Alıntı:
HÂMÛŞÎ Nickli Üyeden Alıntı
Allah razı olsun üstadım. Katkınız okuyan kardeşlerimizin istifadesine vesile olacaktır.
|
Değerli kardeşim Nur-i Muhammedi anlayışının İslam düşünce tarihindeki seyrine bakıldığında, bir teori olarak hicri 3. yy.’dan itibaren literatüre geçtiği görülmektedir. Bu teorinin Müslümanlar arasında yaygınlık kazandığı dini grupların başında Şiiler ve sufiler gelmektedir. Söz konusu teorinin başlangıcından itibaren geldiği noktaya kadar incelendiğinde, belirli bir coğrafi havzada etkili olduğu ve bu havzadan diğer bölgeler taşındığı müşahede edilmektedir. Bu havza, hiç kuşkusuz İran merkezli birçok kadim medeniyetin gelişerek yerleşmiş olduğu Babil Havzasıdır. Tüsteri'den Abdülkerim el-Cili'ye kadar, Nur-i Muhammedi teorisinin oluşturulması ve yaygınlaşması safhasında rol oynayan bütün şahsiyetler, bu bölgeden neşet etmişlerdir. Aralarından hiçbiri, söz gelimi Hicaz'dan, Yemen'den veya Kuzey Afrika'dan çıkmamıştır. Bu durum, Nur-i Muhammedi teorisi oluşturulurken hangi kültürlerin ne kadar etkili olduğu konusunda, bize bir ölçüde fikir vermektedir. Köken olarak farklı coğrafyalara mensup olanların da bir şekilde, buralarla bir irtibat kurduklarını görmek mümkündür.
Kuşkusuz Nur-i Muhammedi teorisinin temellerini atanlar, Müslüman sufilerdir. Zaten bunun doğal bir sonucu olarak, bu teoride İslami tabir ve motifler sıklıkla kullanılmıştır. Teorinin Müslümanların peygamberi olan Hz. Muhammed merkezli olarak oluşturulması, başlı başına bir İslami renk ve muhteva kazandırmaktadır. Ancak söylemindeki tüm özgünlüğüne rağmen, anılan teorinin Müslümanlara has bir teori olduğunu söylemek imkansızdır. Zira teorinin ortaya çıktığı coğrafya ile Müslümanlarla komşu olan kadim kültürler incelendiğinde, benzer inanç ve anlayışların oralarda da bulunduğu kolayca anlaşılmaktadır.
Sufilerin Nur-i Muhammedi anlayışı irdelendiğinde, bunun bir benzerinin Şiilerde de bulunduğu görülmektedir. Nur-i Muhammedi anlayışı ile masum imam anlayışının her ikisi de nübüvvet eksenli olarak ve Şia'nın kısmen zamansal bir önceliği olsa da eş zamanlı denilebilecek bir gelişme süreci yaşamıştır. Ancak bu anlayış, sufilerde velayet merkezli, Şia'da ise masum imam merkezli olarak düşünülmüştür. Bu anlamda, sufilerin Nur-i Muhammedi anlayışı ile Şiilerin masum imam anlayışı ve buna bağlı olarak geliştirdikleri insan, alem ve Allah ilişkisi üzerine oluşturdukları algı, her ikisinde de benzerlik arz etmektedir.
Kaynakları ve tarihi süreci incelendiğinde Nur-i Muhammedi inancının İslami kaynaklardan daha çok, farklı kültürlerden esinlenerek oluşturulduğu ortaya çıkmaktadır. Müslümanlar bu anlayışı, Hz. Peygamber'e uyarlayarak ve buna İslami tabir ve söylemleri ekleyerek içselleştirmeye çalışmışlardır. Dini bir inancın oluşturulmasında Kur'an ve hadisler belirleyici olduğundan, bu süreçte Müslümanlar, buralardan deliller aramaya çalışmışlardır. Bu aşamadan itibaren, kimi zaman Nur-i Muhammedi inancı harici kaynaklarının gölgesinde şekillendirilmiş, bazen de delil olarak getirilen ayet ve hadisler aynı istikamette yorumlanarak bir netice elde edilmeye çalışılmıştır. Kuşkusuz çoğu zaman bağlamından koparılan ayetlerle hadis olarak sunulan asılsız rivayetler, delil olarak ileri sürülmüştür. Ancak delil olarak ileri sürülen nasların hiçbiri, normal şartlarda anlaşılan/anlaşılması gereken anlamlarıyla Nur-i Muhammedi inancına işaret etmemektedir. Zaten İslam'ın ilk yıllarında böylesi bir anlayışın bulunmaması da bunu göstermektedir. "Nur-i Muhammedi teorisi doğru mudur, yanlış mıdır?" gibi bir soru ve bu soruya verilebilecek muhtemel cevaplar dinin ve özellikle de onun inanç boyutunu temellendiren kelam ilminin kapsamının dışındadır. Meselenin teorik tutarlılığını tartışmak, kozmoloji ve ontoloji disiplinlerinin konusudur. Bunlar, söz konusu teorinin bilimsel ve felsefi çerçevesi hakkında olumlu ya da olumsuz bir kanaate varabilirler. Kelam ilmi ise bunun bir inanç olarak kabul edilmesi için şayet mevcut ise- dini/İslami kaynaklarının olup olmadığını tesbit etmekle ilgilenir/ilgilenmelidir. Ayrıca tesbit edilen kaynakların bir inanç oluşturma konusunda yeterli olup olmadıklarını sorgulayarak ve ulaştığı neticeleri değerlendirerek bir inanç için yeterli olup olmadıklarını da tespit eder. Konunun felsefi ve bilimsel meşruiyetinin tartışılmasını ise, ilgili mercilere bırakmakla yetinir. Nur-i Muhammedi teorisi, bu yöntemle değerlendirilip kaynakları ortaya konulduğunda, bu meselenin dini değil, felsefi bir mesele. olduğu hiçbir tereddütte yer bırakmayacak bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Buna göre, meseleyi dini bir inanç olarak sunmak, teknik olarak mümkün değildir. Gerçekten de bu mesele, dini metinlerin yönlendirmelerinden daha çok, ilgili sufilerin benimsemesi ve daha sonra dini metinlerden delil aramaları neticesinde bir inanç haline getirilmiştir. Sufiler, dini metinlerden delil arama sürecindeki, değerlendirmelerinde bile kendilerini felsefenin dil ve yöntemlerinden kurtaramamışlardır.
Sonuç olarak sufilerin ilk dönemlerde, kelamcılara paralel olarak ilk yaratılan varlık konusunda hudus delilini, alemin sonradan ve Allah'ın ilim irade ve kudret sıfatlarının doğrultusunda meydana geldiğini kabul ettiklerini söylememiz mümkündür. Söz gelimi Tüsteri, "Hudus delili'ne uygun olarak Allah'ın ilk olarak "Nur-i Muhammedi'yi yarattığını ifade ederken ondan sonra gelen Hallac ve- İbnü'l-Arabi, Nur-i Muhammedi'nin Allah'tan zuhur ettiğini belirtmişlerdir. Buna göre, söz konusu zuhurun iradi bir yaratma değil, kendiliğinden bir feyezan ve taşma neticesinde meydana geldiği yönünde fikir beyan etmişlerdir. Aynı şekilde zuhur eden bu nurun ezeli olduğunu da savunmuşlardır. Bu durum, kelam alimlerinin Allah'tan başka her şeyin hadis olduğuna dair temel ilkesiyle çelişmekte olup ciddi bir problem olarak karşımıza çıkmaktadır. Bütün bunlara bağlı olarak, Nur-i Muhammedi düşüncesi, felsefi bir teori olarak her ne kadar problem teşkil etmiyor ise de, bunu dini bir inanç olarak kabul etmek mümkün değildir.