Alıntı:
imas Nickli Üyeden Alıntı
belagat ilminin konusunu burada konuşmak buradakilere ağır gelir , belagat ilmi konuşmak için Arapça grameride çok iyi bilmek gerekir
yalnız Allaha aşttir bütün işler in
bütün işler Allaha aittir olması gibi
yani fiilin önce mefulun sonra olması gerekirken
mefulun önce fiilin sonra kullanılması gibi
bunu ayet yönünden konuşmak derin ilim gerektirir, bende o ilim yok o yüzden
OMERTA
|
Estağfirullah üstadım, ben kısaca herkesin anlayacağı şekilde dile getireyim o halde çünkü Kur’ân’daki takdîm-te’hîr, mananın mihveridir. Yani bir kelime öne alındığında sadece yer değiştirmiş olmaz; o kelime, o âyetin hangi hakikati merkeze aldığını da haber verir. Çünkü Arap belâgatında takdim bazen hasr doğurur, bazen ihtisas bildirir, bazen ihtimamı ve bazen de muhatabın nazarını asıl maksada çevirmeyi sağlar. Bu sebeple Kur’ân’da bir lafzın öne alınması, “burada asıl durman gereken yer burasıdır” demektir.
Mesela “İyyâke na‘budu ve iyyâke nesta‘în” ifadesi, “na‘buduke” şeklinde de söylenebilirdi; fakat Kur’ân bunu böyle kurmamıştır. Burada mef‘ûlün, yani “iyyâke”nin öne alınması hasr içindir; yani mana sadece “Sana kulluk ederiz” değil, **“yalnız Sana kulluk ederiz”**dir. Demek ki kelime yer değiştirdiğinde fiilin çıplak anlamı değil, tevhidin tahsisi doğmaktadır. Burada hakikatin merkezi “kulluk” fiilinin kendisi değil, o kulluğun yalnız Allah’a tahsis edilmiş olmasıdır.
Aynı incelik “fe iyyâye ferhebûn” ifadesinde de vardır. Burada da mana sadece “benden korkun” değildir; tefsir ehli bunu “eğer korkacaksanız yalnız Benden korkun, başkasından değil” diye açıklamıştır. Yani lafzın öne alınması, korkunun mahiyetini değil, korkunun yönünü düzeltmektedir. Böylece âyet, korku duygusunu ortadan kaldırmıyor; onu şirke, kula, sebebe, vehme değil, yalnız Allah’a bağlayarak tevhidî bir mecraya çekiyor.
İşte takdim-te’hîr burada, kalbin bağlanacağı merkezi tayin ediyor.
Yine “ve alallâhi fetevekkelû” ifadesinde de aynı sır vardır. Burada tefsirlerde, Allah’a tevekkülün sebepleri terk etmek değil; sebepleri aldıktan sonra dayanmayı yalnız Allah’a bağlamak olduğu vurgulanır. “Allah’a tevekkül edin” denmemiş de “Allah’ın üzerine / Allah’a mahsus olarak tevekkül edin” üslubu kurulmuştur; çünkü maksat sadece tevekkülün emredilmesi değil, tevekkülün mahal ve mercii itibarıyla düzeltilmesidir. Yani takdim, burada fiili değil nisbeti tashih eder: kul sebepleri kullanır, ama kalbini sebeplere değil Allah’a bağlar.
Binaenaleyh lafzın yer değiştirmesi, hakikatin merkezine dair bize şunu söyler:
Kur’ân’da öne alınan şey, o bağlamda ihmal edilmemesi gereken asıl mânâ çekirdeğidir. Bazen bu çekirdek tevhiddir, bazen korkunun yönüdür, bazen tevekkülün mahallidir, bazen de muhatabın nazarını önce nereye çevirmesi gerektiğidir.
Bu sebeple takdim-te’hîr, sadece dilcinin konusu değildir; kalbin terbiyesiyle ilgilidir. Çünkü Kur’ân lafzı dizmez; nazarı terbiye eder. Bir kelimeyi öne alırken, aslında senin kalbinde neyin önde olması gerektiğini öğretir.
Sözün hülâsası şudur:
Takdîm-te’hîr, cümledeki sıralama değişikliği değil, hakikatteki öncelik ilânıdır. Kur’ân bir kelimeyi öne aldığında, “mananın kapısı buradan açılıyor” demektedir. İşte bunun için mana derinleşir;
zira artık yalnız ne söylendiğini değil, niçin o tertiple söylendiğini de okumaya başlarsın. En doğrusunu Allah bilir...