Bir Kelimenin Yolculuğu — 1: Edep
Bazı kelimeler vardır; çok söylenir, az anlaşılır. Edep de böyledir. Çoğu zaman güzel konuşmakla, yumuşak davranmakla yahut dış nezaketle aynı şey zannedilir. Hâlbuki edep, bunlardan daha derin bir yerdedir. Edep, insanın haddini bilmesidir; yerini bilmesidir; neyi, nerede, ne kadar taşıyacağını bilmesidir.
Bu sebeple edep, ilmin süsü değil; zeminidir. Zemin bozuk olursa üstüne ne konulursa konsun eğri durur. Nice insan bilgi toplar; fakat edep taşımadığı için o bilgi onda ağırlık değil, dağınıklık doğurur. Nice insan da az bilir; lakin edebi sebebiyle sözü yerini bulur, hâli güven verir. Demek ki kıymet, yalnız bilmekte değil; bilginin insanda hangi hâl ile durduğundadır.
Eskiler ilimden evvel edebi zikrederken boşuna söylememişlerdir. Çünkü edep olmayınca insan, öğrendiği şeyi kendine mal etmeye başlar. Haddini unutur, ölçüsünü kaybeder, sonra da bildiğini hakikat sanır. Oysa edep, kişiyi hem taşkınlıktan korur hem de hakikatin önünde alçaltır. Böylece insan bilgi ile büyümez; bilgi karşısında küçülmesini öğrenir. İşte bu küçülme zayıflık değil, selamettir.
Edep yalnız mecliste nasıl oturulacağını öğretmez; kalbin nasıl duracağını da öğretir. Nerede susulacak, nerede konuşulacak, nerede geri çekilinecek, nerede beklenilecek… Bunların hepsi edeptendir. Bu yüzden edep, yalnız görünen davranış değil; içte kurulmuş bir nizamdır. İnsan o nizamı kaybettiğinde, sözü yerinde olsa bile hâli yerini kaybeder.
Velhasıl, edep bu yolun kenarında duran bir incelik değil; kapısında duran ilk bekçidir. Kapıdan içeri girmek isteyen evvela onunla karşılaşır. Zira sözden evvel edep, bilgiden evvel usul gelir. Edep yerli yerinde olursa ilim insanda vakar olur; olmazsa kuru malumat olarak kalır.
|