2. Abdülkādir-i Geylânî
Abdülkādir-i Geylânî bahsinde ilk dikkat edilmesi gereken şey, menkıbe ile eser nisbetini birbirine karıştırmamaktır. Zira onun adı etrafında asırlar boyunca çok geniş bir hürmet halkası oluşmuş, bu da hem menâkıbın çoğalmasına hem de ona nisbet edilen eserlerin artmasına yol açmıştır. TDV maddesi açıkça söyler: menâkıb kitapları ona bin kadar eser nisbet edecek kadar ileri gitmiş, bugün adına bağlanan metinlerin sayısı elli civarında görünmüş, fakat bunların büyük kısmının ona ait olmadığı zamanla anlaşılmıştır. Bu sebeple Abdülkādir-i Geylânî’yi konuşurken en doğru usul, şöhreti değil, elde daha sağlam duran metinleri merkeze almaktır.
Bu sağlam omurganın başında iki eser gelir: el-Ġunye ve Fütûḥu’l-ġayb. TDV’nin müstakil maddelerine göre el-Ġunye, itikad, ibadet ve ahlâka dair bir eserdir; sade bir üslûpla yazılmıştır ve Geylânî burada Hanbelî çizgiyi kuvvetle savunur. Fütûḥu’l-ġayb ise yetmiş sekiz bölümden oluşan, tasavvufun temel meselelerini halkın anlayacağı bir açıklıkla ele alan bir mev‘iza kitabıdır; dünya, zühd, takvâ, fakr, havf, recâ, rızâ, teslimiyet, müridlik, müşâhede, mârifet ve nefis gibi başlıklar burada işlenir. Yani Geylânî’nin yazı dili, çoğu kişinin sandığı gibi sırf keramet ve menkıbe dili değildir; bilakis dinin emirlerine uyma, yasaklardan kaçınma ve şeriat ölçüsünü koruma üzerinde ısrarla duran bir terbiyeyi taşır.
Bunlara ilâveten el-Fetḥu’r-rabbânî ve’l-feyżü’r-raḥmânî de ihmal edilmemelidir. TDV maddesinde bu eser, 1150-1152 yılları arasında verdiği vaazların müridleri tarafından not edilmesiyle oluşan altmış iki bölümlük bir metin olarak kaydedilir ve tasavvuf bakımından en önemli eserlerinden biri sayılır. Yine Mektûbât başlığı altında ona ait on beş mektubun nakledildiği belirtilir. Burada dikkat edilmesi gereken husus şudur: Abdülkādir-i Geylânî’nin tesiri yalnız “tarikat pîri” oluşundan gelmiyor; vaaz, mektup ve irşad dilinin sadeliği de bu tesiri büyütüyor. Nitekim TDV, onun gerek vaazlarında gerek eserlerinde son derece sade bir üslûp kullandığını, ağlatıcı ve ürpertici mevzuları tercih ettiğini ve konuşmalarında dua ve niyaza yer verdiğini özellikle kaydeder.
Bir noktayı da açık bırakmamak gerekir: ona nisbet edilen her metin güvenle alınmaz. TDV, meselâ Ġavs̱iyye adlı risâlenin ona ait olmadığını açıkça söyler; ayrıca İbn Receb ve Zehebî gibi isimlerin bazı menâkıbnâmelerde yer alan hurafe ve taşkın anlatıları tenkit ettiğini de aktarır. Bu ihtiyat, Abdülkādir-i Geylânî’ye hürmeti azaltmaz; bilakis onu daha sahih bir yerde anlamaya yardım eder. Bana göre Geylânî’nin gerçek ağırlığı, menkıbelerin çoğalmasında değil; şeriata bağlı, dili sade, tesiri derin bir irşad çizgisi kurabilmesindedir. Bir sonraki halkada, nisbet meselesinin daha da hassaslaştığı bir isme, Hallâc-ı Mansûr bahsine geçmek uygun olur.
|