insan...
O, dünyaya geldiğinde sol kolu diğerinden belirgin biçimde kısaydı.
Doktorlar, bu kolun normal şekilde gelişmeyeceğini söylediler. Vücudu büyüyecek, yıllar geçecek, çocuk büyüyüp adam olacak fakat sol kolu adeta çocukluk çağında kalacaktı. Kırk yaşına ulaştığında bile o kol, on iki yaşındaki bir çocuğun kolundan daha büyük olmayacaktı.
Fakat onun asıl imtihanı kolunun kısa olması değildi. İnsan bedenindeki bir eksikliğe zamanla alışabilir. Asıl zor olan, insanın sığınacağı kimselerin yokluğuna alışmasıdır.
Annesi onu taşıyamadı.
Babası onu kabullenemedi.
Biri giderken arkasına bakmadı, diğeri ise onun hayatında hiç bulunmamayı tercih etti. Henüz merhametin ne olduğunu öğrenmeden, terk edilmenin ne demek olduğunu öğrendi.
Çocukluk yıllarında insanların bakışlarıyla büyüdü. Bazıları acıyarak, bazıları küçümseyerek, bazıları da merakla bakıyordu. Çocuklar kolunu soruyor, büyükler onun yanında fısıldaşıyordu.
O ise her defasında sol kolunu elbisesinin içine saklamaya çalışıyordu.
Bir zaman sonra şunu fark etti,
İnsan bedenindeki kusuru elbisesiyle örtebilir, fakat başkalarının dilindeki kusuru örtemez.
Bu sebeple insanlardan kaçmak yerine, onların sözlerini kalbine almamayı öğrendi.
Bir işi yapamadığında hemen yardım istemedi. Önce uzun uzun düşündü. Sağlıklı insanların iki eliyle birkaç saniyede yaptığı işleri, o tek eliyle yapabilmek için başka yollar buldu.
Ayakkabısını bağlamayı, düğmelerini iliklemeyi, kitap taşımayı, yazı yazmayı, düşmeden kalkmayı ve kimseye yük olmadan yaşamayı öğrendi.
Her zorluk onu biraz daha susturdu. Her susuş onu biraz daha düşündürdü.
Tefekkür, onun için rahat bir odada yapılan zihni bir faaliyet değildi. Yaşadığı şeylerin içinde saklı olan hikmeti arama çabasıydı.
Neden böyle yaratıldığını yıllarca düşündü.
Bir gün şu neticeye vardı,
Belki de Rabbim bana eksik bir kol vermedi. Bana, insanın kuvvetinin bedeninde olmadığını öğretmek için başka türlü bir beden verdi.
O günden sonra kolunu saklamayı bıraktı.
Çünkü insanın kendisinde bulunan bir şeyi utanılacak hale getiren, onun varlığı değil, ona yüklediği manadır.
Okumaya büyük bir iştiyak duyuyordu. Kitap sayfalarını tek eliyle çevirmek bazen zor oluyordu. Ağır kitapları taşımakta güçlük çekiyordu. Uzun süre yazdığında sağ eli uyuşuyor, omzu ağrıyordu.
Buna rağmen okumaktan vazgeçmedi.
İnsanların zahmet görmediği yerde o zahmet görüyor, onların bir defa okuduğunu bazen birkaç defa okumak zorunda kalıyordu. Fakat kolay elde edilen bilgi çoğu zaman zihinde kalırken, zahmetle öğrenilen bilgi insanın hayatına yerleşiyordu.
Zamanla Arap dili, tefsir, hadis, fıkıh ve tasavvuf eserleriyle meşgul oldu. Harflerin mahreçlerinden kelimelerin manalarına, lafızların zahirinden işaretlerin derinliğine kadar önüne çıkan her meseleye ciddiyetle yaklaştı.
Havas ve huruf ilmine de yöneldi.
Fakat bunu insanlar üzerinde tesir sahibi olmak, bilinmeyeni bildiğini göstermek veya kendisini başkalarından farklı tanıtmak için yapmadı.
Ona göre gizli ilimlerin ilk şartı, insanın kendisini gizleyebilmesiydi.
İnsanlar arasında makam arayan kimsenin, manaların derinliğine ulaşamayacağını düşünüyordu. Çünkü nefsini görünür kılmaya çalışan kişinin hakikati görebilmesi zordur.
Yıllar süren tahsilin ardından hayatında yeni bir imtihan başladı.
Ağır bir trafik kazası geçirdi.
Doğuştan zayıf olan sol tarafını yıllarca taşıyan bedeni, bu defa sağ bacağından büyük bir darbe aldı. Doktorlar bacağın kurtarılmasının zor olduğunu, kesilme ihtimalinin bulunduğunu söylediler.
Çocukluğundan beri tek koluyla yaşamaya alışmıştı.
Şimdi bir bacağını da kaybetme ihtimaliyle karşı karşıyaydı.
Kendisine,
Bu kadar imtihanın üzerine bir de bu mu?
diyenler oldu.
O da,
İmtihanın çokluğu, sahibinin unutulduğunu göstermez. Bazen kulun taşıdığı yük arttıkça, taşıyanın aslında kendisi olmadığını daha iyi anlar.
dedi.
Aylarca yürüyemedi.
Bazen geceleri ağrıdan uyuyamadı. Fakat ağrıya sadece bir düşman gibi bakmadı. Acının insanı kendisine döndüren bir tarafı olduğunu düşündü.
Sağlıklı günlerinde fark etmediği nice nimeti hastane yatağında fark etti. Bir bardak suya uzanmanın, yatakta doğrulmanın, pencereye kadar yürüyebilmenin ve kendi ihtiyacını kendisinin görebilmesinin ne kadar büyük nimetler olduğunu orada öğrendi.
Bacağı kurtarıldı.
Fakat eski kuvvetine hiçbir zaman tam olarak dönemedi. Yürürken fazlaca aksadı. Sol kolu zaten kısa ve güçsüzdü. Bedeninin bir tarafında doğuştan, diğer tarafında kazadan kalan izler vardı.
Ama o, bedenindeki izleri hayatının özeti haline getirmedi.
Çünkü bazı insanlar başlarına gelen hadiseleri kimlik edinirler. Sürekli terk edildiklerini, mağdur olduklarını, hastalandıklarını ve haksızlığa uğradıklarını anlatırlar.
O ise yaşadıklarını inkar etmedi fakat onları insanlardan alacaklı olmanın gerekçesi de yapmadı.
Şöyle derdi hep,
Çektiğim acılar beni insanlardan alacaklı kılmaz. Hiç kimse, benim yaralarımın bedelini ödemek zorunda değildir. Bana düşen, başıma gelenlerden bir öfke değil, bir merhamet çıkarmaktır. Çünkü acı, insanı ya katılaştırır yahut başkasının yarasını anlayacak hale getirir. Ben ikinci yolu seçtim.
Bugün onu tanıyanların çoğu, geçmişini bilmez.
Bir üniversitenin yakınlarında, sade kıyafetleriyle sessizce gelip gider. Bazen kütüphanede bir öğrencinin karşısına oturur, ona okuyacağı kitapları söyler. Bazen harcını ödeyemeyen bir gencin borcunu gizlice kapatır. Bazen ailesi uzakta olan öğrencilere yemek gönderir.
Her yıl birkaç öğrenciye burs verir.
Fakat burs alan öğrenciler, paranın kimden geldiğini bilmezler. Kendisine teşekkür etmek isteyenlere aracı kişiler üzerinden şu cevabı gönderir,
Bana teşekkür etmeyin, imkan bulduğunuz gün siz de başka birine yardım edin..
Burs verdiği öğrencilerin arasında tıp okuyan da vardır, ilahiyat okuyan da, mühendislik okuyan da…
Onların hiçbirinden kendisine bağlanmalarını istemez.
Kendisini hoca olarak tanıtmaz.
İlminden bahsetmez.
Havas ilmiyle uğraştığını ise hemen hiç kimse bilmez. Bilen birkaç kişi de onun bu konuda konuşmaktan hoşlanmadığını bilir.
Çünkü o, insanların kendisine hayran olmasından değil, fayda görmesinden yanadır.
Bir gün bilenlerden biri ona,
Hocam, bunca insana yardım ediyorsunuz. Neden kim olduğunuzu söylemiyorsunuz?
diye sormuştu.
Kısa kalan sol koluna baktı. Sonra güçlükle yürüdüğü bacağını öne uzattı ve şöyle dedi,
İnsanlar benim kim olduğumu bilseler ne değişecek? Ben vaktiyle terk edilmiş bir çocuktum. Allah bazı kullarını bana vesile kıldı. Şimdi ben de bir başkasına vesile olmaya çalışıyorum. Vesile, kendisini yolun sahibi zannetmemelidir.
Onun hayatından geriye şu ders kalır,
İnsanın bedeni eksik olabilir, ailesi yanında olmayabilir, hayatı yaralarla başlayabilir ve yürüdüğü yol defalarca kesilebilir.
Fakat insanın tefekkürü sağlam kalmışsa, her kayıp ona başka bir kapı açabilir.
Terk edilmek merhametsiz olmaya, engelli doğmak ümitsiz yaşamaya, kaza geçirmek yolda kalmaya mecbur bırakmaz.
Kimi insanın iki kolu vardır fakat kimseyi tutmaz.
Kimi insanın iki ayağı vardır fakat hayra doğru bir adım atmaz.
Kimi insanın bütün imkanları yerindedir fakat bir insanın hayatına dokunmaz.
O ise tek sağlam koluyla yıllarca kitap tuttu. Güçlükle yürüyen bacağıyla ilim meclislerine gitti. Kendisini terk edenlerin bıraktığı boşluğu, başkalarını sahiplenerek doldurdu.
Bunu güzel kurgulanmış bir hikaye sanmayın.
Anlatılanlar bir hayalin değil, yaşanmış bir ömrün izleri. O kişi bugün hala insanların arasında, kimliğini gizleyerek yaşamaya devam ediyor. Ne çektiği acıları anlatıyor ne de ulaştığı ilmi ilan ediyor.
Peki kimdir?
İşte orası bende kalsın.
Bazı insanların ismi bilinmese de bıraktıkları iyilik yeterince konuşur.
__________________
Muhammedün Tâcü Ruslillâhi Qâtıbeten; Muhammedün Sâdiku’l-Akvâli ve’l-Kelimi. ﷺ
|