El-Ezher...
Son zamanlarda genç kardeşlerden sıkça şu soruyu duyuyoruz;
İslami ilimlerde gerçek bir eğitim almak istiyorum. Arapça öğrenmek, fıkıh görmek, usul okumak, tefsir, hadis, kelam ve belagat sahasında sağlam bir temel kurmak istiyorum. Nereye yönelmeliyim? Buraya da yazmak istedim ki belki bir kardeşimize yol haritası olur..
Çünkü bu soru basit bir okul tercihi değildir.
Çünkü İslâmi ilimlerde yol arayan kimse, sadece üniversite aramaz. Hoca arar. Usul arar. Dil arar. Terbiye arar. Metin arar. Sabır arar. Kendisini büyütecek değil, önce haddini bildirecek bir kapı arar.
İşte bu kapılardan biri El-Ezher’dir.
Fakat baştan söyleyelim, El-Ezher’e gitmek, Kahire’ye gitmek değildir Ezher’e gitmek, bir binaya kayıt yaptırmak değildir. Ezher’e gitmek, “ben artık alim olacağım” demek hiç değildir.
Ezher, talebeye önce şunu öğretir. İlim, sevdiğin kadar değil, sabrettiğin kadar sana açılır.
Orada insanı ilk karşılayan şey ders programı değildir. Arapçanın ağırlığı karşılar. Metnin sertliği karşılar. Hocanın sükutu karşılar. İmtihanın soğuk yüzü karşılar. En çok da insanın kendi cehaleti karşısına çıkar.
Çünkü bazı yerlerde talebe ne bildiğini öğrenir. Ezher gibi kapılarda ise önce ne bilmediğini öğrenir.
El-Ezher’in tarihi, bir üniversite tarihinden ibaret değildir. Kahire’de temeli 970-972 yıllarına uzanan, asırlar boyunca Kur’an, fıkıh, Arap dili, kelam, hadis, tefsir ve usul ilimlerinin merkezlerinden biri haline gelen bir ilim ocağından bahsediyoruz. Üniversitenin tarihini 972’de kurulan Ezher Camii’ne dayanır, 1930’da Usulü’d-Din, Şeriat ve Arap Dili şeklinde üç yüksek okulun teşekkül eder, 1961’de ise modern üniversite yapılanması genişlemiştir.
Ama Ezher’in büyüklüğü sadece tarihinin eski olmasında değildir. Asıl büyüklüğü asırlardır dünyanın dört bir yanından gelen talebeler aynı kapıda Arapçanın, Kur’an’ın, Sünnet’in, fıkhın, usulün ve akaidin ağırlığına diz çökmüştür.
Ezher’i dışarıdan seyreden kişi onu sadece “büyük bir üniversite” zanneder. Fakat ilim yolunun ağırlığını bilen kimse anlar ki, orada mesele yalnızca kayıt olmak değildir. Orada mesele, Arapçanın önünde kırılmayı, hocanın huzurunda susmayı, anlamadığın cümleyle saatlerce uğraşmayı, imtihanda terlemeyi, notun kırılmasını, gururun ezilmesini göze almaktır.
Çünkü ilim insana önce unvan vermez.
Önce haddini bildirir.
Bir genç “İslami ilimler okuyacağım” dediğinde kulağa hoş gelir. Fakat iş sarfa, nahve, belagate, usul-i fıkha, hadis usulüne, kelama, mezhepler arası ihtilafa ve metin çözmeye gelince, orada heves ile talebelik birbirinden ayrılır.
Hevesli olan ilk zorlukta yorulur.
Talebe olan ise anlamadığı cümlenin başında sabaha kadar bekler.
Ezher’de özellikle İslami ilimler için konuşacaksak bazı ana kapılar vardır. Usulü’d-Din, Şeriat, Arap Dili, İslami ve Arapi İlimler gibi fakülteler. Bugün Ezher modern anlamda çok geniş bir üniversitedir, dini ilimlerin yanında tıp, mühendislik, eczacılık, diş hekimliği, fen, ziraat, ticaret, eğitim, diller ve tercüme gibi fakülteler de vardır. Fakat bizim genç kardeşlere özellikle işaret ettiğimiz damar şudur ki,
Usulü’d-Din talebeyi akaid, kelam, tefsir, hadis ve davet ilimleriyle yoğurur. Burada insan sadece bilgi almaz, itikadi sınırın nerede başladığını, sözün nerede durması gerektiğini, nass ile yorum arasındaki farkı öğrenir.
Şeriat fakültesi, fıkhın sadece “helal-haram” cümlesinden ibaret olmadığını gösterir. Delil nedir, illet nedir, kıyas nedir, icma nedir, ihtilaf nasıl anlaşılır, mezhep nasıl okunur, hüküm nasıl kurulur, bunlar talebenin zihnine orada ağırlık olarak iner.
Arap Dili fakültesi insana şunu öğretir. Arapça sadece konuşulacak bir dil değildir. Kur’an’ın, hadisin, şiirin, hitabetin, belagatin, mananın ve zevkin anahtarıdır. Nahiv bilmeyen cümlenin iskeletini göremez. Sarf bilmeyen kelimenin damarını tutamaz. Belagat bilmeyen mananın inceliğini duyamaz.
İslami ve Arapi İlimler ise dil ile dini ilimlerin birleştiği ağır bir sahadır. Orada talebe hem lafzın hem mananın yükünü taşımak zorundadır.
Bir talebe “ben biraz Arapça biliyorum” diye giderse, ilk ciddi metinde haddini öğrenir. Çünkü günlük Arapça başkadır, ilim Arapçası başkadır. Sokakta işini gören cümleyle usul kitabı açılmaz. Pazarda konuşulan Arapça ile fıkıh metni çözülmez.
Yabancı öğrenciler için de bu hakikat resmi süreçte açıkça görülür. Arapça bilmeyen ve gerekli eğitim belgesi bulunmayan bazı adayların Ezher’in Arapça Enstitüsü’nde iki yıla kadar hazırlık görmesi, ardından seviye tespitine göre ilgili kademelere yönlendirilmesi söz konusudur.
Yani mesele “ben istiyorum” demekle bitmez.
Sınav meselesine gelince…
Dışarıdan bakan zanneder ki üniversite dediğin şey derse girip çıkmak, sonra bir sınava girip geçmektir. Hayır. Ezher gibi bir kapıda sınav yalnızca kağıda yazılan cevap değildir. Talebenin dili ölçülür. Metni kavrayışı ölçülür. Meseleyi tertip edişi ölçülür. Arapçaya hakimiyeti ölçülür. Usulü bilip bilmediği ölçülür. Not kolay verilmez. Geçmek kolay değildir. Ben çalıştım demek, yetmez. Ben medrese gördüm, demek hiç yetmez.
Hoca seni metnin önüne koyar, orada ne olduğun belli olur.
Bu yüzden Ezher’e gitmek isteyen kardeşler uzun ve ağır bir talebeliği göze almalı.
Belki bu yazı, bir gün ilim öğrenmek isteyen bazı kardeşlerimize küçük de olsa bir yol haritası olur.
__________________
Muhammedün Tâcü Ruslillâhi Qâtıbeten; Muhammedün Sâdiku’l-Akvâli ve’l-Kelimi. ﷺ
|