Kibir Zindanı
Hayatın gürültüsü içinde insanın kendiyle yaptığı o sessiz hesaplaşma.
Kibir Zindanı
İnsan, ömrü boyunca görünmeyen bir heykeltıraştır; gece gündüz durmaksızın tek bir put yontar ve onu kendi elleriyle büyütür: Kendi benliği.
Hangi birimiz inkâr edebiliriz? Hayatın akışında bir başkası konuşurken, o sesin hakikatine alan açmak yerine, kendi haklılığımızı mıhlayacağımız o sırayı beklemeyiz hep? Karşımızdakini gerçekten dinlemekten ödü kopar insanın; çünkü bilir ki, farklı bir kapı aralanırsa, o inatla kurduğu derme çatma taht yerle bir olacak. O yüzden saldırırız. Küçümseriz, sesimizi yükseltiriz, en iyisini biz biliriz. Başkasını biraz olsun küçültemezsek, kendi boyumuzun ne kadar kısa kalacağından korkarız çünkü. O gürültülü iddialar, o koca koca cümleler hep o derin, o içten içe kemiren acizliği örtmek için çekilen birer kalkanıdır.
Ego, fena halde korkaktır.
Topraktan geldiğimizi unuturuz bazen; kendimizi kâinatın merkezi ilan ettiğimiz o an, ruhumuzu kendi ellerimizle o zindana mühürleriz. "Ben yaptım, ben bildim, en doğrusunu ben gördüm..." Sanırız ki bu güçlü olmak demek. Oysa her "ben" deyişimiz, kendi ruhumuza sıktığımız sessiz bir kurşundur.
Mesele hayattan haklı çıkmak, o sahte tahtta en son sözü söyleyen kral olmak değil. Asıl mesele, bir an durup şapkamızı önümüze koyabilmek, o bitmek bilmez benlik kavgasından içeride sessizce utanabilmek.
Çünkü insanoğlu, o kaskatı kesilmiş benlik dağlarını yerle bir edip, yeniden toprak olmayı göze almadığı sürece; ne bir hakikatin sesini duyabilir, ne de kalabalıkların gürültüsü içinde kaybolup giderken, aslında kendi elleriyle tutuşturduğu o cehennemde yandığının farkına varabilir.
|