Bir Kelimenin Yolculuğu — 5: Sabır
Sabır, çoğu zaman yalnızca dayanmak gibi anlaşılır. Hâlbuki sabır, insanın içine ağır gelen şeyi dişini sıkarak geçirmesinden ibaret değildir. Asıl sabır, darlık karşısında taşmamak, gecikme karşısında dağılmamak, yük altında iken ölçüyü kaybetmemektir. Bu yönüyle sabır, sadece tahammül değil; hâli muhafaza etmektir.
Çünkü insanı yoran şey çoğu zaman yalnız musibet değil, o musibet karşısında içte kopan dağınıklıktır. Dil değişir, kalp daralır, niyet bulanır, bakış kararır. İşte sabır tam burada belli olur. Zira sabreden kimse acı duymayan kimse değildir; acının içinde yerini kaybetmeyen kimsedir. Yük omzundadır ama taşkınlık diline çıkmaz. İçinde yanma vardır ama onu şikâyetle büyütmez.
Sabır, beklemekle de karıştırılır; fakat her bekleyiş sabır değildir. Kimi insan çaresiz kaldığı için durur, kimi de hikmet gereği bekler. Sabır ise mecburî duruşun ötesinde, şuurlu bir tutuştur. Kişi hem yükü bilir, hem acziyetini bilir, hem de buna rağmen iç düzenini korumaya çalışır. Bu sebeple sabırda sadece zaman değil, edep de vardır. Yalnızca katlanmak değil, taşmadan katlanmak esastır.
Eskiler sabrı sadece bela vaktine hapsetmemişlerdir. Nimet içinde sabır, darlık içindeki sabırdan bazen daha çetin olabilir. Çünkü darlık insanı Hakk’a yöneltebilir; fakat genişlik çoğu zaman gaflet doğurur. Bu yüzden sabır, yalnız kaybettiğinde değil; eline geçtiğinde de ölçüyü kaybetmemektir. Musibette sitem etmemek ne ise, nimette aşmamak da odur.
Velhasıl sabır, yükü inkâr etmek değil; yük altında iken hâli bozmamaktır. Taşmadan durabilmek, gecikmede dağıtmamak, darlıkta edebi kaybetmemek sabrın iç yüzündendir. Çünkü bazı insanlar yük taşır, bazıları ise yükün içinde olgunlaşır. Bu ikisini birbirinden ayıran şey çoğu zaman kuvvet değil, sabırdır.
|