Naci Kutlay, “21. Yüzyıla Girerken Kürtler” kitabında anakronizme sarılanları düşündürtmek istercesine, onları adeta bol sorulu bir yolculuğa çıkarıyor. Sorular ve tespitler önemli. Çünkü hem halkın durumu, hem liderliklerin çapı, hem de dönemin doğru anlaşılmasını engelleyen altı doldurulmamış abartılı seküler ulusalcı yaklaşımların ayaklarını yere basmaya çağırır cinsten. Öte yandan ilericilik, çağdaşlaşma gibi normlardan kurtulamayan seküler kimlikli bir düşünürün trajedisini de yansıtır mahiyette:“Şeyh Sait isyanı ve öncesinde Kürt subay ve aydınlarının milliyetçi duyguları, köylüleri ne ölçüde ilgilendirdi? Bu nokta Kürt aydınlarının atladıkları ve üzerinde durmadıkları bir husustur…Milliyetçi Kürt aydınları buna, ‘Kürt köylüleri ilgi duydular’ diyebilir mi? Evet deseler, o zaman yüzbinlerin ilgi duyduğu hareketin içeriği ve gelişimi böyle olmaz, demek gerekecek. Köylüler ilgi duymadı dense! Aydınlar böyle bir yanıta hazır değil. Ardından, her karşıtlık milliyetçi öze sahip midir sorusu gelir akla? Dinsel duyguların belirleyiciliği yanında, aynı sınıfsal kategoriden insanların dinsel değil de ‘milli’ bir öz taşıdıkları da bir gerçek. Şu soru sorulabilir: 20. Yüzyılın başlarındaki Şeyh Sait Ayaklanması’nda neden şeyhlerden oluşan bir yönetim gereği duyuldu? Aydınların toplumdaki itibarı, kitlesel bir hareketi yaratmaya yetmiyordu demek doğru olur mu? Cibranlı Halit Bey’in kişiliği buna yetiyor muydu? Erken tutuklanmasaydı, kitleleri ayağa kaldırabilir miydi? Bence hayır. İdamından sonra kitlelerdeki itibarı daha da yükseldi. Dürüst, dindar ve kibar bir insan imajına, bir de ‘mağdur olma’ etkenini ekleyiniz. Halkı için idam edildi. Bu görünüm ve duygu onu yüceltti. İdamdan önce bu derece yüceltildiğine ilişkin bilgiler yok. Bu nedenle, ‘şeyhlerin önderliği’ne gereksinim duyuldu dense daha doğru olmaz mı? Resmi görüşün, İsyan’a katılanları, çağdaşlaşmaya karşı çıkan gericiler olarak göstermesi ne ölçüde doğruydu? Bu anlayış bilerek abartıldı. Türkçü ve otoriter bir yönetim özlemi kamufle edilmek istendi. Bunlar doğru, ama isyancı kitlelerin, şeyh ve ağaların çağdaşlaşma konusundaki tavırları ne idi? Subay, aydın ve kentlilerin dışında kalanların çağdaşlaşmaya karşı oldukları doğru değil mi? Kürtlerin yönetimsel ve kültürel özerkliklerini ya da bağımsızlıklarını istemenin yanında, eski bir düzen yandaşlığına ne denecek?...Diyarbakır ve İstanbul’daki milliyetçi aydınların o dönemde kırsal alanlarda milliyetçi unsurlar yaratabildikleri kuşkuludur. Kürt aşiretlerinde bu duyguların zayıf olduğu ortak görüştür.…Acaba İstanbul’daki aydınlar, aristokrat ve feodal kökenli milliyetçi Kürtler, etkin oldukları yörelere gidip organize olmak istediklerinde başarılı olabilirler miydi? Ya da bu duyguların zayıflığını bildikleri için mi İstanbul’dan ayrılmadılar? Yoksa kişisel zaafları mı buna engel oldu? Herhalde iki anlayışın doğru yanları olmalı. Martin (Van Bruinessen)’e göre, bu duyguların zayıflığı, Kürt önderlerini Batılı devletler indinde diplomatik girişimde bulunmaya itti.Eldeki veriler bu konuda çok şey söylemeye engel. Bu önder Kürtlerin anıları yok. Yurt dışında da dişe dokunur bir şey söylemediler…Birinci Dünya Savaşı sonunda İstanbul’daki Kürt önderler kararsız ve ne yapacaklarını bilemiyorlardı. Batılı devletler karşısında rica’yı aşan güçlerinin olmadığını biliyorlardı. M. Kemal ve Türk Milliyetçiliği ile karşıtlıkları vardı. Kürt aşiretlerine onlar değil M. Kemal seslenip ilişki kurdu.Kimi araştırmacılara göre 1922, 1923 ya da 1924 yılında kurulduğu ileri sürülen ‘Azadî’ örgütünün, Birinci Dünya Savaşı sonunda İstanbul’da kurulan örgütlerden farklı bir yanı vardı. Azadî örgütü, İstanbul’da değil, Kürt illerinde kuruldu ve bu nedenle Kürtlerin ilgisini öncekilerden daha çok çekti. Ancak ne birincilerin ve ne de ikincilerin, Kürdistan’da genel bir Kürt ayaklanması yaratacak konumları yoktu. Azadî üyeleri İstanbul’daki Kürt aristokrat ve aydınlar gibi üst düzey bürokratlar değildiler, ama yine de seçkin ve yörelerinin ünlü kişileriydiler. Aşiret reisleri, yerel serbest meslek sahipleri ve Hamidiye subayları çoğunluktaydı.Azadî bu haliyle ciddi bir örgüt kabul edilebilir mi? Ya da bu haliyle böyle iddialı bir görevi yüklenebilir mi? Tutarlı ve açık bir ideolojisi var denebilir mi?...”Naci Kutlay’ın çizdiği bu tablo, hem dönemin şartlarını, hem de “milliyetçi aydınlar”ın ve halkın ahvalini gerçekçi bir tarzda ortaya koymaya çalışmakta. Azadî’nin abartılan gücü ve etkisi ile alakalı da bazı ipuçlarına gönderme yapmakta. Dürüstçe ve mütevazi bir tarzda ulusalcı kesimleri düşünmeye davet etmekte.
__________________
Yunusça sevgimizden anlamayana cevabımız Yavuzca olacaktır...
|