Alıntı:
Saho Nickli Üyeden Alıntı
Allah razı olsun hocam derin ilmi konularınız için ama pek uzağım oralara.
Yine de aklıma geldiği için bu konuyu iletmek istedim.
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]
|
Estağfirullah değerli kardeşim bizimkisi bilgi paylaşımı. Senin alıntıladığın konuyu da okudum doğru yerden yakalamışsın. O konuda ki izah da gösteriyor ki mesele, mümkinâtı Hakk’ın zâtına karıştırmak değil; onların müstakil ve hakikî bir vücûda sahip olmadığını, ancak tecellî ve zuhûr mertebeleri olarak anlaşılmasını bilmektir. Yani Şeyhü’l-Ekber çizgisinde korunması gereken hudut, Hakk’ın mutlak vücûdunu mümkinâtın izâfî zuhûrundan ayırabilmektir. Mümkinât, Hakk’ın aynı değildir; Hakk’tan bağımsız bir vücûdu da yoktur. Tam burada “adem-i istiklâl” mânâ kazanır.
Bu hudut korunduğu müddetçe vahdet-i vücûd, tevhid-i mahz olarak anlaşılır; çünkü vücûd bütünüyle Hakk’a tahsis edilir. Fakat bu hudut kaybolur, zuhûr dili zât ayniyetine çevrilir, tecellî hulûl gibi okunur, izâfî varlık hakikî ve müstakil sayılırsa o zaman mesele Ekberî çizgiden çıkar, panteizme, hattâ ittihâd ve hulûl vehmine kayar.
Kısacası fark şuradadır: Vahdet-i vücûdda “Hak vardır, mümkinât O’nunla kâim bir zuhûrdur”; panteizmde ise “mevcûd olan her şey bizzat Allah’tır” denmiş olur. Birincisi tenzîhi koruyarak tecellîyi konuşur; ikincisi tenzîhi yıkarak kesreti ilâhlaştırır. Hududu muhafaza eden usûl de budur.