Alıntı:
murakip Nickli Üyeden Alıntı
Çok merak ettiğim bir husus var, özellikle hal ve ledün ilimleri söz konusu olduğunda. Kişi kalbine gelen şeyin kendi hayali, arzusu veya isteği olmadığından nasıl emin olabiliyor?
Özellikle sıradan sufiler söz konusu olunca bunun çok güvenilir bir ilim kaynağı olduğunu sanmıyorum, insanın kalbi meyil sahibidir. Mutlaka bir şeye meyledecektir, hayra da şerre de. Her gelen hayra hal ilmiyle veya ledüni olarak bildirildi dersek, her gelen huzursuzluğa da şer bildirildi dersek buna nasıl itibar edeceğiz? Ya da haller kişinin kendisine özgüdür diyip geçeceğiz.
Günümüzde hal ilmine sahip çok insan olduğunu sanmıyorum maalesef. Sizlerin düşüncesini de merak ediyorum.
|
Değerli kardeşim,
ledünnî ilim zaten kesb ile elde edilen değil, sırf ilâhî lütuf ile verilen bir mevhibedir; bu sebeple onun hakikatini konuşmak değil, daha çok o yola tâlip olup henüz seyr ü sülûk içinde bulunan kulun kalbine gelen manaları “ilim” zannetme tehlikesini konuşmak gerekir. kalbe gelen her şey ilham değildir; ilham olan da ancak mîzanla bilinir. Gelen mana, evvela şer‘î ölçüye vurulur; farzı gevşetiyor, sünneti küçümsüyor, kişiyi umumî dînî çizginin dışına itiyorsa rahmânî değildir. Sonra nefs terazisinde tartılır; sahibini büyütüyor, ona ayrıcalık hissi veriyor, başkalarından üstün görüyorsa yine rahmânî değildir. Ardından hâl neticesine bakılır; insanı sükûta, edebe, korkuya, tevazua ve kendini ıslaha götürüyorsa ümit edilir; acele hükme, konuşmaya, insanları tasnife ve kendine pay çıkarmaya sürüklüyorsa reddedilir. Bununla beraber hâller sahibine aittir, ümmete hüküm olmaz; bu yüzden kişi kalbine doğanı hemen ilim ve fetva yerine koymaz, ehil bir mizana arz eder, kendi kendine hüküm vermez. Zira kalp meyil sahibidir; temizlenmeden geleni doğru taşıyamaz. Bu sebeple asıl yol, hâlin peşine düşmek değil, nefsin tezkiyesine sarılmaktır. Zira hakiki olan, kula “ben seçildim” dedirtmez; bilakis “ben daha çok korkmalı ve kendimi ıslah etmeliyim” dedirtir. İşte bu çizgi korunursa ilham emanet olur; korunmazsa vehim ilim zannedilir.
Bunu bir misalle daha açık söyleyelim: Temiz bir aynaya düşen suret nettir; eğri, buğulu ve lekeli aynaya düşen suret ise şekli bozar. Aynanın lekesi sureti çarpıtır. Kalbe gelen mana da böyledir. Gelen şeyin tüm kusuru dışarıda aranmaz; çoğu zaman kalbin kiri, nefsin meyli ve hevanın buğusu o manayı bozar. Bu sebeple asıl iş, “bana ne doğdu?”dan önce, “benim kalbim ne hâlde?” sorusudur. Kalp temizlenmeden gelen mana güvenli olmaz. Bu yüzden büyükler “nefs muhasebesi”ni, “hal”den önce koymuştur.