HâmûŞî Nickli Üyeden Alıntı
Değerli kardeşim,
Bu başlıkta senin kırdığın yer karşı taraf değil, ilmin usûlüdür. Çünkü sen daha ilk cümlede hükmü veriyor, sonra o hükme malzeme arıyorsun. Hâlbuki Ehl-i sünnet yolu bunun tersidir: önce tahkik, sonra tenkit; önce isnad, sonra hüküm. Sen ise dört mezhep imamına neredeyse aynı kalıp cümleleri dağıtıyor, sonra bunu “biz kaynaksız mı yazarız?” diye kuvvetlendirmeye çalışıyorsun. Hayır kardeşim; kaynak adı söylemek, tahkik değildir. İmamların omzuna kendi kanaatini bindirmek ilim sayılmaz. Bizzat senin yazdığın bu dağınık isnad dili bunu ele veriyor.
İkinci olarak, itikad bahsinde yaptığın en açık hata şudur: şiiri hadîs yaptın. “Rasûlullah Allah’ın altı cihetten münezzeh olduğunu söylüyor” dedin. Sonra sana tashih ettik: “Şeş cihetten ol münezzeh Zülcelâl” hadîs değil, Mevlid beytidir. İşte burada mesele bitti. Çünkü hadîs ile şiiri birbirine karıştıran bir kimse, daha işin başında metin ciddiyetini düşürmüş olur. Tenzih manası güzel olabilir; fakat güzel mana, yanlış isnadı helâl kılmaz. Hadîs diye şiir konuşan biri, sonra kalkıp başkasına “itikadın bozuk” diye hüküm dağıtamaz.
Üçüncü olarak, senin içinde en açık görünen kusur çifte ölçüdür. Bir yerde şathiyata “aşk sarhoşluğu” diyerek tevile kapı açıyorsun; sonra başka bir yerde İbn Teymiyye hakkında hiçbir bağlam, hiçbir ihtimal, hiçbir derece bırakmadan “adamın itikadı baştan sona bozuk” diyorsun. Birine yorum kapısı açıp diğerine hiç kapı bırakmıyorsan, bu ilim değil meyildir. Sonra da işine geldiğinde “Hem ben o sözleri kabul ediyorum demedim zaten; şeriatın zahirine uyanı almak gerek” diyerek geri çekiliyorsun. Demek ki başta kurduğun hükmün ağırlığını sonradan kendin de taşıyamıyorsun Dilin başta ne diyorsa sonda da onu taşımalı; bugün hüküm verip yarın “onu demedim zaten” diyen dil, henüz reddiye makamında değil, heyecan makamındadır.
Dördüncü olarak, istivâ bahsini “üçgen kare” gibi çocukça bir mantık kıyasına indiriyorsun. Böyle kelâm konuşulmaz. “Hem münezzehtir hem arşın üstündedir denmez” deyip meseleyi bitirdiğini sanıyorsun. Hâlbuki burada asırlardır konuşulan şey, “mekân isnadı” ile “nas lafzını bilâ keyf kabul” arasındaki ince farktır. Sen bu farkı kabul etmek yerine, karşı tarafın söylediği her “istivâ” lafzını otomatik olarak “oturma, kurulma, mekân tutma”ya çeviriyorsun. Bu, tartışmayı çözmek değil; karşı tarafın sözünü en kaba şekle zorlamaktır. İlim ehli böyle yapmaz. Çünkü bilâ keyf diyenin muradıyla, teşbih yapanın muradı aynı değildir. Bu farkı yok sayan kimse, meseleyi değil kendi öfkesini büyütür.
Beşinci olarak, senin cümlelerin sürekli damga üretme tarafına gidiyor. “Herhalükârda bu listede olmayı hak eden biri; onu bilmeyen biri her görüşünü sahih sayabilir” diyorsun. Yani sen delilden çok etiket üretiyorsun. Önce kişiyi listeye koyuyor, sonra listeden hüküm çıkarıyorsun. Ehl-i sünnet yolu bunun da tersidir: önce görüş tartılır, sonra kişiye zaruret kadar temas edilir. Senin yolun ise önce kişiyi mahkûm edip sonra görüşünü onun üstüne asmak. Bu, reddiye usûlü değil; tasnif ve tasfiye refleksidir.
Altıncı olarak, “Bu konuda internete gerek yok Elhamdülillah” diyorsun; ama senin en temel nakillerin bile tahkike muhtaç çıkıyor. Demek ki sorun internet kullanmak veya kullanmamak değil; sorun isnadı temizlemek ve duyduğunu hemen hükme dönüştürmemektir. Bugün şiiri hadîs yaparsın, yarın menkıbeyi akaid delili yaparsın, öbür gün remizli sözü zahir hüküm gibi okursun. İşte o zaman da kendini ümmeti koruyor zannedersin; hâlbuki ümmete ilk zarar, ölçüsüz kesin konuşma ile verilir.
Sana söylenecek en ağır ama en sahih cümle şudur kardeşim:
Sen bu bahislerde müftü gibi hükmediyor, ama muhaddis gibi tahkik etmiyorsun; mutekellim gibi konuşuyor, ama usûlcü gibi tartmıyorsun.
İşte bütün problem burada.
|