Siyerin Sessiz Eşikleri...
Resûlullah’ın Hayatında Az Hatırlanan Büyük Dönüm Noktaları;
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Bu başlığı bir iddia ile değil, bir tertip niyetiyle açıyorum. Maksat, herkesin çokça anlattığı büyük savaşları tekrar etmek değil; siyerin daha az hatırlanan fakat usûl, basîret, terbiye ve ümmet inşası bakımından çok şey söyleyen bazı eşiklerini bir araya getirmektir. Yazılanlar “son söz” iddiası taşımaz; eksik yahut tashih isteyen yerler olursa ehli olan kardeşlerin ikazı baş göz üstüne olur. Çünkü bu bahiste asıl olan sözü çoğaltmak değil, sahih vakıayı yerli yerine koymaktır.
1) Dârülerkam: Davetin İlk Mektebi
Dârülerkam, Hz. Peygamber’in bi‘setin ilk yıllarında Mekke’de İslâm’ı tebliğ ettiği evdir. TDV’nin ifadesiyle bu ev Erkam b. Ebü’l-Erkam’a aitti; müşrik baskısının arttığı ortamda Resûlullah burada ashâba dinî bilgiler öğretiyor, Kur’an okuyor, namaz kılıyor ve hakikati arayan insanları İslâm’a davet ediyordu. Bu ev, İslâm tarihinde ilk eğitim ve terbiye merkezlerinden biri kabul edilir.
Burada görülen şey, davetin en başta gürültüyle değil, terbiye ve tahkim ile başladığıdır. Resûlullah önce bir kalabalık değil, bir çekirdek inşa etti. Yani İslâm’ın ilk görünür kuvveti sokakta değil, bir evin içinde; sayıda değil, tahkim edilmiş kalplerde başladı. Bu yüzden Dârülerkam, sadece bir ev değil, davetin önce insanı inşa ettiğinin ilk açık dersidir.
2) Akabe Biatları: Hicretten Önce Kurulan Zemin
Akabe biatları, 621 ve 622 yıllarında Medineli müslümanlarla Hz. Peygamber arasında yapılan iki anlaşmadır. İlk buluşmada Yesrib’den gelen küçük bir grup İslâm’ı kabul etti; ertesi yıl gelen on iki kişi şirkten, zinadan, hırsızlıktan ve itaatsizlikten uzak duracaklarına söz vererek biat etti. Bunun ardından Mus‘ab b. Umeyr Medine’ye gönderildi ve bir yıl içinde şehirde İslâm kayda değer şekilde yayıldı. Sonraki yıl ikisi kadın yetmiş beş Medineli, Resûlullah’ı Medine’ye davet etmek ve onu korumak üzere gizlice Akabe’de buluştu.
Bu hadise bize şunu gösterir: Hicret, sadece Mekke’den Medine’ye yapılan coğrafî bir geçiş değildir. Ondan önce zemin hazırlanmış, kalpler kazanılmış, söz alınmış ve himaye taahhüdü kurulmuştur. Yani Medine, hicretten önce fethedilen bir şehir değil; hicretten önce gönülleri açılmış bir merkezdir. Akabe bunun sessiz ama çok büyük başlangıcıdır.
3) Batn-ı Nahle Seriyyesi: İlk Büyük Fıkhî Kriz
Hicretten on yedi ay sonra Hz. Peygamber, Abdullah b. Cahş kumandasında Batn-ı Nahle’ye bir seriyye gönderdi. Görev, Mekke-Tâif hattındaki Kureyş kervanını gözetlemekti. Seriyye, Receb ayının son gününde bir kervanla karşılaştı; haram ayın sonu olması sebebiyle saldırıp saldırmama hususunda tereddüt yaşandı. Sonunda kervana hücum edildi; Amr b. Hadramî öldürüldü, iki kişi esir alındı, ganimet ele geçirildi. Resûlullah Medine’ye dönünce onları haram ayda savaştıkları için azarladı; ardından Bakara 2/217-218 çerçevesinde mesele vahiy ile açıklığa kavuşturuldu.
Bu olayın değeri, sadece “ilk esir ve ganimet” oluşunda değildir. Asıl dikkat çekici taraf, bunun bir savaş olayı kadar bir usûl ve zamanlama krizi olmasıdır. Yani siyerde ilk büyük dönemeçlerden biri, kılıçtan önce hüküm, zaman, niyet ve ilâhî tashih meselesidir. Batn-ı Nahle, Resûlullah devrinde bile her gerilimli olayın vahiy ve usûl terazisine vurulduğunu gösterir.
4) Recî‘ Vak‘ası: Her “Bize Hoca Gönderin” Sözünün Arkası Aynı Değildir
Recî‘ Vak‘ası, Adal ve Kāre kabilelerinin “Bize İslâm’ı öğretin” talebiyle gönderilen heyete kurduğu suikasttır. Uhud’dan sonra Benî Lihyân’ın düşmanlığı arttı; buna bağlı olarak bir plan yapıldı. Adal ve Kāre’den gelen heyet, kendilerine din öğretecek kimseler istemiş gibi görünerek Resûlullah’tan bir grup sahâbî talep etti. Gönderilen heyet yolda pusuya düşürüldü; bir kısmı öldürüldü, bir kısmı da Mekkelilere satıldı.
Buradaki ince ders şudur: Tebliğ ehli, sadece söz taşımaz; çoğu zaman güven, himaye ve siyaset zeminini de gözetmek zorundadır. Çünkü bazen bir topluluğun “bize öğretin” sözü, samimî bir arayış değil; başka bir hesabın perdesi olabilir. Recî‘, tebliğ yolunun her zaman açık çağrı ve açık niyetle ilerlemediğini, bazen davetin bedelinin ihanete uğramak olduğunu gösteren ağır bir eştir.
5) Bi’rimaûne: Kurra’nın Şehadeti
Bi’rimaûne olayı, hicretin 4. yılı başlarında gerçekleşti. Âmir b. Sa‘saa kabilesi reisi Ebû Berâ Medine’ye gelerek kabilesine İslâm’ı anlatacak kimseler istedi ve onların emniyetini garanti etti. Bunun üzerine Resûlullah, çoğu ehl-i Suffe’den ve Kur’an’ı iyi bilen yetmiş kadar kurrâyı Münzir b. Amr başkanlığında gönderdi. Heyet Bi’rimaûne’de konakladıktan sonra olay tersine döndü; Haram b. Milhân öldürüldü, ardından pek çok sahâbî şehid edildi.
Bu hadise, siyerin en sarsıcı ama en az konuşulan sayfalarından biridir. Çünkü burada savaş meydanında çarpışan bir birlik değil, öğretmek ve Kur’an taşımak üzere yola çıkan kurra vardır. Bi’rimaûne, bize şunu hatırlatır: İslâm tarihinde ilim ve tebliğ, çoğu zaman rahat bir vazife değil; canla ödenen bir emanettir. Kur’an öğretmeye gidenlerin şehit edilmesi, bu yolun ne kadar ciddi bir sadakat istediğini çok derin biçimde gösterir.
6) Muâhât: Medine’yi Ayakta Tutan Kardeşlik
Muâhât, Hz. Peygamber’in Medine’de ensar ve muhacirlerden bazılarını birbirleriyle kardeş ilan etmesidir. TDV maddesine göre hicretin ardından Resûlullah, toplumsal iç dinamikleri harekete geçiren bir dizi icraat yaptı; bunların içinde muhacirlerle ensar arasında kurduğu kardeşlik bağı merkezî bir yer tutuyordu. Rivayetlerde, Mescid-i Nebevî’nin inşa günlerinde yaklaşık doksan yahut yüz kişinin ikişer ikişer kardeş ilan edildiği belirtilir.
Bu olay sadece duygusal bir yakınlaştırma değildir. Muâhât, yeni kurulan Medine düzeninde yalnızlık, yoksunluk ve kopukluk yaşayan muhaciri toplum içine yerleştiren; ensarı da paylaşmanın omurgası yapan siyasî ve ahlâkî bir tedbirdir. Medine’nin ilk sağlamlığı, sadece mescidin duvarlarında değil; muhacir ile ensarı birbirine bağlayan bu bilinçli kardeşlik düzeninde aranmalıdır.
7) Ebû Basîr: Antlaşma Maddesi ile Açılan Beklenmedik Kapı
Hudeybiye Antlaşması’ndan sonra Mekke’de hapsedilmiş olan Ebû Basîr Medine’ye kaçtı. Kureyş, antlaşmadaki iade maddesine dayanarak onun geri verilmesini istedi. Hz. Peygamber sözünü bozmadı; Ebû Basîr’i teslim etmek zorunda olduğunu, fakat Allah’ın kendisine ve onun gibilerine bir çıkış yolu göstereceğini söyledi. Yolda Zülhuleyfe’de fırsat bulan Ebû Basîr kaçtı, ardından Sîfülbahr tarafına yerleşti; zamanla Ebû Cendel başta olmak üzere başka müslümanlar da ona katıldı ve Kureyş kervanları için fiilî bir baskı hattı oluştu. Sonunda Kureyş, antlaşmadaki iade şartından vazgeçtiğini bildirdi.
Burada dikkat çeken şey, Resûlullah’ın antlaşmayı bozmayıp zahiren aleyhte görünen bir maddeye sadakat göstermesidir. Fakat Allah, o sadakatin içinden bambaşka bir kapı açmıştır. Ebû Basîr hadisesi, bazen kulun elindeki doğrudan çözümün kapanıp, başka bir yerden sonuç doğduğunu; siyasette sadakatin, basiretle birleşince beklenmedik meyveler verebildiğini gösterir.
8) Mescid-i Dırar: Her Mescid Görünümlü Yapı Takvâ Üzere Değildir
Mescid-i Dırar, Medine’de münafıkların müslümanlara zarar vermek, ayrılık çıkarmak ve daha önce Allah ve Resulü’ne karşı savaşmış kişi lehine fırsat kollamak amacıyla Kubâ Mescidi’nin karşısına yaptırdıkları yapıdır. Tevbe sûresi 107-110. âyetler bu bina hakkında indi; “orada asla namaza durma” buyuruldu ve Hz. Peygamber dönüşte bu yapıyı yıktırdı. Diyanet tefsiri, bu mescidin zahirde ibadet mekânı görünümü taşımasına rağmen gerçekte nifak ve fesat yuvası olduğunu açıkça anlatır.
Bu hadisenin dersi çok büyüktür: Dinde isim ve şekil tek başına yeterli değildir. Bir yapının adına “mescid” denmesi, onun takvâ üzere kurulduğunu garanti etmez. Mescid-i Dırar, bize zahirde dinî görünen şeylerin de niyet, maksat ve istikamet bakımından tartılması gerektiğini öğretir. Siyerin bu sessiz eşiği, bugün için de en sarsıcı derslerden birini taşır.
9) Kâ‘b b. Mâlik ve İki Sahâbî: Doğruluğun Ağır İmtihanı
Tevbe sûresi 118. âyetin indiği olayda Kâ‘b b. Mâlik, Hilâl b. Ümeyye ve Mürâre b. Rebî‘, Tebük Seferi’ne güçleri yettiği hâlde katılmamış, sefer dönüşünde de yalan mazeret uydurmamışlardı. Diyanet tefsiri, onların yaklaşık elli gün süren ağır bir sosyal tecrid ve bekleyiş yaşadıklarını; nihayet samimi tövbelerinin kabul edildiğini anlatır. Müslim rivayetinde de Kâ‘b’ın bu uzun ve acı bekleyişi ayrıntılı biçimde nakledilir.
Siyerde bazen kahramanlık, cephede vurmakla değil; yalan söylemeyip beklemenin ağırlığını taşımakla görünür. Kâ‘b ve arkadaşları, hata yaptılar; ama hatalarını süsleyip örtmediler. Sonunda onları kurtaran şey, kolay mazeret değil; doğruluk oldu. Bu sebeple Tebük’ün az konuşulan en büyük dersi, sefer değil; seferin ardından gelen bu ahlâk imtihanıdır.
Bu seri ile maksat, çoğu zaman gözden kaçan sessiz eşiklerini yeniden hatırlamaktır. Çünkü bazen insanı asıl terbiye eden şey, herkesin bildiği büyük zaferler değil; az konuşulan o ince duraklardır. Dârülerkam bize terbiyeyi, Akabe zemini, Batn-ı Nahle usûl krizini, Recî‘ ihaneti, Bi’rimaûne tebliğin bedelini, Muâhât toplum inşasını, Ebû Basîr sadakat içinden açılan kapıyı, Mescid-i Dırar niyetin belirleyiciliğini, Kâ‘b b. Mâlik ise doğruluğun ağır şerefini öğretir.
Hayır isabet ettiyse Allah’ın lütfudur; eksik ve kusurlu olan ise bize aittir.
Ehli olan kardeşler tashih ederse o da bu başlığın bereketi olur. Doğrusunu Allah bilir.
__________________
Muhammedün Tâcü Ruslillâhi Qâtıbeten; Muhammedün Sâdiku’l-Akvâli ve’l-Kelimi. ﷺ
|