Tekil Mesaj gösterimi
  #1  
Alt 25.10.25, 11:25
Skoda - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Skoda Skoda isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Daimi Üye
 
Üyelik tarihi: 27.01.20
Bulunduğu yer: İstanbul
Mesajlar: 1,287
Forum Puanı: 3468
Etiketlendiği Mesaj: 36 Mesaj
Etiketlendiği Konu: 0 Konu
Standart Maşukun göğsünden yükselen güneş

MÂŞUKUN GÖĞSÜNDEN YÜKSELEN GÜNEŞ

Tasavvuf ehlinin ruh ve gönül dünyâsını kuşatan, onu tahayyül edilemeyecek rûhî mecrâlara sürükleyerek, "vuslat" yolunda deli-divaneye döndüren tılsımlı güç,

"ilâhi aşk" diye tabir edilen sevgiden başka bir şey değildir. Kısacası, insanı kâmil insan yapan, onun ruhunu kuşatan ve içini kavuran ilâhi aşktır.

Bir sufinin hayatı baştan sona bir âşık-maşuk ilişkisinden ibarettir. Maşukuna (Allah'a) kavuşmak, onun hayatını kuşatan en elzem hedefidir.

TasavvufÎi düşünceye göre tüm âlemin varlık sebebi de, Hak Teâlâ’nın zatî sevgisinden başka bir şey değildir. Bir kudsi hadisin ifâdesiyle, zat mertebesinde "gizli bir hazine" mesabesinde olan Cenâb-ı Hak, "bilinmeyi sevmiş ve bilinmek için "halk" âlemini yaratmıştır."

Yani, sıfat, isim ve fiil mertebelerinde tecelli ederek Hak Teâlâ’nın varlık âlemini ortaya çıkarmasının muharrik sebebi, O'nun zati sevgisi olmuştur.

Varlık âleminde, insanoğlunun bambaşka bir konumu vardır. "Eşref-i mahlûkat" olarak vasıflandırılan ve " ahsen-i takvim” üzere yaratıldığı bizzat Yaratıcısı tarafından bildirilen (Tin, 95/4) insan, aynı zamanda sözünü ettiğimiz ilâhi aşkıda en üst düzeyde temsil eden varlık durumundadır. Çünkü insan, başka hiçbir varlıkta bulunmayan bir cevhere sahiptir ki, onu "insan" yapan, ilâhi hitaba muhatap kılan, mükellefiyetler altına sokan ve tüm varlıkların efendisi yapan bu cevherdir.

İnsanın sahip olduğu bu cevher, Cenâb-ı Hakk'ın kendisine izafe ettiği "insani ruh"tur.

İlahi menşe'li olan bu ruh, sürekli olarak, kopup geldiği vatan-ı aslisine, daha doğrusu Mutlak Hakikat'e kavuşma özlem ve iştiyakı içerisindedir.

Aşk, muhabbetin seveni kavraması, bütün vücûduna yayılması, âdeta onu sarmaşık dalları gibi kucaklamasıdır.

Aşk, her durum ve hâliyle insanı Hakk’a götüren yoldur. Cânı cânânda arayan, hiçliği tadan, mâsivâyı gönülden çıkarıp atan Hak dostları, tarih boyunca gönüller tahtında saltanat kurmuşlardır.

Aşk, sevmenin ne olduğunu öğreten, ferâgat ve fedâkârlığın yollarını gösteren, gönülleri od’a yanmaya mûtad eyleyen bir lütuftur.

Nefs, bizim emel ve neticesi olan elemlerimizin müsebbibi, aynı zamanda hayâl kaynağımızdır. Bizde olan her şey gerçekte Allah Teâlâ’nındır.

Nefsi dîne râm, dîni nefs için vicdan kılmak, aşk vâsıtasıyla gerçekleşir. Yokluğun karanlığını gidererek, bizi mutlak güzelliğe, ilâhî mecrâya ulaştıracak ancak aşktır.

Aşk yolu uzun, meşakkatli, tehlikeli ve zevklidir. O makâma ulaşan hiçlikten ve şerden kurtulur. Her şeyde mutlak güzelliği görür. Gönlüne baktığı zaman, orada mutlak vücûddan başka bir şey hissetmez.”

“Aşk bir şûledir ki, parlayınca maşûktan başkasını yakar, mahveder” denilmiştir. Hakîki aşk, öyle bir hastalıktır ki, onun devâsı derdindedir.

Aşk ıztırâbı, onun tabiî kânûnudur. Zîrâ sevenler için, sevilenin cefâsı da, vefâsı da hoştur.

Gerçek âşık olan güle değil, küle âşıktır.

Âşık olan iyiliği, güzelliği sevdiği ölçüde, kahrı ve mihneti de sevmelidir.

Aşk öyle bir kimyâdır ki, o ancak can mâdeninde bulunur. O öyle bir cevherdir ki, kaynağı sadece Allah Teâlâ’dır.

“İnsanın yaradılış gâyesi, seyr-i cemâl ve kesb-i kemâldir.”

Kâmil insan baktığı her yerde bu ilâhî hikmeti ve ulvî güzelliği gören kimsedir.

“Bir kitâbullâh-ı a’zamdır serâ-ser kâinat
Hangi harfi yoklasan mânâsı hep Allah çıkar.”

Kul “kulluğunda” fânî olmadıkça hiçbir varlığı kalmadıkça muhabbette “sâbit kadem” (ayağı sağlam) olamaz.

Kulun, kul olduğunu dahi fark edemez bir halde, kendisinden ne haberi ne de bilgisi olur. İşte buradan anlıyoruz ki, “Âşık (seven), hakîkatte mâşuktur (sevilendir), mâşuk da âşıktır.”

Yâni, Hak Teâlâ hem âşıktır, hem de mûşuktur; hem sevendir, hem de sevilendir; hem hitâb eden hem de hitâb olunandır; hem murâddır (istenen), hem de mürîddir (isteyen).

Kulun Allah Teâlâ’yı sevmesi meyil, hudud ve ihâta gibi şeyler ihtivâ etmez. Bu nasıl bahis konusu edilebilir ki, Zât-ı samadiyyet ilhak, idrâk ve ihâta gibi şeylerden münezzehtir.

Âşık (muhib) bir çizgi ile ihâta edilme tarzında vasfedilmekten ziyâde, mâşukta (mahbûbda) helâk olma şeklinde vasfedilir.

Aşk (muhabbet) bir vasıfla vasfedilemez, bir hududla tahdid edilemez. Yâni aşk târif edilemez. Bununla beraber idrâk için aşktan daha vâzıh ve daha yakın bir şey yoktur.

Aşk derecesinde sevginin tezâhürü, muhabbetin en ileri derecesidir. Böylece seven, sevdiğini düşünmeden ve onu hayâl etmeden kendini bir an bile alıkoyamaz. Zikri fikri hep sevdiği ile meşguldür. Sevgilisi hatırından ve düşünce dünyâsından bir an bile çıkmaz. Risâle-i Bahâiyye’de şöyle bir mısrâ vardır:

“Cânib-i mâşuktan olmazsa muhabbet âşıka
Sa’y-ı âşık âşıkı mahbûba îsal eylemez.”

Âşıktaki aşk ateşini yakan ve tutuşturan mâşuktur. Âşıkın (mürîdin) yanması için önce mâşukun (mürşîdin) yanması şarttır. Zîrâ mum yanmayınca pervâne yanmaz, denilmiştir. Sevgi, sevgilinin dışındaki her şeyi yakıp yok eden bir ateştir.

Şeyh Muhammed Bûsirî (k.s)’nin:

“E-min tezekküri cîrânin bi zî sele mîn
Mezecte dem’an cerâ min mukletin bî demin.”

Alıntı ile Cevapla
 

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148