Alıntı:
HâmûŞî Nickli Üyeden Alıntı
Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbnü’l-Arabî hazretleri, kendi eserlerinde —özellikle el-Fütûhâtü’l-Mekkiyye’de— ilmi sadece zihinsel bilgi olarak değil, kulda meydana getirdiği hâl ile birlikte ele alır.
Ona göre ilim iki kısımdır:
1. Lisân ve nakil ile elde edilen ilim (ilmü’l-ibâre)
Bu, kitaplardan öğrenilen, sözle aktarılan bilgidir. Fıkıh, kelâm ve benzeri zahir ilimleri bu kısma girer. Bu ilim gereklidir ve şeriatın anlaşılması bununla olur.
2. Hâl ve zevk ile idrak edilen ilim (ilmü’l-işâre / ilmü’z-zevk)
Bu ise kulun amel, takva ve murakabe ile kalbinde doğan bilgidir. İbnü’l-Arabî’ye göre bu tür bilgi, tarifle değil yaşayarak bilinir.
Şeyh-i Ekber bu noktada şu ölçüyü koyar (mânâ olarak):
“Her ilim sahibinin üstünde daha iyi bilen vardır; hakikatin kapısı ise ancak amel ile açılır.”
Ve şu uyarıyı özellikle yapar:
Söz ilmi kişiyi âlim yapabilir,
Fakat hâl ilmi kişiyi ârif yapar.
Bu sebeple İbnü’l-Arabî, zahir ilminin kalpte hâle dönüşmesi gerektiğini vurgular. Ona göre en tehlikeli durum, bilginin artıp hâlin değişmemesidir.
Bu bahis, el-Fütûhâtü’l-Mekkiyye’nin çeşitli bölümlerinde ilmin mertebeleri anlatılırken açıkça işlenmiştir.
|
Kalbe inmeyen bilgi, hakikate ne kadar yaklaştırır?
Sözde kalan ilim, insanı Hakk’a mı götürür, nefsine mi?