Tasavvufta “Hâl” ile Vehim Karıştırılmamalıdır
Selamün aleyküm kıymetli kardeşler,
Tasavvuf yolunda zaman zaman bazı iç hâller, yoğun duygulanımlar, rüyalar veya ani mânâ doğuşları yaşanabilir. Lâkin ehlullah bu noktada son derece ihtiyatlı konuşmuş ve her yaşanan hissin mânevî bir kıymet taşımayabileceğini özellikle vurgulamıştır.
Büyüklerin koyduğu temel ölçü şudur:
Şer’î mizana ve akl-ı selîme arz edilmeyen hiçbir hâle itibar edilmez.
Zira hakiki hâl, sahibinde şu neticeleri doğurur:
Tevazuyu artırır
Sükûnet verir
Şeriata bağlılığı kuvvetlendirir
İddia ve gösterişi kırar
Buna mukabil, nefs ve hayal kaynaklı durumlarda çoğu zaman şu alametler görülür:
Kişinin kendini farklı ve seçilmiş görmesi
Acele hüküm verme meyli
Ölçüsüz yorumlar yapma
İçten içe bir üstünlük hissi
Nitekim tasavvuf büyükleri bu yüzden sıkça şu ikazı yapmıştır:
“Hâle değil, istikamete bakılır.”
Meseleyi somutlaştıran bir misal
Meselâ bazı kimseler yoğun zikir dönemlerinde iç sıkışması, ürperti veya farklı duygu dalgalanmaları yaşayabiliyor. Eğer bu hâl kişiyi:
daha mütevazı yapıyorsa → hayra işarettir
daha iddialı yapıyorsa → nefse pay çıkmış olabilir
Yine rüya meselesinde de büyükler şöyle demiştir:
Rüya kişiyi şeriattan gevşetiyorsa itibara alınmaz;
ama kişiyi daha çok istikamete sevk ediyorsa hayra yorulur.
Görüldüğü üzere mesele, yaşanan şeyin kendisi değil, insanda bıraktığı izdir.
Hâsılı yolun emniyeti; hâl aramakta değil, istikamet üzere kalmaktadır.
İstifade niyetiyle paylaşılmıştır.
Sürç-i lisan ettiysek ehli olan kardeşler tashih ederse memnun oluruz.
Doğrusunu Allah bilir.
|