Alıntı:
madboyali Nickli Üyeden Alıntı
son zamanlarda rastladığım ilginç bazı görüşler;
Kuranda geçen Rab,biz,Allah,O ile kast edilen,
1-Biz; Melei-ala
2-Rab; melei-alanın tepesindeki baş varlık,
3-Allah ve O ile kastedilen ; Kadiri mutlak rahman ve rahim olan varlık. La ilahe illah ile işaret edilen. 1-ve 2-deki varlılarıda yaratan varlık.
bu tezi söyleyen kişiler bunu şöyle anlatıyor; kadir mutlak olan varlığa iblis itiraz edebilirmi gücünü kudretini açık açık bile bile, o karşı geldiği tartıştığı varlık meleği alanın baş yöneticisi olan rab diye kast edilen varlık.
işin özetini şöyle açıklıyorlar kendilerince; Meleği Alanın rabbi olan varlık, ademi yarattı. bu yaratma yoktan var etme değil prototip,üretim,tasarım vs gibi bir durum deniyor. yoktan var etme kadiri mutlak olan allaha aittir. bir insan bir araba ürettiği zaman aslında onu yaratmış oluyor(yoktan var etme değil).
bazı ayetleride öne sürüyorlar;,
sad 45 - allahın(kadiri mutlağın) iki eli olabilirmi?
sad 69-
fatiha suresı- Allah kendi kendine hamd edermi, meleği ala olarak biz O'na(Allaha) hamd ediyoruz siz de edin, yani biz bile ona hamd eder ondan yardım isteriz.
bayağı ayet söylüyorlardı şuan hatırlayamadım, aklıma geldikçe konunun altına yazarım.
sitedeki herkes bu görüş hakkında bir şeyler yazarsa sevinirim.
KENDİ GÖRÜŞÜM; BU TEZE,GÖRÜŞE HER NEYSE KATILMIYORUM.
|
Selamün aleyküm kardeşim,
Kur’ân’ı okurken en çok kaçırılan yer şudur: Kur’ân her cümlesini “yalnızca haber” diye kurmaz. Kimi yerde kuluna adabı öğretir, kimi yerde ikaz eder, kimi yerde de ibret olsun diye kıssa ve hakikatleri bildirir. Yani Kur’ân’ın dili tek ton değildir; eğitim dilidir. Bu ayrımı gözetmeyince, “şu cümle kimin ağzı?” diye başlayıp, sonra kelimelerden yeni bir ilâh şeması çıkarmaya kadar giden hatalar doğuyor.
Fâtiha tam da bunun en berrak misalidir. Fâtiha, “Allah’ın kendini övdüğü bir monolog” gibi değil; kula Rabbiyle nasıl konuşacağını öğreten bir dua/ibadet üslûbu olarak okunur. Zaten sûre “Ancak Sana ibadet ederiz, ancak Senden yardım isteriz” diye kulun ağzından gider; “Bizi doğru yola ilet” diye talep eder. Kur’ân burada bize “hamdi nasıl yapacaksın, istiane (yardım isteme) nasıl olacak, talep nasıl edeple arz edilecek” onun usûlünü talim eder. Bu yüzden Fâtiha’yı “mele-i a‘lâ konuşuyor, Allah da dinliyor” diye bölmek, metnin kendi akışına da ibadet diline de aykırıdır. Üstelik aynı Fâtiha’da hüküm daha baştan kapanır: “Elhamdülillâhi Rabbil âlemîn.” Hamd edilen “Allah”, aynı cümlede “âlemlerin Rabbi”dir. Yani “Rab ayrı baş varlık” şeması daha ilk satırda düşer.
Şeytan meselesine gelince: “Kadîr-i mutlak olana isyan edilir mi?” sorusu, insanın “bile bile kimse karşı gelmez” zannından çıkıyor. Oysa Kur’ân, İblîs’in problemine “bilmedi” demez; kibir der. İblîs Allah’ı inkâr ederek değil, “ben daha üstünüm” diyerek isyan etti. Yani bilgi, insanı otomatik olarak itaatkâr yapmaz; nefsin kibri, bilginin önüne geçebilir. Bu sebeple “isyan ettiğine göre muhatap kadîr-i mutlak değildi” sonucu çıkmaz; tam tersine Kur’ân, isyanın kaynağını muhatapta değil, isyan edende gösterir: “büyüklendi” ve “secde etmedi”.
“Biz” üslûbu da aynı şekilde dilden koparılıyor. Kur’ân’da “Ben–Biz–O–Allah” farklı varlıklar demek değildir; hitap üslûbudur. Arapçada “Biz” çoğu yerde azamet üslûbudur; bazen de Allah’ın emrinin melekler eliyle icrasına işaret eder, fakat fail yine Allah’tır. Meleklerin vahyi getirmesi, metni meleklerin söylediği anlamına gelmez; melek elçidir, kelâm Allah’ın kelâmıdır. Vasıta, sahibi çoğaltmaz.
“İki el” diye getirilen yer de (Sâd 38/75) tevhidi bölmek için değil, müteşâbih bir üslûpla gelmiştir. Ehl-i sünnet burada Allah’ı mahlûkata benzetmeden iman eder; keyfiyetini Allah’a havale eder. Zaten Kur’ân’ın açık muhkem terazisi dururken, müteşâbih bir ifadeden “Rab mele-i a‘lânın başıymış, Allah başka” gibi bir hiyerarşi üretmek usûl değildir. Tevhidde kural şudur: Muhkem, müteşâbihi taşır; müteşâbih muhkemin yerine geçmez.
Ve en net yer: Yaratma meselesinde Kur’ân “prototipçi rab / yoktan var eden Allah” diye iki ayrı yaratıcı öğretmez. Kur’ân’ın hükmü açık: Allah her şeyin yaratıcısıdır. İnsanın “yapması/üretmesi” ise yaratılmış imkânlar içinde bir tasarruftur; yaratmayı bölüştürmeye delil olmaz. Kur’ân’ın tevhid cümlesi burada da nettir: Rab O’dur, yaratıcı O’dur, ilâh O’dur. İsimler ve üslûplar değişir; Zât bölünmez.
Özetle kardeşim: Bu tez, Kur’ân’ın “öğreten–uyaran–ibret veren” dilini gözden kaçırıp kelimeleri parçalıyor; sonra da parçaları yeni bir ilâh şemasına yapıştırıyor. Oysa Kur’ân’ın kendi mizanı tektir: Allah = Rabbü’l-âlemîn; tek yaratıcı Allah; tek ilâh Allah. Bu mizanla okunduğunda soru işareti kalmaz. Doğrusunu Allah bilir; ehli olanlar tashih buyursun.