Alıntı:
Samsara Nickli Üyeden Alıntı
Selâmün aleyküm,
Biri sizi çok üzdüğünde, buna muhakkak emin olunuz ki, Allahü Teâlâ şayet o kişinin günahını affetmek istiyorsa, onu size karşı öyle bir mahcubiyet ve ikramlandırma hislerine sokuyor ki inanamazsınız. Bundandır ki, Allahü Teala hiç kimsenin hakkı kimsede kalmaz buyuruyor. Fakat insanız, aceleciyiz. Bazen bu üzüntü öyle bir can acıtıyor ve öylesine acil netice istiyoruz ki.. İşte imtihan da burada. Sevgili kardeşlerim, Allah hakkı için, ne kadar üzülürseniz üzülün, lütfen çareyi Allah'ta arayın, başkasının iradesine nefsine hükmetmeyin. Bizim için neyin hayırlı neyin şerli olduğunu Allah bilir. Biz yalnızca zannedebiliriz. Allah'ın planının üzerine plan yoktur. Sizin ummadığınız gibi giden işlerde bile Allah'ın hassas terazisi ve ince hesabı vardır. Lütfen salih amel ve halis kalp üzerinde kalınız.
Ben de zamanında çok üzüldüm, öyle üzüldüm ki gecelerce ağladım, uyuyamadım, yollarda sokaklarda yürürken bana yaşattıklarını hatırladıkça ağladım. Ağlaya ağlaya kalabalıklarda yürüdüm. O anki acımla ben de bazı terkipler okudum, belki kendi başıma yazmamam gereken muskaları yazdım, netice aldıklarım oldu, ama sizlere içtenlikle şunu diyeyim.. Allah'ın benim için takdir ettiği şeye razı gelmek inanın ki daha hayırlıdır. Ben bunu bizzat yaşadım. Ameller niyete göredir. O terkipleri ve muskaları yazarken benim niyetim bana ızdırap veren kişinin hatasını anlayıp pişman olması idi, bundan başka hiç bir gayem yoktu. Allahü Teala bunu bildiği için hamdolsun ki bana gönlümdekini ihsan eyledi ama beni hamdolsun ki yine de yalnız bırakmadı, o istediğim şeyin hayırsızlığını da beni incitmeden bana gösterdi. Yine de keşke sürece hiç ama hiç müdahil olmasaydım, insanın kendi nefsine zulmettiği kötülüğü başka kimse ona yapamıyor. İncinmişliğin zehrine aldanmayın. Olmayan işleri Hakk'a bırakın. Neticede acele etmeyin. Tevekkül edin. İnanın ki bizler için çok daha hayırlı.
Kendi adıma, bütün bu olanlar elbette ki Allah'ın "ol" demesi ile oldu zira O istemeden yaprak kıpırdamıyor. Belki benim için olması gereken kader çizgisi buydu. Yaşadığım herşeye hamdolsun, beni yanlışımdan güzelliklerle döndüren Rabbime hamdolsun.
Bunları sizlere yazdım, çünkü eğer bir kardeşimiz bile haksızlığın ağırlığı altında ezilirken nefsiyle mücadele edip bu satırlara denk gelirse ve ben bir tek kardeşimizi dahi bilmediği terkipleri okumaktan/uygulamaktan vazgeçirirsem, bu benim için iman ve vicdan borcudur.
Hiç tanımadığınız bana içten bir Allah razı olsun demeniz yeterli olur.
|
Üzülmek, sevinmek, hastalık, dertler
“İmtihan “ Abdülkadir Geylani Hz.
Kul, bir musibetle sınandığı zaman evvelâ kendi kendine çaba gösterir. Bir başına ondan kurtulamayınca; sultanlar, makam sahipleri, dünya erbabı ve hâl ehlinden; hastalık ve ağn durumlannda da tıp ehli ve benzeri insanlardan yardım talep eder. Yine bir çare bulamazsa; duâ, niyaz ve hamdle Rabbi'ne yönelir.
Kendi başına muvaffak olursa mahlûkata başvurmaz; mahrukatta kurtuluş bulursa Yaradan'a başvurmaz. Yaradan'da da bir kurtuluş bulamazsa; sürekli istek ve duâ, niyaz ve hamd, korku ve ümîd ve bunlarla birlikte muhtaç
oluşuyla, kendini O'nun huzurunda yere atar. Bir müddet sonra da Yaradan Azze ve Celle, onu duâ edemez hâle getirir ve her türlü vesileden kopuncaya dek ona cevap vermez. İşte o zaman o kişi hakkında kader hükmünü icrâ eder; onun üzerinde fiilini ifâ eyler. Sonunda kul, her tür sebep ve hareketten fani olur. Ve böylece sadece rûh olarak kalır. Yalnızca Hakk'ın fiilini görür. Zorunlu olarak yakın ve tevhid sahibi hâline gelir. Kesin olarak anlar ki; gerçekte Allah'tan başka fâil yoktur.
O'ndan gayn ne bir hareket ettirici, ne de bir sükûna erdirici vardır. Hayır veya şer, kâr ya da zarar, verme yahut engelleme, açma veya kapama, ölüm ya da hayat, izzet yâhut zillet; hepsi sâdece O Azze ve Celle'nin yed-i kudretindedir.
Böylece kader husûsunda; -süt annenin elindeki bebek, gassâl elindeki meyyit, sapanın ucundaki top gibi olur-, döndürülür, değiştirilir ve dönüştürülür... Ne kendisi, ne de başkalan üzerinde hiçbir etkisi söz konusu olamaz. Mevlâsı'mn fiilinde kendisini kaybetmiş olur. Mevlâsı'ndan ve O'nun fiilinden gayn bir şey göremez. Kendisi görüyor ve duyuyor olsa dahî! O'ndan gayn ne bir şey duyar, ne de
Onun kelâmını işitir, O'nun ilmini bilir, O'nun nîmetiyle nîmetlenir. O'nnn yakınlığıyla mesûd olur, O'na yakınlaşmakla bezenir ve şereflenir, O'nun vaadiyle hoşnut olup sükûna erer, O'nunla mutmain olur, O'nun sözüyle ünsiyet kurar, O'nun gaynsından yabancılaşıp uzaklaşır; O'nun zikrine iltica edip temâyül eder, O'na güvenir, O'na tevekkül eder, O'nun mârifet nûruyla yolunu bulur ve o nû-ru kuşanıp giyinir, O'nun ilimlerinin harikulâdeliklerine muttali olur, O'nun kudretinin esrânna vâkıf olur, O'ndan; O Azze ve Celle'den dinler ve anlar-, sonra buna hamd ü sena ile şükreder ve duâ eder.