

"Malı ve evlâdı çok olmasını isteyen, nebâtî, sebze yemek çok yesin!"

"Din âlimleri fakihler, sultanların, devlet adamlarının kapısına gidip, onlara yaltaklanmadıkça peygamberlerin vekilleridir."

"Namaz, her takvâ sâhibi için yakınlıktır. Hac, her güçsüzün cihâdıdır. Bedenin zekâtı oruçtur. Amel, ibâdet, hayırlı iş yapmadan karşılık bekleyen, yaysız ok atana benzer."

"Sadaka vererek rızkınızı çoğaltınız. Zekât vererek mallarınızı koruyunuz. İktisâd eden, tasarrufa riâyet eden aldanmaz. Tedbirli, düzenli yaşamak, geçimin yarısıdır. İnsanlarla iyi geçinmek, aklın yarısıdır."

"Ana-babasını üzen, onlara isyân etmiş olur. Musîbet zamânında dizini döven, sevâbından mahrûm olur. Allahü teâlâ sabrı, musîbet mikdârınca indirir."

"Takvâdan, Allahü teâlâdan korkup haramlardan sakınmaktan daha üstün azık yoktur. Susmaktan güzel şey yoktur. Bilgisizlikten zararlı düşman yoktur. Yalandan büyük hastalık yoktur."

"İyilik üç şeyle tamam olur:

1. O iyiliği yapmakta acele etmek.

2. Yaptığı iyiliği gözünde büyütmemek, dâimâ küçük görmek.

3. İyiliği yaparken, gizlice yapmak."

"Günâhlara tövbe etmeyi geciktirmek, Allahü teâlâya karşı mağrûr olmak, kibirli olmaktır."

"Uzun emel sâhibi olmak ve her şeyi sonraya bırakmak, perişanlık ve düşüncesizliktir."

"Allahü teâlânın yarattığı işlere karışmak, felâketine sebeb olur. Meselâ, Allah bana mal verseydi, hacca giderdim. Sıhhat verseydi ibâdet ederdim... gibi sözler söylemek, kişinin helâkidir."

"Dört şey vardır ki, onların azı da çoktur: 1. Ateş, 2. Düşmanlık, 3. Fakirlik, 4. Hastalık."

"Kız evlâtlar, ana-babası için hayır ve hasenâttırlar. Oğlanlar ise, nîmettirler. Hasenât sâhibi olanlar sevap kazanır. Nîmetlerden ise hesâba çekilir, suâl sorulur."

"Bir kimse, kusûr, günah işlediği zaman utanmıyorsa, yaşlandığı zaman pişmanlık duyup kötü işlerinden vazgeçmezse ve tenhâ bir yerde olduğu zaman Allahü teâlâdan korkmazsa, onda hayır yoktur."

"Üç şey vardır ki, müslümanları çok aziz, şerefli eder:

1. Kendisine zulüm edeni affetmek.

2. Kendisine bir şey vermeyene iyilikte bulunmak.

3. Kendisini aramayanları, arayıp hâllerini sormak."

İmâm-ı Câfer-i Sâdık hazretlerinin, rivâyet ettiği hadîs-i şerîflerden bâzıları şunlardır: Peygamber efendimiz buyurdu ki:

"Allahü teâlânın hidâyete kavuşturduğunu kimse saptıramaz. Allahü teâlânın hidâyet vermediğini, kimse hidâyete erdiremez. Sözlerin en iyisi, Allahü teâlânın kitâbıdır. Yolların en iyisi, Muhammed aleyhisselâmın gösterdiği yoldur. İşlerin en kötüsü, bu yolda yapılan değişikliklerdir. Bid'atlerin hepsi, dalâlettir, sapıklıktır."

"İlim, hazînedir. Anahtarı, sorup öğrenmektir. İlmi isteyiniz ki, Allahü teâlâ size merhamet etsin. İlim öğrenmekte dört kişiye sevap vardır. Talebeye, hocaya, dinleyenlere ve onlara icâbet edenlere."

Rivâyet ettiği hadîs-i kudsî'de: "Lâ ilâhe illallah kal'amdır. Bunu okuyan, kal'aya girmiş olur. Kal'ama giren de, azâbımdan kurtulur." buyruldu.

İmâm-ı Ahmed bin Hanbel hazretleri Müsned'inde buyuruyor ki: Cebrâilin Allahü teâlâdan naklen, Peygamber efendimize; "Lâ ilâhe illallah hısnî, men kâlehâ, dehale hısnî ve men dehale hısnî, emine min azâbî" şeklindeki duâyı her kim rivâyet edenlerin isimleriyle, inanarak ihlâsla bir deliye veya hastaya okursa şifâ bulur.

NİÇİN HAKKIYLA YAPMADIN?

Bir gün devrin meşhûr âlim ve zâhidlerinden Dâvûd-i Tâî, Câfer-i Sâdık'ın yanına gelmişti. Ona dedi ki:

"Ey Peygamber efendimizin torunu! Bana bir nasîhat ver. Çünkü kalbim karardı. O da buyurdu ki: "Ey Dâvûd! Sen, zamanımızın en zâhidi, Allah'tan en çok korkanısın. Benim nasîhatıma ne ihtiyâcın var?"

"Ey Resûlullah'ın torunu. Sizin bütün yaratılmışlara üstünlüğünüz var. O büyük Peygamberin kanı damarlarınızda dolaşmaktadır. Onun için herkese nasîhat vermeniz, üzerinize vâciptir, borçtur."

"Ey Dâvûd! Ben kıyâmet günü gelince, ceddim Muhammed aleyhisselâmın elimden yakalayıp;

"Niçin bana hakkıyla uymadın?" demesinden korkuyorum. Bu işler, nesep, soy işi değil, ibâdet ve amel işidir. Dâvûd-i Tâî bu sözleri duyunca ağlamaya başladı ve dedi ki:

"Yâ Rabbî! Onun varlığı Peygamberlik soyundan meydana gelmiştir. Sözleri yaşayışı herkese senettir, delildir. Dedesi Resûl aleyhisselâm, annesi Betûl (Hazret-i Fâtıma) olduğu halde, böyle düşünürse, Dâvûd da kim oluyor ki, yaptıklarının bir kıymeti olsun!"

__________________
'Muhammedün Seyyidü’l-Kevneyni; / Ve’l-Ferikayni min Arabi’n ve min Acemi' (Muhammed (s.a.v)
Alıntı ile Cevapla
 

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148