Bir Kelimenin Yolculuğu — 6: Hâl
Hâl, sözle anlatılan değil; insanda duran taraftır. İnsan bazen çok şey bilir, çok şey söyler, hatta dinleyene tesir de eder; fakat bütün bunlar yine de hâl demek değildir. Çünkü hâl, dilde kurulan değil, varlıkta yer eden şeydir. Söylenmese de hissedilir; gösterilmese de tesiri olur.
Bu bakımdan hâl, bilginin içte mayalanmış şeklidir. İnsan bir meseleyi öğrenebilir; fakat o mesele henüz onda hâl olmamış olabilir. Zira bilgi zihinde durur, hâl ise insana siner. Bilgi nakledilir; hâl ise taşınır. Onun için bazı kimseler az konuşur ama güven verir; bazıları çok konuşur fakat kalpte yer etmez. Aradaki fark çoğu zaman kelimede değil, hâldedir.
Hâlin en mühim tarafı, zorlama ile elde edilmemesidir. Söz taklit edilir, tavır taklit edilir, hatta sükût bile taklit edilir; fakat hâl taklit edilemez. Çünkü hâl, içteki istikametin zamanla dışa vurmuş şeklidir. Niyet, sabır, edep, sükût ve usul insanda yer ettikçe hâl kendini göstermeye başlar. Yani hâl bir gösteri değil; bir birikimdir.
Bir kimsenin hâli, çoğu zaman rahat zamanda değil, darlıkta anlaşılır. Muradı geciktiğinde, sözüne itiraz edildiğinde, yük bindiğinde, kıymeti bilinmediğinde iç düzenini koruyabiliyor mu; işte hâl biraz da burada görünür. Çünkü insanın söylediği şey başka, taşıdığı şey başkadır. Söylenen kolay değişir; taşınan ise insanın gerçek ölçüsünü ele verir.
Velhasıl hâl, sözün ötesinde duran hakikattir. İlim insanda yerini bulursa hâle dönüşür; bulmazsa yalnız malumat olarak kalır. Bu sebeple nice söz, sahibinden daha büyük görünür; nice insan da söylediğinden daha derin olur. Derinlik, çoğu zaman cümlede değil, hâlde saklıdır.
|